Hürmüz açılsa da açılmasa da Batı Şeria’da yakıt krizi bitmiyor

Bölgede her gerilim ve savaş döneminde, Batı Şeria’daki akaryakıt istasyonlarının önünde uzun araç kuyrukları oluşuyor. Halk, zaten sınırlı olan yakıt stoklarının tükenmesinden endişe duyuyor. Bu nedenle enerji sorunu, neredeyse hiç sona ermeyen; bölgedeki her yeni krizle birlikte yeniden gündeme gelen kronik bir mesele hâline geliyor.
Bu durum, istikrarlı enerji tedarikinin neden sürekli sorunlu olduğunu sorgulamayı gerektiriyor. Krizin temelinde ise İsrail’in Filistin ekonomisi üzerindeki yapısal ekonomik kontrolü bulunuyor. Nitekim Nisan 1994’te imzalanan Paris Ekonomik Protokolü’nden bu yana enerji sektörü, Filistin ekonomisini İsrail ekonomisine bağımlı kılan kapsamlı kısıtlamalara tabi tutulmuştur.
Bu düzenlemeler, Filistinlilerin enerji kaynaklarını bağımsız biçimde ithal etme, yönetme ve çeşitlendirme kapasitesini sınırlandırırken; sınır kapıları, ithalat süreçleri ve genel olarak Filistin ekonomik sistemi üzerindeki İsrail denetimini de pekiştirmiştir. Bunun yanı sıra, özellikle gerilim ve kriz dönemlerinde Filistin’in idari ve kurumsal yapısından kaynaklanan sorunlar da bu krizi daha da derinleştirmektedir.
Bu analiz, Filistin topraklarında —özellikle Batı Şeria’da— yakıt sektörüne ilişkin temel meseleleri ele almaktadır. Çalışma, sektörü şekillendiren hukuki ve ekonomik çerçeveyi incelemekte; son yıllarda yaşanan yakıt krizlerini değerlendirmekte; krizi ağırlaştıran dış ve iç etkenleri analiz ederek, sorunun yapısal niteliğine dair daha kapsamlı bir anlayış sunmayı amaçlamaktadır.
Kriz İçindeki Filistin Enerji Sektörü
İsrail ile ABD’nin Mart 2026’da İran’a karşı başlattığı savaşın ardından ortaya çıkan son yakıt krizi, Batı Şeria’nın son yıllarda yaşadığı en derin krizlerden biri olsa da, bu alandaki ilk kriz değildir. Filistin yakıt sektörü, yıllar boyunca fiyat artışları ve arz yetersizlikleri gibi farklı biçimlerde tekrar eden krizlerle karşı karşıya kalmıştır. Bu krizlerin ortak noktası ise, Filistin’in akaryakıt tedarik sisteminin kırılganlığını ve İsrail’e neredeyse tamamen bağımlı yapısını gözler önüne sermesidir.
2012 yılında, Başbakan Selam Feyyad hükümeti döneminde akaryakıt fiyatlarının yaklaşık %5 oranında artırılması, Batı Şeria’da geniş çaplı protestolara yol açtı. Kısa sürede kitlesel bir halk hareketine dönüşen gösteriler, hükümeti planlanan zamların bir kısmını geri çekmeye zorladı. Bu gelişme, yakıt meselesinin Filistin toplumundaki ekonomik ve sosyal hassasiyetini açık biçimde ortaya koydu.
2015 yılında ise Batı Şeria ve Gazze Şeridi’nde yaşanan yakıt sıkıntısı, çok daha yapısal bir sorunu gün yüzüne çıkardı: Filistin’in herhangi bir stratejik yakıt rezervine sahip olmaması. O dönemde yayımlanan uzman raporları, Filistin yönetiminin stratejik yakıt stokunun fiilen “sıfır” olduğunu, mevcut rezervin yalnızca akaryakıt istasyonlarındaki yakıttan ibaret bulunduğunu ortaya koydu. Bu miktarın ise, İsrail’den yapılan son sevkiyatın ardından en iyi ihtimalle beş günlük ihtiyacı karşılayabildiği belirtildi.
