İç Savaşın Kara Gölgesi Lübnan’ın Üzerinde: İsrail Hedefine Ulaşıyor mu?

“Lübnan halkı, bütün Lübnan… Bu fitnedir!” Lübnan Meclis Başkanı Nebi Berri, 26 Haziran’da Lübnan makamları ile İsrail arasında imzalanan çerçeve anlaşmasını bu sözlerle değerlendirdi. Berri’nin uyarısı sıradan bir siyasi açıklama değildi.

İsrail’in 2024’ten bu yana Lübnan’a karşı yürüttüğü savaş, hedeflerinin artık yalnızca Hizbullah’ın askerî kapasitesini zayıflatmakla sınırlı olmadığını göstermektedir. Aksine, daha derin ve daha tehlikeli bir strateji olarak, Lübnan’ın kırılgan toplumsal dokusunu istismar ederek ülkeyi iç çatışmaya sürüklemeyi amaçladığı görülmektedir. Özellikle mezhepsel ve kimlik temelli ayrışmaların iç içe geçtiği, bölgesel ve uluslararası rekabetlerin kesiştiği Lübnan’da, iç savaşın bıraktığı derin yaralar henüz tam anlamıyla sarılmış değildir.

Bu çalışma, İsrail’in Lübnan’da mezhepsel ayrışmayı derinleştirmeyi amaçlayan politikalarını incelemektedir. Analiz; Şii nüfusa yönelik sistematik zorunlu göç uygulamaları, Lübnan toplumunun farklı kesimleri arasında güvensizlik üretmeyi hedefleyen psikolojik savaş yöntemleri ve direnişi ulusal meşruiyetten yoksun göstererek diğer toplumsal kesimler için bir yük olarak sunan medya söylemi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Çalışma, bu stratejiyi askerî, medya ve siyasi boyutlarıyla ele alan eleştirel bir perspektif sunmayı amaçlamaktadır.

“Dahiye Doktrini”ne Geri Dönüş

2006 Temmuz Savaşı sırasında, dönemin İsrail Kuzey Cephesi Komutanı ve daha sonra Genelkurmay Başkanı olan Gadi Eisenkot, Beyrut’un güney banliyösüne atfen “Dahiye Doktrini” olarak bilinen askerî yaklaşımı geliştirdi. Bu doktrin, Lübnan devletini direniş faaliyetlerinden bütünüyle sorumlu tutan bir anlayışa dayanmakta ve “orantısız güç” kullanımı yoluyla altyapının kasıtlı ve geniş çaplı biçimde tahrip edilmesini öngörmektedir.

Temel hedef, savaşın maliyetini sivil halka yükleyerek direnişin toplumsal tabanını baskı altına almak ve onu destekleyen çevreyi zayıflatmaktır. Eisenkot bu yaklaşımı açıkça dile getirerek, İsrail’in Lübnan köylerini artık “sivil yerleşimler” olarak değil, “askerî üsler” olarak değerlendireceğini ve füze fırlatılan her köyün tamamen yok edileceğini ifade etmiştir. Böylece Dahiye Doktrini, yalnızca direnişi değil, Lübnan’daki sivil toplumu da caydırmayı hedefleyen bir savaş stratejisi hâline gelmiştir.

Mevcut savaşın başlamasıyla birlikte Eisenkot, kamuoyuna yaptığı açıklamalarda bu doktrinin yeniden ve tam kapsamlı biçimde uygulanması çağrısında bulunmuştur. Ancak bu yaklaşım yalnızca Eisenkot’un kişisel görüşü değildir. İsrail’deki güvenlik çevrelerinde de benzer öneriler öne çıkmaktadır. Bu bağlamda Misgav Ulusal Güvenlik Enstitüsü, Lübnan’ın güç merkezleri ile kritik altyapısının hedef alınmasını savunan analizler yayımlamış; bu stratejinin doğal sonucunun toplumsal yapının zayıflatılması ve iç dayanışma bağlarının çözülmesi olacağı değerlendirilmiştir.

Söz konusu doktrin, mevcut savaşta sahada da somut biçimde uygulanmıştır. İsrail ordusunun hedef aldığı yerler yalnızca askerî tesisler olduğunu iddia ettiği noktalarla sınırlı kalmamış; direnişin toplumsal tabanının günlük yaşamını sürdüren sivil altyapı da sistematik biçimde hedef alınmıştır.

Güney Lübnan’daki kara harekâtı sırasında “yakıp yıkma” politikası uygulanmış; onlarca köy tamamen veya kısmen tahrip edilmiş, on binlerce konut, kamu binası ve altyapı tesisi yıkılmıştır. Tahminlere göre Litani Nehri’nin güneyinde, nehrin 5 ila 10 kilometre derinliğindeki yerleşim alanlarının toplam yapı stokunun yaklaşık %25-30’u yok olmuş; Haziran 2026 itibarıyla yaklaşık 1,4 milyon kişi yerinden edilmiştir.

İsrail ayrıca hastaneler ile El-Kard el-Hasen Derneği gibi sivil kurumları da hedef almıştır. Faizsiz kredi ve sosyal destek sağlayan yarı finansal bir kuruluş olan El-Kard el-Hasen, Lübnan toplumunun geniş kesimlerine hizmet vermekte ve direniş çevresinin ekonomik dayanıklılığında önemli rol oynamaktadır. Başta Human Rights Watch olmak üzere birçok uluslararası insan hakları kuruluşu, bu tür kurumların sivillere hizmet veren mali kuruluşlar olduğunu ve yalnızca belirli bir siyasi veya askerî yapıyla bağlantılı olmalarının onları uluslararası insancıl hukuk açısından meşru askerî hedef hâline getirmeyeceğini vurgulayarak söz konusu saldırıları eleştirmiştir.

Aynı bağlamda, Uluslararası Af Örgütü (Amnesty International) tarafından yayımlanan bir araştırma, sağlık merkezleri, ambulanslar ve sivil savunma ekiplerinin sistematik biçimde hedef alınmasını uluslararası insancıl hukuku ihlal eden savaş suçları olarak nitelendirmiştir. Ancak uluslararası hukukun İsrail’in karar alma süreçlerinde belirleyici bir unsur olmadığı uzun süredir görülmektedir. Nitekim yaşanan yıkıma rağmen İsrailli yetkililer daha fazla askerî yıkım tehdidinde bulunmayı sürdürmüştür.

Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Beyrut’un güney banliyösünü Han Yunus’ta olduğu gibi yıkmakla tehdit ederken, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir ise, “İsrailli bir annenin döktüğü her gözyaşına karşılık bin Lübnanlı anne ağlamalı… Bütün Lübnan yanmalı.” ifadelerini kullanmıştır.

Bu yıkıcı askerî stratejiye, direniş ile toplumsal tabanı arasında kopuş yaratmayı amaçlayan yoğun bir İsrail medya kampanyası eşlik etmiştir. Bu söylem, sınır köylerinde meydana gelen yıkımın tüm ahlaki ve maddi sorumluluğunu Hizbullah’a yükleyerek, Lübnan’ın “başkalarının savaşlarına” sürüklendiği iddiasını öne çıkarmaktadır.

Özellikle Arap kamuoyuna hitap eden İsrail ordusu sözcüleri bu anlatıyı sistematik biçimde işlemektedir. Eski sözcü Avichay Adraee ile mevcut sözcü Ella Waweya, sosyal medya üzerinden yayımladıkları çok sayıda içerikte “Hizbullah’ın Lübnan’ı yıktığı”, “sorunun yalnızca Hizbullah ve onun dış gündemi olduğu” ve “Lübnan halkının normal bir yaşam istediği, ancak Hizbullah’ın buna engel olduğu” yönündeki söylemleri öne çıkarmaktadır.

Bu söylem yalnızca askerî sözcülerle sınırlı değildir; İsrail’in üst düzey siyasi liderleri tarafından da benimsenmektedir. Başbakan Netanyahu, Lübnan halkına “Lübnan’ı kurtarmak” gerekçesiyle Hizbullah’a karşı mücadeleye katılmaları yönünde açık çağrıda bulunmuştur. Savunma Bakanı Israel Katz ise Lübnan hükümetini, daha ağır sonuçlarla karşılaşmamak için Hizbullah’ı silahsızlandırmaya zorlamıştır. Benzer şekilde, ABD yönetimleri de uzun süredir Hizbullah’ı “İran’ın vekil gücü” olarak tanımlamakta; örgütün İran tarafından finanse edilip silahlandırıldığını ve Tahran’ın bölgesel hedeflerine hizmet ettiğini savunmaktadır.

Bu ortak söylem, Hizbullah’ın ulusal meşruiyetini aşındırmayı amaçlayan stratejinin temel unsurlarından birini oluşturmaktadır. Böylece örgüt, Lübnan kamuoyunda ülkeyi savunan bir direniş hareketi olmaktan ziyade, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden ve ülkenin içinde bulunduğu krizin başlıca sorumlusu olarak sunulmaya çalışılmaktadır.

Mezhepsel ve Siyasi Açıdan Bölünmüş Lübnan İç Cephesi

Hizbullah’ın Gazze’ye destek amacıyla başlattığı savaş sürecine dâhil olması ve bu süreçte ağır kayıplar vermesi, ardından eski Suriye rejiminin çökmesi ve 2025’te İran’a yönelik İsrail-ABD savaşının yaşanması, örgütü içeride daha kırılgan bir konuma sürükledi.

Yeni Lübnan yönetiminin göreve gelmesiyle birlikte Hizbullah, ABD, İsrail ve bazı bölgesel aktörlerin desteğiyle silahsızlandırılmasına yönelik artan baskılarla karşı karşıya kaldı. Hizbullah’ın silahsızlanmayı kesin biçimde reddetmesi ise devletle arasındaki gerilimi daha da artırdı. İran’a karşı ikinci savaşın başlaması ve Hizbullah’ın yeniden İran’ın yanında çatışmalara dâhil olarak İsrail saldırılarına karşı sessizlik politikasını sona erdirdiğini ilan etmesi, Lübnan’ın yeniden iç savaşa sürüklenebileceği yönündeki kaygıları güçlendirdi.

Bu süreçte İsrail, uluslararası baskıyı kullanarak Lübnan hükümetini Hizbullah’a karşı harekete geçirmeye çalışmakta; özellikle Lübnan ordusunun örgütle doğrudan karşı karşıya gelmesini teşvik etmektedir. Ancak Hizbullah’ın silahları konusundaki tartışma, Lübnan toplumundaki derin siyasal ve mezhepsel bölünmeyi de ortaya koymaktadır.

Bir kesim, Hizbullah’ın silahlı varlığını İsrail’in yıllardır sürdürdüğü işgal ve saldırılar karşısında gerekli bir savunma unsuru olarak görürken; Lübnan Kuvvetleri Partisi, Ketaib Partisi ve bağımsız muhalif milletvekilleri gibi gruplar, devlet dışındaki tüm silahlı yapıların tasfiye edilmesini ve ulusal egemenliğin yalnızca devlet kurumları tarafından temsil edilmesini savunmaktadır. Arab Barometer verileri de bu kutuplaşmayı ortaya koymaktadır. Araştırmaya göre Hizbullah’a güven duyanların oranı Lübnan genelinde yalnızca %30 iken, Şii toplumunda bu oran %85’e ulaşmaktadır.

Siyasi baskıya, Hizbullah’ın ulusal meşruiyetini sorgulayan iç söylem de eşlik etmektedir. Muhalefetin önemli bir bölümü, Hizbullah’ı Lübnan’ın istikrarını dış aktörlerin çıkarları uğruna riske atan “devlet dışı bir aktör” olarak tanımlamaktadır.

Özellikle örgütün 2023 yılında hükümet kararı olmaksızın Gazze’ye destek amacıyla savaşa katılması, muhalefet tarafından Hizbullah’ın Lübnan’ın değil, Tahran’ın talimatları doğrultusunda hareket ettiğinin kanıtı olarak sunulmuştur. Bu söylem, örgütün İran’ın çıkarları uğruna Lübnan’ı yıkıcı bir savaşa sürüklediği yönündeki toplumsal kaygıları daha da beslemiştir.

2026 yılında Lübnan devletinin attığı adımlar ise bu dönüşümün resmî düzeye taşındığını göstermektedir. Hükümet, 2 Mart 2026’da aldığı kararla Hizbullah’ın tüm askerî ve güvenlik faaliyetlerini yasaklamış, askerî kanadını “yasa dışı bir örgüt” ilan etmiş ve savaşın yıkıcı sonuçlarının sorumluluğunu doğrudan Hizbullah’a yüklemiştir. Bu değişim yalnızca güvenlik politikalarıyla sınırlı kalmamış; resmî söylem de yeniden şekillendirilmiştir.

Uzun yıllardır kullanılan “ordu, halk ve direniş” üçlemesi resmî metinlerden çıkarılmış, Lübnan Enformasyon Bakanlığı ise “direniş” kavramının kullanılmasını yasaklayarak bunun yerine “milis güçleri” veya “yasa dışı silahlı gruplar” ifadelerinin kullanılmasını zorunlu kılmış, aksi durumda hukuki yaptırım uygulanacağını duyurmuştur.

Mezhepsel Kışkırtmanın Aracı Olarak “Toplumsal Tabanı” Hedef Almak

Bu söylem, mezhepsel kutuplaşmayı besleyen karşılıklı bir ilişki içinde gelişmektedir. Hizbullah’ın toplumsal tabanı giderek Lübnan’ın demografik ve güvenlik yükü olarak gösterilmekte, ülkenin uğradığı yıkımın sorumlusu olarak sunulmaktadır. ACAPS tarafından yayımlanan bir rapora göre, İsrail saldırıları nedeniyle Güney Lübnan’dan (çoğunluğu Şii nüfus) dağlık bölgeler, kuzey ve Beyrut’a yönelen kitlesel göç, ev sahibi toplumlarda güvenlik ve mezhep temelli kaygıları artırmıştır.

2024’te savaşın ilk dönemlerinde yerinden edilenlere yönelik dayanışma ve misafirperverlik, zamanla yerini kuşku ve güvensizliğe bırakmıştır. Bu dönüşümde, İsrail’in güvenli barınma merkezlerini hedef alarak siviller arasında kitlesel can kayıplarına yol açan saldırıları önemli rol oynamıştır.

Bu politikanın örneklerinden biri, 29 Eylül 2024’te Sayda’nın doğusundaki Ayn ed-Delb kasabasında bir yerleşim bölgesine düzenlenen saldırıdır. İsrail, bölgede Hizbullah unsurlarının bulunduğunu öne sürmüş; ancak saldırıda 45 kişi hayatını kaybetmiş, 70 kişi yaralanmıştır.

BBC’nin de aralarında bulunduğu uluslararası araştırmalar İsrail’in bu iddialarını doğrulayamamış olsa da, benzer saldırılar devam etmiştir. Nitekim 16 Ekim’de İsrail ilk kez, çatışma hattından uzakta bulunan kuzeydeki Aytou kasabasında yerinden edilmiş sivillerin barındığı bir binayı hedef almış; aynı aileden 20 kişi hayatını kaybetmiş, 6 kişi yaralanmış ve kasabada yeni bir kitlesel göç dalgası yaşanmıştır.

Aynı ay içinde Beyrut’un el-Basta el-Fevka semti de bombardımana maruz kalmış; böylece yerinden edilmiş sivillere ev sahipliği yapan hiçbir bölgenin güvenli olmadığı mesajı verilmiştir. Bunu Almat (Cübeyl) kasabasında 27 kişinin öldüğü saldırı ile Nebatiye, Sur, Bekaa ve Cebel Lübnan’a yönelik diğer bombardımanlar izlemiştir.

Bu strateji, 8 Nisan 2026’da gerçekleştirilen ve “On Dakikalık Dehşet” olarak anılan saldırıyla zirveye ulaşmıştır. İsrail, yalnızca on dakika içinde Beyrut merkezi, Dahiye, Güney Lübnan ve Bekaa’yı hedef alan yaklaşık 100-130 hava saldırısı düzenlemiş; yüzlerce kişinin ölümüne ve güvenli kabul edilen mahallelerin ağır yıkıma uğramasına neden olmuştur. Eş zamanlı olarak birçok belediye başkanı İsrail tarafından telefonla aranarak yerinden edilmiş kişilerin bölgelerden çıkarılması talep edilmiş, bu da ev sahibi halk ile göç edenler arasındaki güvensizliği daha da derinleştirmiştir.

Bu stratejinin temel amacı, yıkımın sorumluluğunu mağdurlara yüklemek, mezhepsel ve bölgesel ayrışmayı derinleştirerek Lübnan toplumunu içeriden parçalamaktır. Nitekim birçok belediye, güvenlik gerekçesiyle ve Hizbullah mensuplarının siviller arasına karışabileceği endişesiyle yerinden edilenleri kabul etmeyi reddetmiştir. Böylece yalnızca Hizbullah değil, Şii toplumu da giderek diğer mezhep ve topluluklar açısından bir güvenlik tehdidi olarak algılanmaya başlanmış; siyasi ayrışma, kimlik ve mezhep eksenli toplumsal bir bölünmeye dönüşme eğilimi göstermiştir.

Sonuç

Lübnan hükümeti ile İsrail arasında imzalanan çerçeve anlaşmasının ardından, İsrail’in Kanal 13 televizyonunda yapılan bir değerlendirmede sunucu Raviv Drucker, “Görünüşe göre Lübnan’ı bir iç savaşa sürüklüyoruz. Belki de bu bizim açımızdan kötü bir şey değildir; bırakın Lübnan hükümeti Hizbullah’la savaşsın.” ifadelerini kullandı. Bunun üzerine askerî analizci Alon Ben David ise, “Zaten hedef en başından beri buydu.” yanıtını verdi.

Bu değerlendirme, aslında İsrail’in son yıllarda izlediği politikalardan farklı yeni bir tablo ortaya koymamaktadır. İsrail ve ABD’nin Lübnan’a yönelik uygulamaları, ülkeyi iç çatışmaya sürüklemeyi amaçlayan daha geniş bir stratejiye işaret etmektedir. Benzer yaklaşımın Suriye, İran ve Gazze’de de görüldüğü; toplumsal ve mezhepsel fay hatlarının derinleştirilerek ülkelerin kendi iç krizleriyle meşgul edilmesinin hedeflendiği değerlendirilmektedir.

Bununla birlikte, Lübnan’ın mezhepsel yapısı ve tarihsel siyasi kutuplaşması bu senaryoyu daha olası hâle getirse de, mevcut koşullar böylesi bir iç savaşın önünde önemli engeller barındırmaktadır. Hizbullah dışında hiçbir siyasi aktörün uzun süreli silahlı çatışma yürütebilecek askerî kapasiteye sahip olmaması, Lübnan ordusunun da hem kurumsal sınırlılıkları hem de mezhepsel dengeler nedeniyle Hizbullah’la doğrudan çatışmaya girmesinin güç görünmesi bu engellerin başında gelmektedir.

Ayrıca, Lübnan üzerinde etkili birçok bölgesel aktör, silahın devlet tekelinde toplanmasını desteklemekle birlikte, ülkeyi yeni bir iç savaşa sürükleyecek ve bölgesel mezhep çatışmasına dönüşebilecek bir senaryoya da sıcak bakmamaktadır.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu