Batı Şeria Neden Uluslararası Medyada Yok?

İşgal uygulamaları ve terörist yerleşimci saldırıları nedeniyle Batı Şeria’daki ihlaller ve sahadaki gelişmeler giderek artmasına rağmen, bölgedeki olaylar uluslararası haber gündeminde hâlâ “çerçeveleyici bir anlatı” oluşturacak ölçüde yer bulamamaktadır. Bu durum, İsrail propagandasının hâkim anlatıyı yönlendirmesine alan açmaktadır. Görsel içeriklerin ve sıcak gelişmelerin kamuoyunu ve siyasi tutumları şekillendirmede belirleyici hâle geldiği bir dönemde, Batı Şeria’dan gelen etkileyici görüntülerin neden uluslararası medya ekranlarında ve gündeminde “yok” ya da “yok sayılmış” olduğu sorusu önem kazanmaktadır.

Bu makale, Batı Şeria gerçeğini küresel medya sahnesinde etkili biçimde temsil edecek bir gazetecilik söyleminin oluşmasını engelleyen faktörleri ele almayı amaçlamaktadır.

Birincisi: Sahadaki Kısıtlamalar ve Olay Bölgelerinin İzolasyonu

Sahadaki veriler, Batı Şeria’da çalışan gazetecilerin son derece tehlikeli ve caydırıcı bir ortamda faaliyet gösterdiğini ortaya koymaktadır. Gerçeğin aktarılmasını engellemek amacıyla doğrudan şiddete başvurulmaktadır. Nitekim Filistin Gazeteciler Sendikası, yalnızca geçtiğimiz temmuz ayında gazetecilere yönelik en az 108 saldırı kaydetmiş; ayrıca bu yılın başından bu yana 22 gazetecinin gözaltına alındığını bildirmiştir.

Bu doğrudan yıldırma politikası, İsrail’in “olay bölgelerini izole etmeyi” ve güçlü, etkileyici görüntülerin daha ilk andan itibaren kayda alınmasını engellemeyi hedefleyen bir stratejiyle birlikte yürütülmektedir. Bu stratejinin başlıca unsurları şunlardır:

Farklı türlerdeki askerî kontrol noktalarıyla hareket özgürlüğünün kısıtlanması:

Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA), Batı Şeria’da hareketi engelleyen 925 kısıtlama ve bariyerin bulunduğunu belgelemektedir. Bu durum, foto muhabirlerinin olayları hızla belgelemek üzere bölgelere ulaşmasını engellemektedir. Buna ek olarak olay bölgelerinin askerî olarak kapatılması ve medya ekiplerinin girişinin yasaklanması da özellikle yerleşimlerle çevrili alanlarda ve “C Bölgesi” olarak sınıflandırılan yerlerde insani sonuçların zamanında aktarılmasını güçleştirmektedir.

Bu kısıtlamalar, olayların haberleştirilmesini zayıflatmakta ve gerekli gazetecilik standartlarına uygun biçimde uluslararası medyaya ulaştırılma imkânını sınırlamaktadır. Bu durum bizi, uluslararası medya kuruluşlarının Batı Şeria’daki ve genel olarak Filistin’deki gelişmeleri ele alış biçimini etkileyen yapısal ve kurumsal faktörlere götürmektedir.

Güvenlik kurumlarının resmî anlatısının benimsenmesi:

Batılı medya kuruluşlarının büyük bölümü, işgal ordusunun ve İsrailli siyasi makamların açıklamalarına dayanmakta; Batı Şeria’daki mevcut durumu tanımlayan “apartheid” ya da fiilî “ilhak” gibi kavramları kullanmaktan kaçınmaktadır.

Böylece gelişmeler ve bunlara eşlik eden kavramlar, öncelikle İsrail’in açıklamaları doğrultusunda, ikinci olarak da söz konusu medya kuruluşlarının bağlı bulunduğu ülkelerin dış politikalarıyla uyumlu biçimde çerçevelenmektedir. Olaylar, “iki taraf arasındaki çatışmalar” ya da “Filistinliler ile İsrailliler arasındaki ihtilaflı bölgelerde yürütülen güvenlik operasyonları” gibi tarafsız ifadelerle aktarılmakta; bu da görüntüyü maddi, siyasi ve insani anlamından büyük ölçüde arındırmaktadır.