Aradan geçen yıllara rağmen bu durum büyük ölçüde değişmedi. Bu nedenle her kriz döneminde halk arasında panik yaşanmakta, birçok kişi ulusal stratejik rezervin yokluğunu telafi etmek amacıyla ihtiyaçlarının üzerinde yakıt depolamaya çalışmaktadır.
2022 Krizi
2022 yılında Batı Şeria yeni bir yakıt kriziyle karşı karşıya kaldı; çok sayıda akaryakıt istasyonu tamamen yakıtsız kaldı. Batı Şeria Akaryakıt İstasyonu Sahipleri Sendikası Başkanı Nizar el-Ca’beri, krizin nedenini yerel piyasaya gerekli miktarda yakıt sevk edilmemesi olarak açıkladı. Bu durum ciddi arz sıkıntısına yol açarken, akaryakıt istasyonları önündeki uzun kuyruklar yeniden gündeme geldi.
Bu örnekler, Filistin yakıt sektöründe düzenli aralıklarla yaşanan krizlerin yalnızca birkaçını oluşturmaktadır. Çoğu zaman kamuoyu bu sorunları, İsrail’den yakıt akışı yeniden başladığında sona erecek geçici krizler olarak değerlendirmektedir. Ancak krizlerin sürekli tekrarlanması, bunların geçici değil, yapısal nitelikte olduğunu göstermektedir. Sorunun temelinde; tedarikte dışa bağımlılık, yerel alternatiflerin bulunmaması ve siyasi, güvenlik ya da ekonomik şoklara karşı tampon görevi görebilecek stratejik yakıt rezervlerinin yokluğu yer almaktadır.
Bu nedenle her yeni yakıt krizi, tek başına yaşanan münferit bir olay değil; Filistin enerji sistemindeki yapısal kırılganlığı ve tek bir dış kaynağa, yani İsrail’e olan bağımlılığı yeniden gözler önüne sermektedir. Yakıt akışını fiilen kontrol eden İsrail, bu bağımlılığı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kontrol, yerleşim politikaları ve ilhak hedefleri doğrultusunda bir araç olarak kullanmaktadır.
Ekonomik İşgali Meşrulaştıran Paris Protokolü
Filistin Yönetimi ile İsrail arasındaki ekonomik ilişkileri düzenleyen Oslo Anlaşmaları ve Paris Ekonomik Protokolü uyarınca İsrail, Filistin ekonomisinin temel unsurları üzerindeki geniş çaplı kontrolünü korumuştur. Bu durum, Filistin ekonomisini İsrail’e bağımlı hâle getirirken, birçok hayati sektörde İsrail’e olan yapısal bağımlılığı pekiştirmiştir. Sonuç olarak Filistinlilerin ekonomik kaynaklarını yönetme ve bağımsız bir üretim ile ticaret sistemi geliştirme kapasitesi önemli ölçüde sınırlandırılmıştır.
1994 yılında Filistin Yönetimi’nin kurulmasıyla birlikte, karar alma, üretim ve dağıtım alanlarında belirli ölçüde bağımsız bir ulusal ekonomi oluşturulabileceği yönünde beklentiler doğmuştu. Ancak Paris Protokolü’nün uygulanması, ekonomik denetim mekanizmalarının büyük bölümünü İsrail’in elinde bırakmıştır. İsrail; sınır kapıları, dış ticaret ve gümrük geçişlerini kontrol etmekte, hammadde ve malların Filistin topraklarına girişini, Filistin ürünlerinin dış pazarlara çıkışını denetlemektedir. Bu durum, Filistin ekonomisinin son derece dar bir hareket ve karar alma alanı içerisinde faaliyet göstermesine neden olmuştur.
Enerji Bağımlılığı
Enerji sektöründe ise bu bağımlılık çok daha belirgin şekilde ortaya çıkmaktadır. Mevcut ekonomik düzenlemeler, Filistinlilerin Ürdün veya Mısır gibi komşu ülkelerden doğrudan yakıt ithal etmesini engellemiş; yakıt tedarikini fiilen İsrail kaynaklarıyla sınırlandırmıştır. İsrail aynı zamanda Filistin Yönetimi’ne sevk edilen yakıt miktarını da kontrol etmektedir.
Bu durum, geçtiğimiz mart ayında açık biçimde görülmüş; İsrail herhangi bir ön bildirim veya mutabakat olmaksızın Filistin’e gönderdiği akaryakıt miktarını azaltmıştır. Normal şartlarda yaklaşık 4,5 milyar litre olan yıllık sevkiyatın yaklaşık 3,5 milyar litrelik kısmı kesilmiş, böylece tedarik ciddi ölçüde daraltılmıştır.
Kuşkusuz İsrail, kriz ve savaş dönemlerinde enerji ihtiyacını karşılamada önceliği kendi iç pazarına vermekte, Filistin topraklarında yaşanan yakıt krizini ise dikkate almamaktadır. Bununla birlikte mevcut veriler, İsrail’in Filistin’e yakıt sağlamasını engelleyecek gerçek bir arz sıkıntısı yaşamadığını göstermektedir. Filistin Petrol Genel İdaresi’nin 2022 verilerine göre, Filistin pazarında aylık ortalama 120 milyon litre petrol ürünü tüketilmektedir. Yıllık tüketim ise 1,4 milyar litrenin üzerine çıkmış olup bunun yaklaşık %57’sini dizel oluşturmaktadır.
Küresel ölçekte ise Filistin’in günlük petrol tüketimi yaklaşık 34.405 varil düzeyindedir. Bu miktar Filistin’i günlük petrol tüketiminde dünyada 123. sıraya yerleştirirken, küresel günlük tüketimin (102 milyon varilden fazla) yalnızca %0,034’üne karşılık gelmektedir.
Bununla birlikte bu rakamlar Filistin’in gerçek yakıt ihtiyacını tam olarak yansıtmamaktadır. Çünkü veriler yalnızca resmî kayıtlara geçen tüketimi kapsamaktadır; kaçak yollarla veya ruhsatsız akaryakıt istasyonları üzerinden satılan, çoğunlukla İsrail pazarından temin edilen yakıt miktarları bu istatistiklere dâhil değildir. Buna rağmen Filistin’in toplam yakıt tüketimi, pazarın küçük ölçeği ve yerel ekonominin sınırlı kapasitesi nedeniyle küresel ölçekte son derece düşük seviyede kalmaktadır.
Bu gerçeklik, enerji ihtiyacının karşılanmasındaki sorunun öncelikle lojistik veya finansal engellerden kaynaklanmadığını; esasen İsrail’in kontrol mekanizmasından beslendiğini göstermektedir. İsrail, son derece sınırlı düzeydeki Filistin yakıt talebini dahi sürekli bir krize dönüştürebilmektedir. Bu yapısal sorun, Filistin’in yakıt tüketimi ile İsrail’in günlük yaklaşık 220 bin varillik tüketimi karşılaştırıldığında daha net ortaya çıkmaktadır.
İsrail’in Enerji Altyapısı
İsrail; petrol rafinerileri, geniş depolama tesisleri ve başta doğal gaz olmak üzere alternatif enerji kaynaklarıyla güçlü bir enerji altyapısına sahiptir. Bu da Filistin pazarına yakıt sağlanmasının, İsrail’deki arz yetersizliğinden değil, tamamen siyasi kontrol mekanizmasından kaynaklandığını göstermektedir. Zira İsrail hem kendi iç talebini rahatlıkla karşılayabilmekte hem de enerji fazlasını ihraç edebilmektedir.
Öte yandan Paris Ekonomik Protokolü’nün 12. maddesi, Filistin ve İsrail piyasalarındaki akaryakıt fiyatlarının birbirine yakın tutulmasını zorunlu kılmaktadır. Buna göre Filistin’deki benzin fiyatı, İsrail’deki fiyatın belirli bir oranının altına düşemez. Bu düzenleme, Filistin’in bölgesel pazarlardan daha ucuz yakıt temin etmesini veya alternatif tedarik kaynaklarından yararlanmasını fiilen engellemektedir. Örneğin İsrail’de 95 oktan benzinin litre fiyatı 7 şekel (2,38 ABD doları) ise, Filistin piyasasında bunun 6,65 şekelin (2,26 ABD doları) altına inmesine izin verilmemektedir.
Filistin Yönetimi, 1994 yılında Filistin Petrol Genel İdaresi’ni kurarak Filistin topraklarında akaryakıt ithalatı ve dağıtımını bu kuruma vermiştir. Kurum, rafine edilmiş yakıtı İsrailli şirketlerden satın almakta; ardından “Belo” akaryakıt vergisi ve Katma Değer Vergisi (KDV) dâhil olmak üzere yerel vergileri ekleyerek Batı Şeria’daki lisanslı akaryakıt istasyonlarına dağıtmaktadır. Böylece tedarik zincirinin tamamı, miktar, fiyat ve teslimat takvimi açısından İsrail’e bağımlı kalmaya devam etmektedir.
İsrail’in Doğal Kaynaklar Üzerindeki Tahakkümü
Ayrıca bu bağımlılık, Filistin’in doğal kaynakları üzerinde egemenliğe sahip olmaması ve petrol rafinerileri, limanlar ile doğrudan ithalat altyapısı gibi bağımsız enerji tesislerinden yoksun olması nedeniyle daha da derinleşmektedir. Bu durumun temel nedeni, İsrail’in Filistin enerji sektörünün gelişmesini engelleyen siyasi kısıtlamaları ve stratejik tesislerin kurulmasını ya da doğal kaynakların işletilmesini yasaklayan uygulamalarıdır.
Bu çerçevede İsrail’in geniş Filistin toprakları üzerindeki kontrolü, Filistinlilerin petrol araması yapmasını, keşfedilen sahaları geliştirmesini ve bunlardan yararlanmasını engellemektedir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri Rantis Petrol Sahası ya da diğer adıyla Meged Sahasıdır. Bu saha, İsrail’in Filistin doğal kaynakları üzerindeki kontrol politikasının somut bir örneğini oluşturmaktadır.
Yaklaşık 1,5 milyar varil petrol ile 182 milyar fit küp doğal gaz rezervine sahip olduğu tahmin edilen saha, küresel enerji piyasaları açısından mütevazı görünse de, küçük ölçekli Filistin ekonomisi için enerji ihtiyacının önemli bir bölümünü karşılayabilecek ve ekonomik istikrara ciddi katkı sağlayabilecek bir potansiyele sahiptir.
Buna rağmen İsrail, 2010 yılından itibaren 1948 toprakları içinde açtığı kuyular aracılığıyla bu sahadan petrol çıkarmaya başlamıştır. Oysa sahanın yaklaşık %60’ının Batı Şeria sınırları içerisinde bulunduğu değerlendirilmektedir. Filistin Yönetimi’nin sahayı geliştirme ve ekonomik olarak değerlendirme girişimleri ise İsrail’in bölgeye yönelik kısıtlamaları nedeniyle sonuçsuz kalmıştır.
Diğer taraftan, İsrail’in Filistin enerji sektörü üzerindeki doğrudan kontrolü nedeniyle Filistin, enerji ihtiyacını karşılamak için her yıl İsrail’den yaklaşık 2 milyar dolar değerinde enerji ithal etmektedir. Buna karşılık, İsrail’in doğal kaynakların işletilmesini engellemesi ve tekelci uygulamaları nedeniyle Filistin ekonomisinin yıllık kaybının 5 milyar dolar civarında olduğu tahmin edilmektedir.
Ulaşım ve Yakıt Harcamaları
İstatistiklere göre ulaşım harcamaları, Batı Şeria’ndaki Filistinli hanelerin toplam harcamalarının yaklaşık %16’sını oluşturarak gıda ve içeceklerden sonra ikinci sırada yer almaktadır. Bunun %4’ü yalnızca akaryakıt giderlerinden oluşurken, %6’sı toplu taşıma ve taksi ücretlerine, diğer %6’sı ise araç satın alma, ruhsat ve kayıt işlemleri ile sürücü belgesi giderlerine ayrılmaktadır.
Ayrıca Filistin, Temmuz 2022 itibarıyla Arap dünyasında 95 oktan benzinin en pahalı satıldığı bölge konumundadır. Bu yüksek fiyatın en önemli nedenlerinden biri, akaryakıt üzerindeki ağır vergi yüküdür. %100 oranındaki “Belo” akaryakıt vergisi, tüketiciye satılan yakıtın nihai fiyatının yarısından fazlasını oluşturmaktadır.
Bu vergi esasen İsrail vergi sisteminin bir parçası olmakla birlikte, Filistin Yönetimi İsrail pazarına bağımlılık nedeniyle bu sistemi uygulamakta ve aynı zamanda kamu gelirlerini artırmak için bundan faydalanmaktadır. Buna ek olarak uygulanan %16 KDV, Filistinli tüketicinin ödediği yakıt maliyetini daha da yükselterek Filistin’i akaryakıt fiyatlarının en yüksek olduğu Arap ülkeleri arasına taşımaktadır.
Filistin’den Kaynaklanan İç Faktörler
Batı Şeria’daki yakıt krizinin nedenleri yalnızca İsrail’in sektör üzerindeki mutlak kontrolüyle sınırlı değildir. Krizin derinleşmesinde Filistin’in kendi idari ve mali sorunları da önemli rol oynamaktadır. Filistin Yönetimi, İsrailli yakıt şirketlerine ithal edilen akaryakıt karşılığında yüz milyonlarca şekel borçludur. Bu durum, özellikle kriz dönemlerinde yönetimin hareket alanını önemli ölçüde daraltmaktadır.
Nitekim 2024 yılında Filistin hükümeti, İsrail tarafından alıkonulan Filistin fonlarının bir kısmının ABD’nin arabuluculuğunda serbest bırakılmasına yönelik anlaşma kapsamında, Norveç’te tutulan Filistin fonlarından yaklaşık 767 milyon şekeli yakıt borçlarını ödemek ve sonraki aylardaki haftalık yakıt alımlarını finanse etmek için kullanmak zorunda kalmıştır. Bu tablo, İsrail’in hem sevk edilen yakıt miktarını kontrol etmesi hem de yakıt bedellerini alıkonulan vergi gelirlerinden tahsil etmesi nedeniyle Filistin Yönetimi üzerindeki baskıyı daha da artırmaktadır.
Dış etkenler belirleyici olmakla birlikte, iç yapısal sorunlar da krizi ağırlaştırmaktadır. Bunların başında, yakıt sektörünün yönetimindeki şeffaflık eksikliği gelmektedir. Filistin Petrol Genel İdaresi, mevcut yakıt stokları veya aylık tedarik miktarlarına ilişkin düzenli ve ayrıntılı veriler yayımlamamaktadır. Kamuoyuna açıklamalar çoğunlukla yalnızca kriz dönemlerinde yapılmakta; bu da vatandaşların piyasadaki gerçek durumu sağlıklı biçimde değerlendirememesine, söylentilerin yayılmasına ve her yeni krizde toplumsal kaygının artmasına neden olmaktadır.
Filistin Yönetimi’nin Durumu Çözmek Yerine Daha da Karmaşıklaştırması
Öte yandan, Paris Ekonomik Protokolü Filistin Yönetimi’ne Ürdün ve Mısır gibi komşu ülkelerden yakıt ithal etme imkânı tanımaktadır. Protokol, yalnızca benzin fiyatının İsrail’deki fiyatın belirli bir oranının altına düşmemesini şart koşarken; dizel, gazyağı ve sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG) gibi diğer petrol ürünlerinin ithalatına benzer sınırlamalar getirmemektedir.
Buna rağmen Filistin Yönetimi, Arap ülkelerinden alternatif yakıt tedarik hatları geliştirme yönünde ciddi adımlar atmamıştır. Oysa böyle bir politika yalnızca İsrail’e ekonomik bağımlılığı azaltmak için değil, aynı zamanda İsrail’in yakıt sevkiyatını durdurması veya azaltması durumunda kullanılabilecek alternatif tedarik kaynakları ve stratejik rezerv oluşturmak açısından da önem taşımaktadır.
Bu konu uzun yıllar hükümet politikalarının dışında kalmıştır. Tek istisna, Muhammed Iştiyye hükümetinin Eylül 2019’da Irak’tan petrol ithal edebilmek amacıyla İsrail’e resmî başvuruda bulunmasıdır. Amaç, Filistin piyasasındaki yakıt kaynaklarını çeşitlendirmekti. Aynı dönemde Filistin Yönetimi, Ürdünlü şirketlerden yakıt ithal edilmesi konusunda da anlaşmaya varmış; ancak İsrail ile yapılan ve “Belo” akaryakıt vergisinin Filistin Yönetimi tarafından tahsil edilmesini öngören mutabakatlar ile mahsuplaşma (makasa) krizine çözüm arayışları nedeniyle bu girişimden vazgeçilmiştir.
Buna ek olarak, vatandaşlarla resmî kurumlar arasındaki güven düzeyinin zayıflaması da krizi derinleştiren bir başka etkendir. Yakıt sıkıntısına ilişkin ilk işaretlerin ortaya çıkmasıyla birlikte birçok kişi ihtiyaçlarının üzerinde yakıt depolamaya yönelmektedir. Denetim mekanizmaları da sektörün zayıf halkalarından biri olarak öne çıkmaktadır. Yetkili kurumlar piyasayı izleme ve stokçuluğu önleme yönünde çeşitli adımlar atsa da, gerek vatandaşlar gerekse akaryakıt istasyonu sahipleri mevcut denetimlerin hâlâ yetersiz olduğu görüşündedir.
Sonuç
Sonuç olarak, Batı Şeria’da yaşanan yakıt krizleri geçici ya da istisnai olaylar olarak değerlendirilemez. Aksine bu krizler, ekonomik bağımlılık üzerine kurulu yapısal düzenin, kaynaklar, sınır kapıları ve enerji arzı üzerindeki denetimin kaybedilmiş olmasının doğal bir sonucudur.
Her kriz sona ermeden yenisi ortaya çıkmakta; Filistin’in ekonominin temel unsurları üzerinde kontrol sahibi olamaması ve tek bir dış tedarik kaynağına bağımlılığının sürmesi bu döngüyü sürekli kılmaktadır. Üstelik bu dış kaynak işgalci güç olduğunda, yakıt meselesi ekonomik bir arz sorununu aşarak siyasi bir baskı ve kontrol aracına dönüşmekte; krizin kapsamını ve etkilerini daha da ağırlaştırmaktadır.
Bu tablo, Filistin toplumunu temel yaşam ihtiyaçlarını —gıda, ilaç ve yakıt gibi— temin etme mücadelesiyle sürekli meşgul ederek ciddi bir yıpranmaya yol açmaktadır. Birbiri ardına yaşanan krizler ekonomik ve toplumsal istikrar alanını giderek daraltırken, halk gündelik ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanmak zorunda kalmaktadır.
Buna karşılık İsrail, aynı süreçte yerleşim faaliyetlerini genişletmeye, Filistin toprakları ile doğal kaynakları üzerindeki kontrolünü artırmaya ve Filistin’in kalkınma imkânlarını sistematik biçimde sınırlandırmaya devam etmektedir. Böylece Filistinlilerin yaşam koşulları giderek ağırlaşmakta; bu baskı politikaları, onların topraklarından ayrılmalarını teşvik etmeyi amaçlayan daha geniş kapsamlı bir stratejinin parçası hâline gelmektedir.



