Gazze’de Çadırlarda Kavurucu Yaz: “Nazi Fırınları”

Yaz mevsiminin başlaması ve hava sıcaklıklarının rekor seviyelere ulaşmasıyla birlikte, Gazze Şeridi’nde yaklaşık 1,5 milyon yerinden edilmiş Filistinli yeni bir insani felaketle karşı karşıya kalmaktadır. Kumaş, naylon ve plastik brandalardan oluşan çadırlar artık yalnızca bombardımandan kaçış için kurulmuş geçici barınaklar olmaktan çıkmış; yaşamın en temel gereksinimlerinden yoksun bırakılan koşullar altında, iki milyondan fazla Filistinlinin bedenlerini kuşatan “Nazi fırınlarına” ve “yavaş ölüm mekânlarına” dönüşmüştür. Bu durum, yaz mevsimini yaklaşık üç yıldır devam eden soykırımın yeni bir yüzü hâline getirmiştir.
Bu rapor, Gazze’de yaz aylarında yaşanan zorunlu yerinden edilme krizinin insani boyutlarını ortaya koymayı; iklim koşulları ile sahadaki ağır yaşam şartlarının yerinden edilmiş Filistinlilerin bedenleri ve toplumsal yapıları üzerindeki etkilerini analiz etmeyi amaçlamaktadır.
Çadır bir “Nazi fırınına” dönüştüğünde
Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA), Gazze Şeridi nüfusunun yaklaşık üçte ikisinin – 2,1 milyonluk nüfusun yaklaşık 1,4 milyonu – temel yaşam koşullarından yoksun yaklaşık bin yerinden edilme alanındaki çadırlarda yaşadığını belirtmektedir. Bu çadırlar, hava koşullarına karşı son derece sınırlı koruma sağlamakta; büyük bir kısmı ise devam eden bombardıman nedeniyle hasar görmüş veya kullanılamaz hâle gelmiştir.
İsrail işgalinin Gazze Şeridi’nin yaklaşık %70’ini kontrol altına alması nedeniyle özellikle kıyı bölgelerinde yoğunlaşan ve geniş alanlara yayılan bu çadırlar, en temel mühendislik ve ısı yalıtımı standartlarından dahi yoksundur. Bu durum, yaz mevsimini burada yaşayanlar için varoluşsal bir tehdide dönüştürmektedir. Çadırların büyük bölümü plastik branda veya koyu renkli naylondan yapılmış olup, gözeneksiz yapıları nedeniyle güneş ışınlarını emerek içerideki ısıyı hapsetmektedir. Bunun sonucunda çadırların iç sıcaklığı 45–50°C’ye kadar yükselmekte, yani dış ortam sıcaklığından 10–15°C daha yüksek seviyelere ulaşmaktadır. Tam elektrik kesintisi ve jeneratörleri çalıştıracak yakıtın bulunmaması ise en basit serinletici araçların (örneğin vantilatörlerin) dahi kullanılamamasına yol açmakta; böylece çadırlar gece gündüz adeta birer “ısı fırınına” dönüşmektedir.
Meteoroloji tahminlerine göre temmuz ayı boyunca Gazze’de sıcak hava dalgası ve yüksek nem etkili olacaktı. Gündüz en yüksek sıcaklıkların 30–32°C, gece ve sabaha karşı ise 21–23°C arasında seyretmesi, bağıl nemin ise yaklaşık %67’ye ulaşması bekleniyordu. Bu koşullar dahi hissedilen sıcaklığı ölçülen değerlerin üzerine çıkaracak ağır ve bunaltıcı bir atmosfer oluşturuyordu. Ancak fiili sıcaklıklar beklentileri aşarak 35°C’ye kadar yükselirken, yaz gecelerinde nem oranı %85’in üzerine çıktı. Sahilde kurulu çadırlarda ise özellikle şafak vakti ve dalgaların yükseldiği saatlerde nem oranı %80–95 seviyelerine ulaştı. Isıyı azaltacak ağaçların veya doğal gölgeliklerin bulunmaması da kıyı şeridini doğal hava dolaşımından yoksun, son derece boğucu bir yaşam alanına dönüştürdü.