Sahadaki gelişmeler yerine diplomatik boyuta odaklanılması da bu yaklaşımın bir başka yönüdür. Haberler çoğu zaman resmî siyasi tutum açısından sunulmaktadır. Örneğin kısa süre önce Nablus’a bağlı Kusra beldesinde yaşanan olaylarda uluslararası medya, İsrailli yerleşimcilerin Amerikan vatandaşı Filistinlilere ait ev ve mülklere el koyma girişimlerine karşı Batılı diplomatlar ve ABD’li yetkililer tarafından yapılan kınamalara odaklandı.

Böylece mağdurların yaşadığı insani sıkıntılar geri plana itildi ve olay, yüzeysel diplomatik temaslar çerçevesinde gerçekleştirilen “rutin bir inceleme ziyareti”nin arka planına indirgenmiş oldu. Oysa bu gelişmeler, Batı Şeria’da devam eden işgal, kolonyal yerleşimcilik ve fiilî ilhakın bütüncül yapısıyla ilişkilendirilmedi.

Örneğin Reuters, 20 Ağustos 2026 tarihinde “ABD Elçisi Huckabee, Yerleşimcilere Filistinli Amerikalıların Topraklarına El Koymamaları Çağrısında Bulundu” başlıklı bir haber yayımladı. Haberde, Washington’un İsrail nezdindeki Büyükelçisi Mike Huckabee’nin yerleşimcilerin Filistinlilere ait evleri ele geçirme girişimlerine ilişkin açıklamalarına ve yerleşimcileri genel olarak savunan ifadelerine ağırlık verildi. Huckabee, yerleşimcilerin “Yahuda ve Samarya’da (Batı Şeria) güvenlik ve barış içinde yaşamaya çalıştıklarını” söyledi.

Yapısal engeller ve özdenetim mekanizmaları:

Uluslararası medya kuruluşları, genel olarak Filistin topraklarında çalışan personel ve muhabir sayılarını azaltmıştır. Bu durum Batı Şeria’dan yapılan haberlerin niteliğini ve kapsamını da etkilemiştir. Büyük medya kuruluşları, çoğu zaman haber başına ücretlendirilen serbest gazetecilere dayanmaktadır. Bu gazeteciler ise genellikle büyük kurumların sağladığı lojistik destekten ve hukuki korumadan yoksundur. Dolayısıyla can güvenliklerini korumak amacıyla sıcak çatışma ve olay bölgelerinde bulunmaları zorlaşmaktadır.

Diğer taraftan, uluslararası medya kuruluşları yayımladıkları içeriklerde bir tür özdenetim uygulamaktadır. Bunun temel nedenlerinden biri, İsrail ve onu destekleyen çeşitli çevrelerin Filistinlilere yönelik İsrail ihlallerini haberleştiren medya kuruluşlarını “antisemitizm” suçlamasıyla hedef alabilmesidir. Sonuç olarak uluslararası medya kuruluşlarına ulaşan haber ve görsel materyaller azalmakta; ulaşan içerikler de çoğu zaman öne çıkan temel bir haber ya da önemli bir gündem maddesi hâline gelebilecek düzeyin altında kalmaktadır.

İkincisi: “Haber Değerleri”

Uluslararası medya kuruluşlarında haber üretimi, editörlerin bir olayın haber niteliğini ve işlenmeye değer olup olmadığını belirlemek için kullandığı “haber değerleri” (News Values) kriterlerine göre şekillenmektedir. Batı Şeria’daki gelişmelere uygulandığında, uluslararası medyanın bu olayları birkaç temel çerçeve içinde değerlendirdiği görülmektedir.

İlk çerçeve, “şok ve sürpriz” unsurunun bulunup bulunmamasıdır.

