İsrail, JD Vance’ın 2028’de ABD Başkanı Olmasından Neden Endişe Duyuyor?

Haziran 2026’nın ortalarında ABD-İsrail ilişkileri kritik bir dönemece girdi. İran’a karşı “Epik Öfke Operasyonu” kapsamında yürütülen ortak savaşın üzerinden yalnızca dört ay geçmişken, Başkan Donald Trump yönetimi İran ile yeni bir mutabakat zaptına vardı.

17 Haziran 2026’da elektronik ortamda imzalanan ve ertesi gün kamuoyuna açıklanan mutabakat, Washington ile Tahran arasındaki çatışmaların durdurulmasını, İran’ın nükleer programına ilişkin yeni bir müzakere sürecinin başlatılmasını, Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğinin yeniden açılmasını ve Orta Doğu’da gerilimin azaltılmasına yönelik bir çerçevenin oluşturulmasını hedefliyordu. Bu kapsamda, İsrail’in Güney Lübnan’daki askerî operasyonlarının durdurulması da daha geniş çaplı ateşkes düzenlemelerinin bir parçası olarak öngörülüyordu.

Söz konusu mutabakat, İsrail hükümetinde büyük tepkiye yol açtı. Tel Aviv yönetimi, anlaşmanın İran’a siyasi ve ekonomik kazanımlar sağladığını, buna karşılık İsrail’in İran ve müttefiklerine, özellikle de Lübnan’daki faaliyetlerine karşı askerî hareket serbestisini kısıtladığını savundu. Tepki yalnızca hükümetle sınırlı kalmadı; İsrail medyasında da sert eleştiriler dile getirildi.

The Times of Israel Genel Yayın Yönetmeni David Horovitz, 17 Haziran 2026’da yayımladığı başyazıda Trump’ı sert ifadelerle eleştirerek anlaşmayı “İranlı saldırganlara yönelik felaket niteliğinde bir teslimiyet” olarak nitelendirdi. Horovitz, bu mutabakatın İsrail’i daha savunmasız bıraktığını ve hareket alanını daralttığını savunurken, Trump’ın tutumunu “ihanet” olarak tanımladı ve İran konusunda gerçeklikten kopuk bir yaklaşım benimsediğini ileri sürdü.

Bu gelişmelerin ardından ABD Başkan Yardımcısı JD Vance, 18 Haziran 2026’da Beyaz Saray’da düzenlediği basın toplantısında İsrail’e yönelik son yılların en sert kamuoyu önündeki eleştirilerinden birini dile getirdi. Vance, “İsrail hükümetinde olsaydım, dünyada bana kalan tek güçlü müttefike saldırmazdım.” ifadelerini kullandı. Ardından, “İsrail’de en büyük sorununun ABD Başkanı olduğunu düşünenler gerçeklerle yüzleşmeli.” diyerek eleştirisini sürdürdü ve şu sözlerle dikkat çekti: “Siz dokuz milyon nüfuslu bir ülkesiniz; ulusal güvenliğe ilişkin her sorunu öldürerek çözemezsiniz.”

Bu çalışma, JD Vance’ın 2028 ABD başkanlık seçimlerini kazanması ihtimalinin İsrail’de neden kaygıyla karşılandığını incelemeyi amaçlamaktadır. Bu çerçevede, Vance’ın “İsrail istisnacılığına son verme” yaklaşımının fikrî ve siyasi temelleri analiz edilmekte, bu yaklaşımın İsrail’deki yansımaları değerlendirilmekte ve Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasında ABD-İsrail ilişkilerinin geleceğine dair ortaya çıkan rekabetin, İsrail’deki bu endişeyi nasıl derinleştirdiği ele alınmaktadır.

JD Vance ve “İsrail İstisnacılığına Son Verme” Doktrini

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’ın İsrail’e yönelik eleştirileri, geçici bir siyasi tepki ya da taktiksel bir çıkıştan ibaret değildir. Bu yaklaşım, ABD dış politikasının temel kabullerini yeniden tanımlamayı hedefleyen yeni Amerikan sağının ideolojik ve toplumsal dönüşümüne dayanmaktadır.