Meteoroloji uzmanı Leys el-Allami, yaptığı basın açıklamasında, sıcak havanın günlerce devam etmesiyle beton yapılarda görülen “ısıl kütle (thermal mass)” olgusunun bilimsel olarak gözlemlenebildiğini, ancak bunun çadırlardaki koşullarla kıyaslanamayacağını ifade etti. El-Allami’ye göre özellikle kıyı iklimine sahip Gazze’de güneşin yoğun sıcaklığı, yüksek nem, yetersiz yalıtım, havalandırma eksikliği, su kıtlığı ve soğutma imkânlarının bulunmaması daracık çadırların içinde aynı anda birleşerek son derece ağır yaşam koşulları yaratmaktadır. Bu durum, günlük hayatı katlanılması güç bir mücadeleye dönüştürürken, özellikle çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalar açısından sıcak çarpması ve sıcaklığa bağlı sağlık risklerini ciddi ölçüde artırmaktadır.
Yerinden edilmiş Filistinlilerden Hibe Ebu Kemil[1], üçüncü yılını plastik brandalardan yapılmış bir çadırda geçirirken yaşadıklarını şu sözlerle anlatmaktadır:
“Güneş doğar doğmaz çadırın içi yavaş yavaş ısınmaya başlıyor. Öğle vakti geldiğinde ise kendimizi kaynayan bir kazanın içindeymiş gibi hissediyoruz. Bu sıcağı hafifletmek istediğimizde ise bizi serinletecek su bulamıyoruz; çünkü su bile kaynar su gibi sıcak oluyor. Hatta geçirdiğim ağır güneş çarpması nedeniyle bitkin düştüm ve damar yoluyla tedavi görmek zorunda kaldım.”
Gazeteci Şems Ebu Gali de aşırı sıcak altında çadır yaşamını şu ifadelerle dile getirmektedir:
“Ter içinde kalıp kendi bedeninizin içinde boğuluyormuş gibi hissetmek; cildinizi serinletecek, kuruyan boğazınızı ıslatacak tek damla su bulamadan sıcağın sizi yavaş yavaş öldürmesi… İşte ömrümüzü yutan yerinden edilme budur. İşte bedenlerimizi yutan fırınlara dönüşen çadırlar budur. Avuç içi kadar bile olsa bir gölge arar hâle geldik. Biz burada yaşamıyoruz; acımasız güneşin altında yavaş yavaş eriyoruz. Tükenmiş bedenlerimizi, tutsağın zincirlerini sürüklediği gibi sürüklüyor; bu kavurucu sıcağı dindirecek ve artık sonu gelmeyen bu azaba son verecek bir mucize bekliyoruz.”
Bu koşulların etkisi, kırılgan gruplar açısından çok daha ağır hissedilmektedir. Sağlık kuruluşları, özellikle çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalar arasında güneş çarpması ve ısı stresine bağlı vakalarda ciddi artış kaydedildiğini bildirmektedir. Bunun yanı sıra, çadırların yetersiz havalandırılması ve oksijen eksikliği nedeniyle bebeklerde boğulma ve solunum sıkıntısı vakalarının da belirgin biçimde arttığı ifade edilmektedir.
Su krizi ve halk sağlığı: Salgın hastalıklar için elverişli bir ortam
Gazze’deki sağlık krizi, aşırı sıcaklarla su ve kanalizasyon hizmetlerindeki ağır yetersizliğin birleşmesi sonucu daha da derinleşmektedir. İsrail’in su ve sağlık altyapısını sistematik biçimde tahrip etmesi, susuzluk ve temiz su kıtlığını insani krizin en ağır boyutlarından biri hâline getirmiştir. Kişi başına günlük içme ve temel kullanım amaçlı su miktarı 2–3 litrenin altına düşerken, bu rakam Dünya Sağlık Örgütü’nün acil durumlar için belirlediği asgari 15 litrelik standardın oldukça gerisindedir. Bu nedenle yetişkinler ve çocuklar, çoğu zaman kirli olabilen sınırlı miktardaki suya ulaşabilmek için kavurucu güneş altında kilometrelerce yürümek ve saatlerce kuyrukta beklemek zorunda kalmaktadır.
Gazze kentinin batısındaki kamplardan birinde yaşayan yerinden edilmiş Filistinli Ahmed Hamed[2], yaşanan su krizini şu sözlerle anlatmaktadır:
“Hâlâ ciddi su sıkıntısı çekiyoruz ve suya ulaşmak son derece zor. Su tankerleri bulunduğumuz bölgeye haftada yalnızca iki kez geliyor. Getirilen su, sıcaklık ve nemin bu kadar yüksek olduğu koşullarda içme, banyo, çamaşır yıkama ve diğer temel günlük ihtiyaçlarımızı karşılamaya kesinlikle yetmiyor.”
Yerinden edilmişlerin yaşadığı sıkıntılar bununla da sınırlı değildir. İsrail ordusunun kanalizasyon altyapısını tahrip etmesi nedeniyle atık su sistemlerinin çalışmaması ve çadırların çevresinde katı atıkların birikmesi; suçiçeği, uyuz, bakteriyel deri enfeksiyonları ve soğutma ile muhafaza imkânı bulunmadığı için bozulan gıdalardan kaynaklanan bağırsak hastalıklarının yayılmasına yol açmıştır. Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA) bünyesindeki Sağlık Kümesi verilerine göre, yalnızca iki hafta içinde 130’dan fazla sağlık kuruluşunda yaklaşık 9.300 suçiçeği vakası kaydedilmiş; bu artışın temel nedenleri olarak aşırı kalabalık yaşam koşulları, yüksek sıcaklıklar ve temiz su hizmetlerindeki ciddi gerileme gösterilmiştir.
Yerinden edilmiş Filistinli Menar Taha[3], kalabalık çadırlardaki sağlık koşullarını şu ifadelerle dile getirmektedir:
“Çocuğum aşırı sıcak, yüksek nem ve kamptaki yoğun kalabalık nedeniyle suçiçeğine yakalandı. Onu kardeşlerinden ayırabileceğim başka bir yer olmadığı için hastalık üç kardeşine daha bulaştı. Hepsinde yüksek ateş ve vücutlarının her tarafına yayılan döküntüler oluştu. Kavurucu sıcaklarla suçiçeğinin neden olduğu şiddetli ağrılar birleşince küçük çocuklarım buna dayanamaz hâle geldi.”
Yüksek sıcaklıklar aynı zamanda sivrisinek, karasinek, pire ve hatta yılan gibi zararlı canlıların çoğalması için de uygun bir ortam oluşturmaktadır. Özellikle kumluk ve tarımsal arazilere kurulan, yaşam için elverişli olmayan çadır alanlarında bu canlıların görülme sıklığı artmaktadır. Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi’nin (OCHA), yaklaşık 1,7 milyon kişiye ev sahipliği yapan 1.600 yerinden edilme alanını kapsayan değerlendirmesine göre, kampların %80’inde kemirgen ve zararlı popülasyonu düzenli olarak görülmekte; alanların yarısından fazlasında ise açık kanalizasyon suları ve birikmiş çöpler bulunmaktadır.
Dünya Sağlık Örgütü’nün İşgal Altındaki Filistin Toprakları Temsilcisi Dr. Reinheld van de Weerdt, bugüne kadar Gazze’deki yerinden edilmiş kişiler arasında 70 binden fazla parazit kaynaklı enfeksiyon vakasının bildirildiğini açıklamıştır. Ayrıca yerinden edilme alanlarının %80’inden fazlasında, son dört ay içinde uyuz, bit ve tahtakurusu gibi deri hastalıklarının görüldüğü bildirilmiştir. Van de Weerdt’e göre bu tablo, “insanların çökmüş yaşam koşulları içinde yaşamak zorunda bırakılmasının üzücü ancak beklenen bir sonucudur.”
Öte yandan Gazze’deki yerinden edilme kamplarında, özellikle yaz sıcaklarının şiddetlenmesiyle birlikte yılanlar ve diğer zehirli sürüngenlerin görülme sıklığı da kaygı verici biçimde artmıştır. Sosyal medyada paylaşılan bir videoda, bir gencin uzunluğu bir metreden fazla olduğu görülen bir yılanı çadırın içerisindeki eşyalar arasında dolaşırken yakalamaya çalıştığı görülmektedir. Bu görüntü, kamplardaki güvenlik ve yaşam koşullarının ne derece ağırlaştığını gözler önüne sermektedir.
Dar yaşam alanlarında aşırı kalabalık ve bunaltıcı sıcaklık
Aşırı sıcakların etkileri yalnızca fiziksel sağlıkla sınırlı kalmamakta; aynı zamanda Gazze’deki yerinden edilme kamplarında yaşayan Filistinli ailelerin ve toplumun psikolojik ve sosyal dokusunu da giderek aşındırmaktadır. Son derece dar yaşam alanları ile bunaltıcı sıcaklıkların birleşmesi, sürekli yüksek stres üreten bir ortam oluşturmaktadır. Çoğu zaman farklı kuşaklardan 8 ila 12 kişinin, yalnızca 12–15 metrekarelik tek bir çadırda yaşamak zorunda kalması; gerçek anlamda bölmelerin bulunmaması ve çadır içindeki aşırı sıcaklık nedeniyle bireysel ve aile mahremiyetini neredeyse tamamen ortadan kaldırmaktadır. Bu durum ise yoğun psikolojik baskı, sinirsel yıpranma ve çeşitli ruhsal sorunların yaygınlaşmasına neden olmaktadır.
Psikolog ve sosyal hizmet uzmanı Sabrin eş-Şair, sıcaklığın kritik seviyelere ulaştığı dar kumaş çadırlarda, mahremiyetin ve temel hizmet güvenliğinin tamamen ortadan kalkmasının aileleri uzun süreli bir psikolojik tükenmişlik sürecine sürüklediğini belirtmektedir. Eş-Şair’e göre bu koşullar, bireylerin stresle başa çıkma kapasitesini önemli ölçüde azaltırken; kaygı, gerginlik ve umutsuzluk düzeylerini artırmakta, aynı zamanda aile bireyleri arasında öfke patlamaları ve günlük çatışmaların daha sık yaşanmasına yol açmaktadır. Bu davranışlar, insanların “sinir sistemini sürekli uyaran ve dışlayıcı bir çevrede” yaşamaya zorlanmalarının doğal sonucu olarak ortaya çıkan savunma mekanizmalarıdır.
Anne ve babalar açısından ise en ağır yüklerden biri, çocuklarını koruyamama ve onlara en temel güvenli yaşam koşullarını dahi sağlayamama duygusudur. Bu durum, ebeveynlerde “yapısal suçluluk duygusu” olarak tanımlanabilecek derin bir psikolojik yük oluşturmakta ve aile içinde ihtiyaç duyulan duygusal destek ile sağlıklı ebeveynlik rollerini yerine getirme kapasitelerini zayıflatmaktadır.
Bu koşullardan en fazla etkilenen grup ise çocuklardır. Aşırı kalabalık ve yüksek sıcaklığın etkileri yalnızca fiziksel rahatsızlıklarla sınırlı kalmayıp, çocukların psikolojik ve sosyal gelişimini de olumsuz yönde etkilemektedir. Çocuklar çadır yaşamının yarattığı baskıyı; sürekli ağlama, uyku bozuklukları, dikkat eksikliği, saldırgan davranışlar veya içine kapanma gibi çeşitli davranışsal tepkilerle dışa vurmaktadır. Bu tepkiler, ağır yaşam koşullarına karşı geliştirilen savunma mekanizmaları olarak değerlendirilmektedir.
Güvenli oyun ve yaşam alanlarının bulunmaması ile birlikte sıcaklık ve mekânsal tehditlerin sürekli devam etmesi, çocukların güven ve istikrar duygusunu zedelemekte; uzun vadede çok katmanlı travmalar taşıyan nesillerin ortaya çıkma riskini artırmaktadır.
Makro düzeyde ise bu koşulların uzun süre devam etmesi, kriz dönemlerinde Filistin toplumunu ayakta tutan geleneksel dayanışma ve sosyal destek ağlarını da zayıflatmaktadır. Aşırı kalabalık, ailelerin dar alanlarda iç içe yaşaması ve zaten son derece sınırlı olan temel kaynaklar ile hizmetler üzerindeki rekabet, toplumsal ilişkilerde gerilimi artırmaktadır. Buna paralel olarak karşılıklı yardımlaşma ve ortak toplumsal faaliyetler giderek yerini “bireysel ve aile merkezli hayatta kalma” anlayışına bırakmaktadır. Isıdan korunma ve sınırlı yaşam alanına uyum sağlama çabası kamusal yaşamın önceliği hâline gelirken, bu süreç kampların sahip olduğu sosyal sermayenin ve toplumsal dayanışma kapasitesinin aşınmasına yol açmaktadır.
Süreklilik kazanan soykırımın mühendisliği
Yerinden edilmiş Filistinlilerin çadırlarda karşı karşıya bulunduğu insani ihtiyaçlar açık olmasına rağmen, işgal yönetiminin sürdürdüğü ve devam eden soykırımı ile “gönüllü göç” söylemini destekleyen politikalar, temel insani yardımların Gazze’ye ulaşmasının önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır. Sınır kapılarının kapalı tutulması veya sıkı biçimde kontrol edilmesi, inşaat ve yeniden imar malzemelerinin, yakıtın, su arıtımında kullanılan kimyasalların, haşere ilaçlarının ve soğutma ekipmanlarının girişinin engellenmesi, yaşam koşullarını iyileştirmekten ziyade insani krizin sürdürülmesine hizmet eden uygulamalar olarak öne çıkmaktadır.
Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi’ne (OCHA) göre, İsrail makamları “çift kullanımlı” olarak nitelendirdiği birçok malzemenin girişine ciddi kısıtlamalar uygulamaktadır. Ahşap, onarım ekipmanları, çimento, moloz kaldırmak için gerekli ağır iş makineleri ile su ve kanalizasyon sistemlerinin yeniden işler hâle getirilmesinde ihtiyaç duyulan ekipmanlar, yedek parçalar ve önemli miktarda tıbbi malzeme bu kısıtlamalardan etkilenmektedir.
Bunun yanında, yoğun güvenlik kontrolleri, sınır kapılarının düzensiz biçimde açılıp kapatılması, yardım kamyonlarının hareketinin sınırlandırılması ve güvenli insani koridorların bulunmaması; barınma çadırları ile hijyen malzemelerinin ulaştırılmasını ciddi biçimde yavaşlatmaktadır. Bu durum özellikle aşırı sıcak dönemlerinde yerinden edilmiş nüfusun yaşadığı insani sıkıntıları daha da ağırlaştırmaktadır. OCHA’nın Haziran 2026 İnsani Durum Raporu’na göre, İsrail makamları insani yardım faaliyetlerine yönelik kısıtlamalarını sürdürmektedir. Zikim Sınır Kapısı’nın kapalı tutulmasıyla birlikte Kerem Şalom Sınır Kapısı Gazze’ye yardım girişinin tek noktası hâline gelmiş; İsrail’in oluşturduğu yeni kontrol güzergâhı ve kontrol noktalarında uygulanan yavaş denetim prosedürleri yardım konvoylarının hareketini sistematik biçimde geciktirmiştir. Bu lojistik darboğaz, Gazze’ye ulaşan insani yardım ve yakıt miktarında ciddi bir düşüşe yol açmıştır.
Çevresel koşulların hem yaz hem de kış aylarında bu kısıtlamalarla birleşmesi, yerinden edilmişlerin yaşadığı çadırları adeta “Nazi fırınlarını” andıran mekânlara dönüştürmektedir. Ancak burada kullanılan benzetmenin de işaret ettiği gibi, Gazze’de insanlar gaz odalarında değil; yaşamın temel gereksinimlerinden sistematik biçimde mahrum bırakılarak, yavaş ilerleyen ve her geçen gün ağırlaşan bir yıkım sürecine maruz kalmaktadır. Bu nedenle Gazze’de ölüm ve yıkım, ani bir yok oluştan ziyade, yaşamı giderek dayanılmaz hâle getiren yavaş işleyen bir imha süreci şeklinde tezahür etmektedir.
[1] Hibe et-Teter, Gazze sakini, araştırmacı tarafından gerçekleştirilen mülakat, 24 Temmuz 2026.
[2] Ahmed Hamed, Gazze’den yerinden edilmiş Filistinli, araştırmacı tarafından gerçekleştirilen mülakat, 24 Temmuz 2026.
[3] Menar Taha, Gazze’den yerinden edilmiş Filistinli, araştırmacı tarafından gerçekleştirilen mülakat, 25 Temmuz 2026.