Uluslararası medya, Batı Şeria’daki olayları çoğu zaman sıradanlaşmış, tekrarlanan ve görsel açıdan yeterince çarpıcı olmayan gelişmeler olarak görmektedir. Bu nedenle Batı Şeria’da günlük olarak yaşanan ihlal ve saldırı görüntüleri ana haber akışının dışında kalmaktadır. Çünkü rekabete dayalı haber değeri kriterleri açısından artık “son dakika” niteliğinde görülmemektedir.

Buna karşılık, Gazze Şeridi’ne yönelik son İsrail savaşı örneğinde olduğu gibi doğrudan savaşlar veya geniş çaplı çatışmalar, olayların büyüklüğü nedeniyle dünya medyasını gelişmeleri aktarmaya zorlamaktadır. Bununla birlikte bu aktarımın çoğu zaman işgalin anlatısını önceleyen bir çerçeve içinde yapıldığı da görülmektedir.

İkinci çerçeve, güvenlik kurumlarının resmî anlatısının benimsenmesidir.

Batılı medya kuruluşlarının büyük bölümü, İsrail ordusunun ve işgal yönetiminin siyasi makamlarının açıklamalarına dayanmakta; Batı Şeria’daki mevcut durumu tanımlayan “apartheid” ya da fiilî “ilhak” gibi kavramları kullanmaktan kaçınmaktadır.

Bu nedenle gelişmeler ve bunlara ilişkin kullanılan kavramlar, öncelikle İsrail’in resmî açıklamaları doğrultusunda, ikinci olarak da söz konusu medya kuruluşlarının bağlı bulunduğu ülkelerin dış politikalarıyla uyumlu biçimde çerçevelenmektedir. Olaylar, “iki taraf arasındaki çatışmalar” ya da “Filistinliler ile İsrailliler arasındaki ihtilaflı bölgelerde yürütülen güvenlik operasyonları” gibi tarafsız görünen ifadelerle aktarılmaktadır. Bu yaklaşım ise yaşananları maddi, siyasi ve insani bağlamından koparmaktadır.

Sahadaki gelişmeler yerine diplomatik boyuta odaklanılması da bu çerçevelemenin önemli unsurlarından biridir. Haberler çoğu zaman doğrudan sahadaki mağdurlar ve yaşanan ihlaller üzerinden değil, resmî siyasi ve diplomatik tepkiler üzerinden sunulmaktadır.

Örneğin kısa süre önce Nablus’a bağlı Kusra beldesinde yaşanan olaylarda uluslararası medya, İsrailli işgalci yerleşimcilerin Amerikan vatandaşı Filistinlilere ait ev ve mülklere el koyma girişimlerinden çok, bu girişimlere karşı Batılı diplomatlar ve ABD’li yetkililer tarafından yapılan açıklama ve kınamalara odaklandı. Böylece mağdurların yaşadığı insani acı geri plana itildi; olaylar, yüzeysel diplomatik temaslar çerçevesinde gerçekleştirilen “rutin bir inceleme ziyareti”nin arka planına indirgenmiş oldu. Ayrıca söz konusu gelişmeler, Batı Şeria’da devam eden işgal, yerleşimci yayılmacılığı ve fiilî ilhak sisteminin bütünüyle ilişkilendirilmedi.

Örneğin Reuters, 20 Ağustos 2026 tarihinde “ABD Elçisi Huckabee, Yerleşimcilere Filistinli Amerikalıların Topraklarına El Koymamaları Çağrısında Bulundu” başlıklı bir haber yayımladı. Haberde, Washington’un İsrail nezdindeki Büyükelçisi Mike Huckabee’nin işgalci yerleşimcilerin Filistinlilere ait evlere el koyma girişimine ilişkin açıklamalarına ağırlık verildi. Ayrıca Huckabee’nin yerleşimcileri genel olarak savunan ve onların “Yahuda ve Samarya’da (Batı Şeria) güvenlik ve barış içinde yaşamaya çalıştıklarını” söyleyen ifadelerine de yer verildi.

Üçüncü çerçeve ise yapısal engeller ve özdenetim mekanizmalarıdır.