Bu yeni sağın ortaya çıkışını anlamak ise Vance’ın kişisel geçmişinden bağımsız düşünülemez. Vance, Ohio eyaletinin Middletown kentinde, küreselleşme ve sanayinin yurtdışına taşınması nedeniyle ekonomik çöküş yaşayan “Pas Kuşağı” (Rust Belt) içinde, beyaz işçi sınıfına mensup bir ailede büyümüştür. Bu zorlu yaşam koşulları, Washington’daki liberal siyasi elitlere karşı mesafeli bir bakış geliştirmesinde etkili olmuştur.

2003-2007 yılları arasında ABD Deniz Piyadeleri bünyesinde Irak’ta görev yapması ise, rejim değiştirme projeleri ve uzun süreli askerî müdahalelerin bedelini Amerikan işçi sınıfının ödediği yönündeki kanaatini güçlendirmiştir. Bu deneyim, daha sonra benimsediği “itidal ve realizm” anlayışının temelini oluşturmuştur.

Vance’ın bu dış politika yaklaşımı yalnızca kişisel tecrübelerinden kaynaklanmamaktadır. Katolikliğe geçişinin ardından benimsediği post-liberal sağ düşüncesiyle de şekillenmiştir. Bu yaklaşım, bireyci liberalizmi eleştirirken devlet gücünün “ortak iyilik” için kullanılmasını, ulusal güvenliğin içeride güçlendirilmesini ve kaynakların dış müdahaleler ya da “istisnai müttefikleri” korumak yerine ülke içinde değerlendirilmesini savunmaktadır. Söz konusu fikrî çerçeve, Silikon Vadisi’ndeki alternatif sermaye çevreleriyle kurduğu ilişkiler sayesinde siyasi yükselişini desteklemiş ve Donald Trump ile yakınlaşmasının da zeminini hazırlamıştır.

Bu yönüyle Vance, geleneksel muhafazakâr müdahaleciliğin simgelerinden Dick Cheney’den belirgin biçimde ayrılmaktadır. Cheney’nin savunma sanayii merkezli güvenlik anlayışına karşılık Vance, teknoloji sektörünün yükselen elitlerine dayanmakta; yapay zekâ, teknolojik egemenlik ve ekonomik rekabeti klasik askerî müdahalelerin önüne koymaktadır. Eski Fransa Cumhurbaşkanı Charles de Gaulle’ün güvenlik anlayışından da etkilenen Vance’a göre, ABD müttefiklerinin sürekli Washington’un güvenlik şemsiyesi altında kalması hem Amerika’ya hem de müttefiklerine zarar vermektedir. Bu nedenle İsrail dâhil tüm müttefiklerin kendi güvenliklerinin maliyetini daha fazla üstlenmeleri gerektiğini savunmaktadır.

Vance bu görüşleri başkan yardımcısı olmadan önce de açıkça dile getirmiştir. 2024 yılında katıldığı bir podcast programında, henüz başkan yardımcısı adayıyken, “ABD’nin İran’la savaşa girmemesi kendi çıkarınadır; böyle bir savaş kaynakların büyük ölçüde tüketilmesine ve dikkatlerin dağılmasına yol açacaktır.” ifadelerini kullanmış, Washington ile Tel Aviv’in çıkarlarının “her zaman örtüşmeyeceğini” vurgulamıştır.

Başkan yardımcısı olduktan sonra da aynı çizgiyi sürdürmüş; “İsrail de diğer devletler gibi Amerikan siyasetini etkilemeye çalışmaktadır.” diyerek, Netanyahu hükümetinin politikalarını eleştirmenin antisemitizmle karıştırılmaması gerektiğini özellikle belirtmiştir.

Vance ile İsrail hükümeti arasındaki ilk doğrudan kriz, 23 Ekim 2025’te yaşandı. Gazze’de ateşkes müzakerelerine destek vermek amacıyla Tel Aviv’i ziyaret eden Vance, ziyareti sırasında İsrail Parlamentosu’nun Batı Şeria’nın bazı bölgelerinin ilhakını öngören bir tasarıyı oyladığını gördü. Bunun üzerine gazetecilere yaptığı açıklamada bu adımı “tuhaf”, hatta “aptalca” olarak nitelendirdi ve “Bu beni rahatsız etti.” ifadelerini kullandı. Bu tarihten sonra taraflar arasındaki söylem giderek sertleşti.

Vance, İran’a yönelik savaşa daha ilk günden karşı çıktı. Hatta İsrailli bir güvenlik kaynağı, İran rejimini Kürtlerin desteğiyle değiştirmeyi amaçlayan gizli bir planı savaşı engellemek amacıyla Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a sızdırdığını öne sürdü.

Vance ise bu iddiayı reddederek, “Bu, savaşın başarısızlığının sorumluluğunu bana yüklemeye yönelik siyasi bir İsrail girişimidir.” sözleriyle yanıt verdi. İran ile imzalanan mutabakat nedeniyle yöneltilen sert İsrail eleştirilerine de kapalı görüşmelerde şu ifadelerle karşılık verdi: “Dokuz milyon nüfuslu bir devletsiniz; dünyanın en büyük gücüne politikalarını dikte edemezsiniz.”

Bununla birlikte, bu tablo yalnızca Netanyahu ya da İsrail hükümetiyle yaşanan geçici bir anlaşmazlık olarak değerlendirilemez. Vance’ın sert tutumunun arkasında, Cumhuriyetçi Parti’nin toplumsal tabanında yaşanan daha derin demografik ve siyasi dönüşüm bulunmaktadır.

Pew Araştırma Merkezi verilerine göre, 50 yaş altındaki Cumhuriyetçilerin %57’si İsrail’e olumsuz bakmaktadır. Başbakan Netanyahu’ya duyulan güven de gerilemiş; Cumhuriyetçilerin %44’ü Netanyahu’nun uluslararası konulardaki kararlarına güvenmediğini belirtmiştir. Özellikle 30 yaş altındaki genç Cumhuriyetçiler arasında, Trump’ın İsrail politikasına duyulan güven %52’ye kadar düşerken, yaşlı seçmenlerde bu oran %93 seviyesindedir.

Vance, bu değişimin kendi siyasi geleceği açısından önemli bir fırsat sunduğunun farkındadır. İsrail’e karşı daha mesafeli ve eleştirel bir tutumun Cumhuriyetçi tabanda giderek daha fazla siyasi karşılık bulduğunu görmekte ve bu nedenle kendisini İsrail karşısında “kararlı ve tavizsiz” bir lider profiliyle öne çıkarmaktadır.

Bu bağlamda, Quincy Enstitüsü kurucularından Trita Parsi, Vance’ın İsrail ile ilişkileri koparmayı değil, “normalleştirmeyi” hedeflediğini savunmaktadır. Buna göre İsrail, artık “her zaman ayrıcalıklı ve istisnai müttefik” statüsünden çıkarılarak, Birleşik Krallık veya Fransa gibi sıradan bir müttefik konumuna indirgenmeli; kamuoyu önünde eleştirilebilen, maliyet-fayda hesaplarına ve doğrudan Amerikan baskısına tabi olan bir ortak olarak değerlendirilmelidir. Bu yaklaşım, Vance’ın benimsediği “İstisnasız Önce Amerika” anlayışının temel unsurlarından birini oluşturmaktadır.

İsrail’in JD Vance Doktrinini Okuyuşu

JD Vance’ın “İsrail istisnacılığına son verme” anlayışı, İsrail’de giderek artan bir endişeye yol açmıştır. Son dönemdeki açıklamaları, yalnızca Binyamin Netanyahu hükümetiyle yaşanan geçici bir anlaşmazlık olarak değil, ABD’nin İsrail’e yönelik dış politika yaklaşımında daha köklü bir değişimin işareti olarak değerlendirilmektedir.

İsrail’de bu dönüşüm, ulusal güvenliğin en önemli dayanaklarından biri açısından ciddi bir tehdit olarak görülmektedir. Hâkim değerlendirmeye göre İsrail, Washington’daki ayrıcalıklı konumunu hızla kaybetmektedir. ABD’nin, İsrail’i tamamen dışarıda bırakarak İran ile mutabakat taslağını tek taraflı imzalaması, birçok çevrede “İsrail istisnacılığı” döneminin sona erdiğinin resmî ilanı olarak yorumlanmıştır.

Bu değerlendirme, İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü (INSS) tarafından 2025 sonunda yayımlanan raporla da örtüşmektedir. Raporda, İsrail’e verilen desteğin artık hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat Parti içinde tartışmalı bir mesele hâline geldiği, bu nedenle İsrail’in Kongre’deki geleneksel iki partili desteğin zayıfladığı yeni bir siyasi ortama hazırlanması gerektiği vurgulanmaktadır.

Bu kaygı, Trump yönetiminin İran politikasına yönelik tepkilerde de açıkça görülmektedir. İsrail’de Vance’ın açıklamaları, tarihî ve stratejik ittifaktan beklenmedik bir kopuş olarak değerlendirilmektedir. Özellikle Vance’ın İran’ın balistik füze programını “meşru savunma aracı” olarak nitelendirmesi, buna karşılık Beyrut’taki askerî operasyonlar nedeniyle yalnızca İsrail’i aşırı güç kullanmakla suçlaması, birçok İsrailli yorumcu tarafından İran ve bölgedeki müttefiklerinin ideolojik ve yayılmacı niteliğini göz ardı eden tehlikeli bir yaklaşım olarak görülmektedir.

Aynı şekilde, İsrail’in onayı alınmadan ve mutabakat metni kendisine gösterilmeden Güney Lübnan’daki operasyonlarını durdurmaya zorlanması da, İsrail’in egemenlik haklarının ve uluslararası meşruiyetinin zedelenmesi şeklinde yorumlanmaktadır.

Tartışma yalnızca güvenlik boyutuyla sınırlı değildir. İsrail’de birçok çevre, Vance’ın ABD-İsrail ilişkilerini maliyet, askerî yardım ve çıkar hesapları üzerinden değerlendiren pragmatik yaklaşımını da eleştirmektedir. Bu anlayışın, tarihsel ve ortak değerlere dayalı stratejik ortaklığı, ABD’nin güvenlik desteğine bağımlı bir müşteri-devlet ilişkisine indirgediği ileri sürülmektedir.

Bu çerçevede Ynet haber sitesi, Netanyahu’nun ofisinin Washington ile yaşanan krizi özellikle JD Vance’ın şahsına indirgemeye çalıştığını aktarmaktadır. Haberde, iki hükümet arasındaki temaslara yakın bir kaynağın, “Vance’a hiçbir zaman güvenmedik. İran anlaşmasını da İsrail’den uzaklaşma politikasını da asıl yönlendiren oydu.” ifadelerine yer verilmektedir.

Aynı kaynak, Netanyahu’nun mevcut gerilimi kalıcı görmediğini ve dengelerin her an değişebileceğine inandığını da belirtmektedir. Washington’daki Middle East Institute araştırmacılarından Nathan Sachs ise İsrail yönetiminde gerçek bir kaygının bulunduğunu, ancak liderliğin mevcut durumun ciddiyetini hâlâ tam anlamıyla kavrayamadığını değerlendirmektedir.

Haaretz yazarı Nirit (Nitaniel) Slioomovich’e göre bu güvensizliğin kökeninde, Vance ile Netanyahu arasında gerçekleşen gergin bir telefon görüşmesi bulunmaktadır. İddiaya göre Vance, Netanyahu’yu Trump’a İran rejiminin değiştirilmesini olduğundan daha kolay göstermekle suçlamıştır. Slioomovich ayrıca, Vance’ın savaş başlamadan önce perde arkasında ABD’nin İsrail’le kapsamlı askerî iş birliğine karşı çıkan isimlerden biri olduğunu ve tam kapsamlı bir savaş yerine Venezuela örneğine benzer sınırlı bir operasyonu savunduğunu ileri sürmektedir.

Bununla birlikte Slioomovich, Vance’ın sert tutumunu ilkesel nedenlerden ziyade siyasi hesaplarla açıklamaktadır. Ona göre Vance, İran’da yaşanacak yeni bir tırmanışın 2028 başkanlık kampanyasına zarar vermesinden çekinmekte ve bu nedenle dosyayı mümkün olan en kısa sürede kapatmaya çalışmaktadır. Bu süreçte İsrail’in ödeyeceği bedelin kendisi açısından ikincil önemde olduğu, hatta İsrail’in yalnız bırakılmasının siyasi açıdan kendisine avantaj sağlayabileceği değerlendirilmektedir.

Öte yandan İsrail’deki bazı güvenlik ve siyaset çevreleri bu gelişmeleri daha temkinli okumaktadır. Bu kesimlere göre Vance’ın çıkışları, esas olarak 2028 seçimleri öncesinde MAGA hareketinin liderliği için yürüttüğü kişisel siyasi konumlanmanın bir parçasıdır; ABD yönetiminin İsrail politikasında kalıcı bir yön değişikliğini temsil etmemektedir.

Ayrıca Cumhuriyetçi Parti’nin seçmen tabanının ve kurumsal yapısının büyük bölümünün İsrail’e geleneksel desteğini sürdürdüğü, bu nedenle Vance’ın ileride söylemini dengelemek zorunda kalacağı düşünülmektedir. Aynı çevreler, mevcut sert söylemine rağmen Vance’ın, olası Demokrat başkan adaylarına kıyasla İsrail açısından hâlâ çok daha tercih edilebilir bir seçenek olduğunu savunmaktadır.

Vance, Rubio ve ABD-İsrail İlişkilerinin Geleceği Üzerindeki Rekabet

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio arasındaki sessiz rekabet, yalnızca 2028 Cumhuriyetçi Parti başkan adaylığı mücadelesi olarak değil, Trump sonrası dönemde ABD-İsrail ilişkilerinin nasıl yeniden tanımlanacağına ilişkin stratejik bir ayrışma olarak değerlendirilmektedir. İsrail açısından bu rekabet, Washington ile Tel Aviv arasındaki “özel ilişkinin” geleceğine dair bir mücadele niteliği taşımaktadır.

Rubio, Reagan döneminden miras kalan ve İsrail’i vazgeçilmez stratejik ortak olarak gören geleneksel Cumhuriyetçi çizgiyi temsil ederken; Vance, hiçbir müttefike ayrıcalık tanımayan, İsrail’i de “Önce Amerika” anlayışının maliyet-fayda hesaplarına tabi tutan yeni kuşak izolasyonist yaklaşımı temsil etmektedir.

Bu ayrışma, Trump yönetiminin Orta Doğu dosyalarını yönetme biçiminde açıkça görülmektedir. Dosyaların Vance ve Rubio arasında paylaşılması, yalnızca idari bir görev dağılımı değil, ABD’nin bölgedeki rolüne ilişkin iki farklı stratejik yaklaşımın yansımasıdır. Beyaz Saray ve Dışişleri Bakanlığı aralarında görüş ayrılığı bulunduğu iddialarını reddetse de –Beyaz Saray Sözcüsü Anna Kelly yönetimin “tek bir ekip” olarak hareket ettiğini belirtirken, Rubio da ilişkilerinde herhangi bir “drama” olmadığını ifade etmiştir– dosyaların paylaşımı farklı öncelikleri ortaya koymaktadır.

Vance, İran ile İslamabad ve ardından Cenevre’de yürütülen müzakereleri yönetirken; Rubio, 26 Haziran 2026’da çerçeve anlaşmasıyla sonuçlanan Lübnan dosyasından sorumlu olmuştur.

Bu iş bölümü, Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda iki farklı yaklaşımı da yansıtmaktadır. Vance’ın yürüttüğü İslamabad süreci, İran’ın Hizbullah üzerindeki belirleyici etkisini kabul ederek çözümün Tahran üzerinden sağlanabileceği varsayımına dayanmaktadır. Rubio’nun öncülük ettiği Washington hattı ise İsrail’in askerî üstünlüğünü temel alarak Hizbullah’ın Lübnan hükümetiyle doğrudan yürütülecek süreç aracılığıyla, İran devre dışı bırakılarak silahsızlandırılmasını öngörmektedir.

İsrailli değerlendirmelere göre bu görev paylaşımı, planlı bir koordinasyondan çok 2028 başkanlık seçimleri öncesindeki sessiz rekabetin bir yansımasıdır. Rubio’nun İslamabad’daki ilk müzakere turuna başkanlık etmeyi reddetmesi üzerine Vance’ın görevi iki kez Trump’tan talep ederek üstlenmesi de bu rekabetin göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Eski ABD diplomatı Ian Kelly, bir başkan yardımcısının böyle bir diplomatik misyon yürütmesini “alışılmadık” olarak nitelendirirken, bunun başarısızlık hâlinde sorumluluğun Vance’a yüklenebileceği “kaybetmeye mahkûm bir görev” olabileceğini belirtmektedir. Nitekim Trump’ın, müzakereler başarısız olursa sorumluluğu Vance’a yükleyeceğini esprili bir dille söylemesi de bu değerlendirmeleri güçlendirmiştir.

Eski ABD diplomatı Daniel Fried ise iki isim arasındaki ayrışmanın taktiksel değil, ideolojik olduğunu savunmaktadır. Fried’e göre Rubio, Ronald Reagan’ın özgür dünya ve müttefiklerine bağlılık esasına dayanan geleneksel Amerikan dış politika anlayışını temsil ederken; Vance, bu yaklaşımı ABD’yi gereksiz dış çatışmalara sürükleyen maliyetli bir yük olarak görmekte ve daha sınırlı, ulusal çıkarlara odaklanan bir dış politika vizyonunu benimsemektedir.

Sonuç

İsrail’in JD Vance’ın 2028’de Beyaz Saray’a çıkma ihtimalinden duyduğu kaygı, Vance’ın kişiliğinden ziyade Cumhuriyetçi Parti içinde temsil ettiği dönüşümden kaynaklanmaktadır. Marco Rubio, Trump yönetimi içinde İran’a karşı askerî müdahaleyi destekleyen, İsrail’i eleştirdikleri gerekçesiyle yabancı öğrencilerin sınır dışı edilmesine ilişkin kararlara imza atan ve İsrail’le “özel ilişkiyi” savunan geleneksel şahin çizginin temsilcisi olmayı sürdürmüştür.

Buna karşılık Vance, Cumhuriyetçi Parti içinde bu özel ilişkiyi sorgulayan yeni yaklaşımın öne çıkan ismi hâline gelmiştir. ABD’nin çıkarları ile İsrail’in çıkarlarının her zaman örtüşmediğini açıkça dile getiren Vance, belirli bir İsrail hükümetine yöneltilen her eleştirinin otomatik olarak antisemitizmle özdeşleştirilmesine de karşı çıkmış ve bu yaklaşımı, “Eğer her şey antisemitizm ise, o zaman hiçbir şey antisemitizm değildir.” sözleriyle eleştirmiştir.

Öte yandan Vance, bu dönüşümün öncüsü olmaktan çok, Cumhuriyetçi Parti’nin genç tabanında yükselen eğilimleri doğru okuyarak siyasi konumunu buna göre şekillendirmektedir. Bu stratejinin, olası bir Demokrat rakip karşısında kendisine Rubio’nun sahip olmadığı bir hareket alanı sağlayacağını hesaplamaktadır.

Bu nedenle Vance ile Rubio arasındaki ayrışma, yalnızca 2028 Cumhuriyetçi başkan adayının kim olacağını değil, Trump sonrasında Washington’un İsrail’le kuracağı ilişkinin hangi eksende şekilleneceğini de belirleyecektir. Bir tarafta Vance’ın savunduğu, ittifakı karşılıklı çıkar ve maliyet-fayda hesabı temelinde yeniden tanımlayan yaklaşım; diğer tarafta ise Rubio’nun temsil ettiği, İsrail’in tarihsel ayrıcalıklı konumunu koruyan geleneksel anlayış bulunmaktadır. Dolayısıyla 2028’e giden süreçte tartışılan yalnızca bir sonraki ABD başkanının kim olacağı değil, aynı zamanda ABD-İsrail ilişkilerinin gelecek on yıldaki karakteridir.

Bununla birlikte, ABD-İsrail ilişkilerinin geleceğini yalnızca 2028 seçimlerinin sonucuna veya seçilecek başkanın kimliğine indirgemek doğru olmayacaktır. JD Vance başkan seçilmese bile temsil ettiği siyasi çizginin varlığını sürdürmesi kuvvetle muhtemeldir. Zira bu yaklaşım, Cumhuriyetçi tabandaki sosyolojik dönüşümden ve İran savaşı ile “Önce Amerika” doktrininin sınırları üzerine yürütülen tartışmalardan beslenmektedir.

Bu nedenle İsrail açısından asıl kaygı, Vance’ın Beyaz Saray’a çıkma ihtimalinden ziyade, Washington ile Tel Aviv arasındaki “özel ilişkinin” fiilen yeniden tanımlanmaya başlamış olmasıdır. Vance, bu değişimi en açık biçimde dile getiren ilk siyasetçilerden biri olabilir; ancak bu eğilim, önümüzdeki yıllarda başkanın kim olduğundan bağımsız olarak Amerikan dış politikasının yapısal özelliklerinden biri hâline gelebilir.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu