İşgalci İsrail’in Batı Şeria’daki Sağlık Sistemini Çökertme Politikası

Filistin Tabipler Birliği’nin uzun yıllardır Filistin hükümetine karşı sık sık giriştiği grevler, Filistin’deki kurumsal yapının karşı karşıya bulunduğu derin ve çok katmanlı yapısal krizlerin doğrudan bir yansımasını oluşturmaktadır.
Doktorlar, hükümet politikalarına karşı belirli bir anlaşma çerçevesinde başlattıkları bir grevi sonlandırır sonlandırmaz, söz konusu anlaşmanın uygulanamaması nedeniyle yeniden greve gitmekte; böylece yıllardır devam eden bir kısır döngü ortaya çıkmaktadır. Bu tür eylemler yalnızca ücretler ve çalışma koşulları etrafında şekillenen sendikal ve mesleki taleplerin yükselişini ifade etmemekte; aynı zamanda İsrail işgalinin politikaları sonucunda Filistin Yönetimi’nin maruz kaldığı kronik mali kriz nedeniyle sosyal güvenlik ve sağlık sistemlerinde yaşanan aşamalı çöküşün yapısal bir göstergesi niteliği taşımaktadır.
Bu çalışma, Filistin Tabipler Birliği ile Filistin hükümeti arasındaki sorunun temel nedenlerini ele almakta; özellikle Batı Şeria’daki sağlık sektörünü etkisi altına alan mali krize odaklanmaktadır. Sağlık sektörü, Filistin Yönetimi’nin karşı karşıya bulunduğu genel mali krizin en fazla etkilediği ve hayati öneme sahip alanlardan biri olarak değerlendirilmektedir.
Sağlık Sektöründe Süregelen Kriz
Filistin Tabipler Birliği’nin grevleri son yıllarda giderek daha sık bir hâl almış; Batı Şeria’da yaşayan Filistinliler açısından neredeyse her yıl karşılaşılan bir olguya dönüşmüştür. Nitekim Filistin Tabipler Birliği, 9 Mayıs 2026 tarihinde bir dizi kademeli protesto kararı aldığını açıklamıştır. Bu kapsamda, birliğe bağlı birinci basamak sağlık merkezlerinin tamamen kapatılması, doktorların Nablus ve Ramallah’taki Sağlık Bakanlığı binalarında göreve gitmemesi, ayrıca Sağlık Bakanlığı tarafından oluşturulan komisyonlarda ve bakanlığın her türlü faaliyetinde yer alınmaması kararlaştırılmıştır.
Bu kararların temel gerekçesi, ilaç yetersizliği ile sağlık personeli eksikliği olmuştur. Tabipler Birliği’nin kademeli protesto eylemleri bir ay boyunca sürmüş, ardından hükümetle uzlaşı sağlanarak “çalışma kısıtlama sistemi” (Nizâm et-Taklîs) adı verilen bir başka çeşit protesto uygulamasına geçilmiştir. Bu uygulama kapsamında doktorların çalışma saatleri asgari seviyeye düşürülmüş, ancak sağlık hizmetlerinin tamamen durdurulmasından kaçınılmıştır.
Filistin Tabipler Birliği’nin temel talepleri, kamu sağlık sektöründe görev yapan doktorların mali güvencelerinin sağlanması ve sağlık çalışanlarının mesleki itibarını koruyacak, hizmetlerin sürdürülebilirliğini güvence altına alacak çalışma koşullarının oluşturulması etrafında şekillenmektedir. Mali açıdan ise birlik, yıllardır hükümetin kronik mali krizleri nedeniyle uyguladığı eksik maaş ödeme politikasına karşılık, “tam çalışma karşılığında tam maaş” ilkesini defalarca gündeme getirmiştir.
Ayrıca asistan doktorlar ile nöbet usulü çalışan hekimlerin maaş ve mali haklarının güvence altına alınmasını sağlayacak kalıcı bir mekanizma talep etmektedir. Taraflar arasındaki anlaşmazlığın derinliği, hükümetin zaman zaman yargıya başvurarak grevleri durdurma girişimlerinde de görülmüştür. Nitekim mahkemeler daha önce, kamu yararının ve kamu hizmetinin korunması gerekçesiyle doktorların grevlerinden birinin durdurulmasına karar vermiştir.
Filistin Tabipler Birliği Başkanı Salah el-Haşlemun ise son süreçte söylemini daha da sertleştirerek, “Hükümet doktorlardan hiç beklemediği bir tepki görecek.” ifadelerini kullanmış ve “Ülkeyi yönetemiyorsa hükümet görevden ayrılmalıdır.” çağrısında bulunmuştur. El-Haşlemun ayrıca, hükümetle sendikal çerçevede kapsamlı müzakereler yürütüldüğünü; kamu çalışanlarının genel sorunlarını çözmeyi ve açık uçlu grevi sona erdirmeyi amaçlayan, farklı sendikal yapılar tarafından desteklenen ortak bir önerinin sunulduğunu belirtmiştir.
Daha sonra birlik, protesto araçlarını geliştirerek “çalışma kısıtlama sistemi”ni sürekli bir baskı mekanizması olarak benimsediğini açıklamıştır. Birliğin resmî açıklamasında, sağlık sisteminin tamamen çökmesini önlemek ve taraflar arasında varılan mutabakatların uygulanmasına fırsat tanımak amacıyla bazı protesto eylemlerinin askıya alındığı, buna karşılık hükümet tarafından da kabul edilen çalışma kısıtlama sistemine geçildiği belirtilmiş; bununla birlikte doktorların meşru hak ve taleplerinden hiçbir şekilde geri adım atılmayacağı vurgulanmıştır.
Kurumsal Çöküşün Derinleşmesi ve Sağlık Sisteminin Mali Krizi
Filistin Yönetimi kurumlarındaki, özellikle de sağlık sektöründeki tehlikeli bozulmanın boyutunu ortaya koyan önemli bir gelişme olarak, Özel ve Vakıf Hastaneleri ile Tıp Merkezleri Birliği, 10 Mayıs 2026 tarihinde yayımladığı açıklamada güçlü bir uyarıda bulunmuştur. Birlik, Filistin sağlık sektörünü kuşatan ağır mali krizin artık geçici bir sorun olmaktan çıktığını, ulusal sağlık güvenliğini doğrudan tehdit eden yapısal bir krize dönüştüğünü vurgulamıştır.
Açıklamada, hükümetin sevk sistemi kapsamında özel ve vakıf hastanelerine olan borçlarını uzun süredir ödememesi ve buna ek olarak İsrail’in vergi gelirlerini (mahsuplaşma/makasa gelirlerini) alıkoymasının, hastanelerin operasyonel kapasitesini tamamen tükettiği ifade edilmiştir. Birlik, mevcut mali darboğazın sağlık sisteminin yakın gelecekte çökmesine yol açabileceği uyarısında bulunarak, hastanelerin ilaç ve temel tıbbi malzeme tedarik zincirlerini sürdüremez hâle geldiğini, bu nedenle rutin sağlık hizmetlerini durdurmak ve tedavileri ertelemek zorunda kalabileceklerini, ilerleyen dönemde ise yalnızca hayati tehlike arz eden acil vakalara hizmet verebileceklerini belirtmiştir.
Nablus’taki En-Necah Hastanesi Müdürü de sağlık sektörünün içinde bulunduğu ağır tabloyu değerlendirirken, daha önce Maliye Bakanlığı ile yapılan anlaşma uyarınca bakanlığın hastanelere olan borçlarının aylık yüzde 3’ünün ödenmesinin kararlaştırıldığını, ancak bu oranın daha sonra yüzde 1,5’e düşürüldüğünü ve ödemelerin de düzensiz hâle geldiğini ifade etmiştir.
Söz konusu ödemelerin 2025 yılının sonundan itibaren tamamen durduğunu belirten hastane müdürü, yalnızca En-Necah Hastanesi için Maliye Bakanlığı’nın ödenmemiş borçlarının 740 milyon şekele (255 milyon ABD dolarından fazla) ulaştığını açıklamıştır. Hastanenin hizmet sunmaya devam edebilmesinin, hükümetin düzenli ödeme yapmasına bağlı olduğunu vurgulayan yönetici, aylık işletme giderlerinin ancak bu şekilde karşılanabileceğini belirtmiştir.
En-Necah Hastanesi’nin ve Batı Şeria’daki birçok özel ve vakıf hastanesinin, banka kredileri, finansman kolaylıkları ve vadesi gelen çeklerden kaynaklanan ciddi mali yüklerle karşı karşıya olduğunu ifade eden hastane müdürü, zaman zaman kanser hastalarının tedavilerini ertelemek zorunda kaldıklarını, bunun da hastalığın birinci evreden dördüncü evreye ilerlemesi gibi hayati sonuçlar doğurabileceğini dile getirmiştir.
Benzer şekilde, Özel ve Vakıf Hastaneleri Birliği Başkanı Dr. Yusuf et-Tekruri, Filistin hükümetinin özel ve vakıf hastanelerine olan toplam borcunun yaklaşık 2,6 milyar şekele (900 milyon ABD doları) ulaştığını belirtmiştir. Buna ek olarak, ilaç şirketleri ile tıbbi malzeme tedarikçilerine olan borçların da yaklaşık 1,6 milyar şekel (550 milyon ABD doları) seviyesinde olduğunu ifade eden Tekruri, böylece Filistin hükümetinin sağlık sektörüne yönelik toplam borcunun 4 milyar şekeli (yaklaşık 1,5 milyar ABD doları) aştığını açıklamıştır.
Kriz yalnızca sağlık çalışanlarını değil, sağlık sistemine hizmet sunan diğer sektörleri de etkilemektedir. Hastanelere temizlik hizmeti sağlayan şirketler de hükümetten alacaklarını tahsil edemedikleri için sık sık grev ve protesto eylemleri düzenlemektedir. Temizlik Şirketleri Birliği Başkanı Sami Merahil’in açıklamasına göre, hükümetin bu şirketlere olan birikmiş borcu yaklaşık 20 milyon şekele ulaşmış durumdadır. Bu tablo, mali krizin yalnızca sağlık hizmetlerinin sunumunu değil, sağlık sisteminin destek hizmetlerini de ciddi biçimde tehdit ettiğini göstermektedir.
İşgalin Sağlık Sektörünü Boğma Politikası
Filistin Yönetimi, mali açıdan son derece ağır bir kriz yaşamaktadır. Bu kriz, özellikle Binyamin Netanyahu hükümetinin Filistin Yönetimi üzerindeki siyasi baskıyı artırma ve onu mali açıdan zayıflatma politikasıyla birlikte belirginleşmiştir. Bu politikanın temel araçlarından biri, Paris Ekonomik Protokolü uyarınca İsrail’in Filistin Yönetimi adına topladığı ve Filistin pazarına ithal edilen mallardan elde edilen vergileri ifade eden vergi (makasa) gelirlerinden tek taraflı kesintiler yapılması olmuştur. Söz konusu gelirler, Filistin Yönetimi’nin toplam kamu gelirlerinin yaklaşık %68’ini oluşturmaktadır.
İsrail’in aldığı kararların art arda gelmesi ve Filistin meselesiyle bağlantılı gelişmelerin tırmanması, özellikle de 7 Ekim 2023 sonrasında Filistin Yönetimi ile genel olarak Filistinlilere yönelik ilave yaptırımların uygulanması ve nihayet Mayıs 2025’ten itibaren vergi gelirlerinin tamamen alıkonulması, bölgesel gerilimlerin –özellikle son dönemde İran ile İsrail arasında yaşanan doğrudan çatışmaların– da etkisiyle Batı Şeria ekonomisini, ekonomi uzmanlarının değerlendirmesine göre, “derin bir durgunluk” sürecine sürüklemiştir.
Ekonomik göstergeler, kamu borcunun sürekli artması nedeniyle Filistin ekonomisinin giderek daha ağır ve daha derin bir mali krize doğru sürüklendiğini ortaya koymaktadır.
Bu mali kriz, Batı Şeria’daki birçok hayati sektörü doğrudan etkilemekle birlikte, en ağır sonuçlarını sağlık sektöründe göstermektedir. Mali darboğaz, sağlık sistemini benzeri görülmemiş ölçüde sarsmış ve tıbbi hizmetlerin bütünüyle çökme tehlikesini gündeme getirmiştir.
Filistin Sağlık Bakanlığı yayımladığı acil çağrıda, sağlık sisteminin çökme riskiyle karşı karşıya olduğunu duyurmuştur. Bakanlığın açıklamasına göre ilaç ve tıbbi sarf malzemesi stokları kritik seviyelerin de altına düşmüş; depolarda 726’dan fazla ilaç ve tıbbi sarf malzemesi tamamen tükenmiştir. Resmî verilere göre, bakanlığın ilaç şirketleri ile tıbbi ve laboratuvar malzemesi tedarikçilerine olan borçlarını ödeyememesi sonucunda 180 temel ilaç ile 50 kanser ilacı stoklardan tamamen tükenmiş, ayrıca devlet hastanelerinde planlanan 11 binden fazla elektif cerrahi operasyon ertelenmek zorunda kalmıştır.
Bu tablo, sağlık çalışanlarının yürüttüğü sendikal protestoların artık yalnızca mesleki ve özlük haklarına ilişkin talepler olmaktan çıkıp, sağlık sisteminin bütünüyle felce uğrama tehlikesine karşı yapılan bir uyarıya dönüştüğünü açıkça ortaya koymaktadır.
Doktorlar Birliği Başkanı Dr. Salah el-Haşlemun, sağlık krizinin artık yalnızca maaş sorunuyla sınırlı olmadığını; vergi gelirlerinin alıkonulması nedeniyle tüm sağlık sisteminin varlığını tehdit eden bir boyuta ulaştığını vurgulamıştır. El-Haşlemun, bu mali kuşatmanın doğrudan bedelini hastaların ödediğini ifade etmiştir.
Batı Şeria’daki sağlık sektörünün karşı karşıya bulunduğu durumun, yalnızca vergi gelirlerinin engellenmesi krizinin dolaylı bir sonucu değil, İsrail tarafından bilinçli biçimde uygulanan bir politika olduğu söylenebilir.
Nitekim İsrail Tabipler Birliği, 7 Haziran 2026 tarihinde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’ya gönderdiği mektupta, Filistin vergi gelirlerinin Filistin Yönetimi’ne aktarılmaması nedeniyle Batı Şeria’daki sağlık sektörünün ağır bir krizle karşı karşıya bulunduğu uyarısında bulunmuştur. Birlik, bu durumun sağlık sisteminin çökmesine yol açabileceğini ve bunun ciddi toplumsal güvenlik sorunları ile istikrarsızlık yaratabileceğini belirterek, söz konusu mali kaynakların en azından sağlık sektörüne aktarılmasını sağlayacak bir mekanizmanın oluşturulması çağrısında bulunmuştur.
Benzer şekilde, Haaretz gazetesi de bu senaryoya dikkat çekmiş ve Batı Şeria’daki sağlık sektörünü tasfiye etmeye yönelik bilinçli bir İsrail politikasının uygulandığını ileri sürmüştür.
Bu gelişmeler, İsrail’in Batı Şeria’daki sağlık sektörünün içinde bulunduğu krizi ve bunun Filistin toplumu üzerindeki muhtemel sonuçlarını bildiğini; buna rağmen vergi gelirlerini alıkoyma politikasını sürdürdüğünü göstermektedir. Mali baskıya eşlik eden bu süreç, aynı zamanda Batı Şeria’daki sağlık kurumları ile sağlık çalışanlarını hedef alan sistematik uygulamalarla da desteklenmektedir.
Filistin Bağımsız Doktorlar Topluluğu’nun raporlarına göre, 2024 ve 2025 yıllarında sağlık sektörüne yönelik yaklaşık 300 İsrail saldırısı ve ihlali kaydedilmiştir. Bazı raporlar ise gerçek sayının bunun çok daha üzerinde olduğunu ileri sürmektedir. Söz konusu ihlaller; sağlık kuruluşlarına düzenlenen baskınları, sağlık çalışanlarının öldürülmesini, gözaltına alınmasını ve görevlerini yapmalarının engellenmesini, tıbbi cihazlara el konulmasını ve sağlık hizmetlerinin işleyişini sekteye uğratan diğer uygulamaları kapsamaktadır.
Krizin Derinleşmesine Katkıda Bulunan İç Faktörler
İsrail’in Filistin toplumunu farklı araçlar ve alanlar üzerinden baskı altına alma politikasına ek olarak, Filistin Yönetimi’nin kendi iç yapısından kaynaklanan bazı sorunlar da krizin derinleşmesine katkıda bulunmakta ve bu tür ağır krizlerle mücadele edebilecek etkili iç mekanizmaların geliştirilmesini zorlaştırmaktadır.
Bu sorunların başında, kamu harcamalarının sektörler arasında dengeli biçimde dağıtılamaması gelmektedir. Filistin Yönetimi bütçesinde sağlık sektörünün payının belirgin biçimde gerilediği, buna karşılık geleneksel kamu harcama kalemlerinin yüksek seviyesini koruduğu görülmektedir. Özellikle güvenlik sektörü, hükümet harcamalarının yaklaşık %21’ini oluşturarak en büyük payı almaya devam ederken; sağlık sektörüne ayrılan kaynak yalnızca %15,6 düzeyinde kalmaktadır. Bu durum, sağlık gibi temel kamu hizmetlerinin bütçe öncelikleri içerisinde ikinci planda kaldığını göstermektedir.
Öte yandan, Miftah Vakfı tarafından yapılan mali analizler, yalnızca bütçenin büyüklüğünde değil, mevcut kaynakların dağıtım biçiminde de ciddi yapısal sorunlar bulunduğunu ortaya koymaktadır. Analize göre, sağlık bütçesinin yarısından fazlası personel maaşları ile günlük işletme giderlerinin karşılanmasına ayrılmaktadır.
Geriye kalan sınırlı mali kaynakların önemli bir bölümü ise Sağlık Bakanlığı dışındaki sağlık kuruluşlarından hizmet satın alınmasına yönelik tıbbi sevk (medical referral) harcamalarına gitmektedir. Bu tablo, hükümetin sağlık hizmetlerini kamu hastaneleri bünyesinde güçlendirme ve ulusal bir kamu hastaneleri sistemi oluşturma konusunda yeterli ilerleme sağlayamadığını göstermektedir.
Bu çerçevede, Filistin Tabipler Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Vail Ebu Senine, 2024 yılında gerçekleştirilen grev sırasında hükümetin “sorumsuz uygulamalarını” sert bir dille eleştirmiştir. Doktorlar Birliği, hükümeti 2023 yılında varılan anlaşmayı ihlal etmekle suçlarken; aynı zamanda Filistin Para Otoritesi’nin uyguladığı politikaların bankalara, kamu çalışanlarının maaşlarından kredi taksitlerini tam olarak tahsil etme imkânı tanımasını da eleştirmiştir.
Oysa kamu çalışanları, hükümetin mali krizi nedeniyle maaşlarının yalnızca %60’ını alabilmektedir. Dr. Ebu Senine, likidite yetersizliğinin bedelini fiilen yalnızca kamu çalışanlarının ödediğini; buna karşın Filistin Yönetimi’nin diğer harcama kalemlerinin normal işleyişini sürdürdüğünü belirterek mevcut uygulamanın adil olmadığını vurgulamıştır.
Sonuç
İsrail, giderek yoğunlaşan politikalarıyla Filistin siyasal yapısını zayıflatmayı ve kurumsal kapasitesini ciddi ölçüde aşındırmayı hedeflemektedir. Süregelen İsrail uygulamaları, Filistin toplumunun direncini ve kurumlarının varlığını sürdürebilme kapasitesini sistematik biçimde zayıflatmayı amaçlayan bir stratejiye işaret etmektedir.
Vergi (Makasa) gelirlerinin alıkonulması, ekonomik ve sahadaki kısıtlamaların ağırlaştırılması ile başta sağlık sektörü olmak üzere hayati sektörlerin hedef alınması, bu stratejinin temel araçlarını oluşturmaktadır. Bu politikaların etkileri yalnızca mali ve idari alanla sınırlı kalmamakta; Filistinlilerin günlük yaşamını doğrudan etkilemekte, Filistin Yönetimi üzerindeki baskıyı artırmakta ve temel kamu hizmetlerini sunma kapasitesini giderek daha fazla aşındırmaktadır.
Bu nedenle, mevcut koşullar altında en temel sorun, Filistin’in toplumsal ve kurumsal yapısını koruyacak, çok boyutlu baskı ve kuşatma politikalarına karşı dayanıklılığını güçlendirecek mekanizmaların geliştirilmesidir.
Doktorlar Birliği’nin açıklamaları ile Sağlık Bakanlığı’nın ilaç stoklarındaki kritik yetersizlik ve binlerce ameliyatın ertelenmesine ilişkin verileri birlikte değerlendirildiğinde, Filistin’deki sağlık sistemi ile kamu yönetiminin artık kalıcı çözümler yerine günlük kriz yönetimi anlayışıyla ayakta tutulmaya çalışıldığı görülmektedir. Bununla birlikte, Filistin toplumunun dayanıklılığını güçlendirmeyi, kamu kaynaklarını stratejik öneme sahip sektörlere yönlendirmeyi ve harcama önceliklerini yeniden belirlemeyi hedefleyen bütüncül bir ulusal politikanın henüz ortaya konulamadığı anlaşılmaktadır.
Böyle bir yaklaşımın yokluğu, İsrail’in baskı ve ekonomik kuşatma politikalarının ilk ve en ağır yükünü sağlık gibi hayati sektörlerin taşımasına yol açmakta; aynı zamanda özellikle düşük gelirli kamu çalışanlarını mali krizin ilk mağdurları hâline getirmektedir.
Bu çerçevede, başta Filistin Tabipler Birliği olmak üzere sendikal hareketlerin ve meslek örgütlerinin talepleri daha görünür hâle gelmektedir. Bu talepler meşru bir zemine dayanmakla birlikte, kısa vadede çözüme kavuşturulmadıkları takdirde en ağır bedeli yine Filistin halkı ödemektedir.
Sağlık hizmetlerinin aksaması, tedavilerin gecikmesi ve ilaç yetersizliği, doğrudan sivillerin yaşamını etkilemekte; mevcut durumun sürmesi ise Filistin toplumunda ve kamu kurumlarında varlığını koruyan sınırlı istikrarın da giderek aşınmasına neden olmaktadır. Bu nedenle, sağlık sektörünün mali ve kurumsal açıdan sürdürülebilirliğinin sağlanması, yalnızca sektörel bir gereklilik değil, aynı zamanda Filistin toplumunun sosyal dayanıklılığını ve kurumsal devamlılığını korumanın temel şartlarından biri olarak değerlendirilmelidir.