Uluslararası medya kuruluşları, Filistin topraklarında çalışan personel ve muhabir sayılarını azaltmıştır. Bu durum, Batı Şeria’daki haberlerin hem kapsamını hem de niteliğini doğrudan etkilemiştir.

Birçok uluslararası medya kuruluşu, haber başına ücretlendirilen serbest gazetecilere dayanmaktadır. Bu gazeteciler ise çoğunlukla büyük medya kurumlarının sahip olduğu lojistik destekten ve hukuki korumadan yoksundur. Bu nedenle can güvenliklerini korumak amacıyla sıcak çatışma ve olay bölgelerinde bulunmaları çoğu zaman mümkün olmamaktadır.

Diğer taraftan, uluslararası medya kuruluşları yayımladıkları içeriklerde belirli ölçüde özdenetim uygulamaktadır. Bunun başlıca nedenlerinden biri, İsrail ve onu destekleyen çeşitli kurum ve çevrelerin, Filistinlilere yönelik İsrail ihlallerini haberleştiren medya kuruluşlarını “antisemitizm” suçlamasıyla hedef almasıdır.

Sonuç olarak uluslararası medya kuruluşlarına ulaşan haber, görüntü ve saha materyallerinin miktarı azalmakta; ulaşan içerikler de çoğu zaman öne çıkan temel bir haber veya uluslararası gündemi belirleyen önemli bir gelişme hâline gelebilecek düzeyin altında kalmaktadır.

Üçüncüsü: Dijital Kısıtlamalar

Geleneksel medyanın haber üretimi, yayımlanan içeriklerin yönetimine ilişkin katı politikalar uygulayan dijital mecralardan da etkilenmektedir. Çatışmaları veya ihlalleri belgeleyen güçlü görsel materyaller çoğu zaman “hassas içerik” ya da “şiddete teşvik” kapsamında değerlendirilmektedir. Batı Şeria’dan gelen görüntüler, özellikle öldürme ve ağır şiddet sahneleri, bu gerekçelerle dijital platformlarda engellenmekte veya erişimi sınırlandırılmaktadır. Bu durum, içeriklerin erişim oranını (Reach) düşürmekte ve kamuoyunun gündemine girerek bir “trend” hâline gelmesini engellemektedir. Böylece medya kuruluşlarını bu konuları gündemlerine almaya zorlayacak toplumsal baskı da oluşmamaktadır.

Dördüncüsü: Filistin Söylemindeki Boşluk

Filistinli medya kuruluşları da dış kamuoyuna hitap etme biçimleri ve kullandıkları iletişim araçları bakımından sorumluluğun bir bölümünü taşımaktadır. Bazı yerel medya kuruluşları, uluslararası medya editörlerini etkileyebilecek rasyonel ve ikna edici bir söylem geliştirmek yerine çoğu zaman duygusal bir dil ve güçlü sloganlara dayalı bir anlatımı tercih etmektedir.

Filistin medyası ayrıca sıklıkla resmî açıklamalara, can kaybı sayılarına ve sıcak gelişmelere yoğunlaşmakta; buna karşılık Batılı medya kuruluşlarının haber ve editoryal kriterlerini aşabilecek bireysel insani hikâyelere yeterince odaklanmamaktadır.

Yukarıdaki veriler, Batı Şeria’dan gelen etkileyici görüntülerin uluslararası televizyon ekranları ve haber sitelerinde geri planda kalmasının sıradan bir editoryal tercihten ibaret olmadığını göstermektedir. Bu durum; siyasi gündemlerin, haber değerlerinin ve olayları kendi çıkarları doğrultusunda çerçeveleyen editoryal bağlamların bir sonucudur. Söz konusu yaklaşımın temelinde ise Filistin meselesinin ele alınmasında uygulanan çifte standartlar bulunmaktadır.

Sonuçta bu durum, olayların görmezden gelinmesine ya da insani boyutundan koparılmış, eksik ve parçalı bir medya anlatısıyla sunulmasına yol açmaktadır. Böylece Filistinlilerin sesi, küresel ölçekte güçlü ve etkili bir İsrail medya ve propaganda mekanizması karşısında daha da zayıflamaktadır.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu