Çalkantılı Bir Ortadoğu’da Türkiye-Mısır Yakınlaşması: Bağlamlar ve Perspektifler

4 Şubat 2026 tarihinde, Mısır ile Türkiye arasındaki Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi’nin ikinci toplantısı Kahire’de, Cumhurbaşkanları Abdulfettah es-Sisi ve Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığında gerçekleştirildi. Toplantıda savunma, yatırım, sağlık ve tarım gibi alanları kapsayan yaklaşık on sekiz anlaşma ve mutabakat zaptı imzalanırken, iki ülke arasındaki ticaret hacminin 2028 yılına kadar 15 milyar dolara çıkarılması hedefi de teyit edildi.

Bu gelişme, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 14 Şubat 2024’te Kahire’ye gerçekleştirdiği ve on yılı aşkın süren kopuşun ardından “yeni bir sayfa açılması” olarak nitelendirilen tarihi ziyaret ile Cumhurbaşkanı Sisi’nin 4 Eylül 2024’te Ankara’ya yaptığı ziyaretle şekillenmeye başlayan sürecin devamı niteliğindeydi.

Ancak bu yakınlaşmayı, Ekim 2023’ten itibaren Gazze’ye yönelik yürütülen soykırım savaşı sonrasında ortaya çıkan daha geniş bölgesel çerçeveden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Söz konusu süreç, Ortadoğu’daki tehdit ve ittifak haritalarının yeniden şekillenmesine yol açmış; İsrail’in Ankara’ya yönelik düşmanca tutumu artarken, benzer şekilde Kahire ile yaşadığı gerilimler de derinleşmiştir. Böylece yaklaşık on yıl boyunca bölgesel meselelerde karşıt pozisyonlarda yer alan iki aktörün konumlanmaları, ortak tehdit algısı ve iç içe geçmiş kriz alanları nedeniyle nesnel bir kesişim noktasına yönelmiştir.

Bunun en dikkat çekici göstergelerinden biri, İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nün (INSS) konuya ilişkin değerlendirmesidir. Enstitü bünyesinde çalışan Ofir Winter, zirveden yalnızca beş gün sonra, 9 Şubat 2026’da kaleme aldığı analizde İsrail’in artık Kahire ile Ankara arasındaki ilişkileri birbirine bağlayan “yapıştırıcı” hâline geldiğini ifade etmiştir. Mısır’ın İsrail ile barışını meşrulaştırma mekanizmaları üzerine çalışmalar yürütmüş bir araştırmacıdan gelen bu tespit, İsrail politikalarının yeni bölgesel hizalanmalar ve karşıtlıklar ürettiğine yönelik örtük bir kabul anlamı da taşımaktadır.

Bu çerçevede çalışma, bölgenin yeniden şekillendirilmeye çalışıldığı bir dönemde Mısır-Türkiye ilişkilerindeki dönüşümü incelemeyi amaçlamaktadır. Öncelikle iki ülkenin kopuştan pragmatik iş birliğine uzanan ilişki seyrini ele almakta; ardından bu ortaklığın askerî ve güvenlik boyutlarını analiz etmektedir.

Çalışma ayrıca Filistin’den Libya’ya, Afrika Boynuzu’ndan Suriye’ye kadar uzanan tehdit ortamının yönetiminde bu iş birliğinin işlevsel rolünü, İran’a karşı yürütülen savaşın bölgesel yansımalarını ve nihayet bu ortaklığın İsrail’in Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme projesini sınırlandırma kapasitesine ilişkin geleceğe dönük perspektifleri değerlendirmektedir.

2013’teki Kopuştan 2020 Sonrası Pragmatizmine

Türkiye ile Mısır arasındaki mevcut yakınlaşmayı, Temmuz 2013’ten itibaren iki ülke ilişkilerine damga vuran kopuş sürecinden bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Ankara, bu tarihten sonra Cumhurbaşkanı Sisi yönetimine karşı eleştirel bir tutum benimsemiş; Müslüman Kardeşler hareketinin önde gelen isimlerine ev sahipliği yapmış ve Mısır yönetimine muhalif medya platformlarının faaliyet göstermesine izin vermiştir.

Kahire ise, Türkiye’nin bölgesel rolünü kendi istikrarına yönelik doğrudan bir tehdit unsuru olarak değerlendirmeye başlamış; bu karşıtlık zamanla çeşitli bölgesel kriz alanlarına da yansımıştır.

İlişkilerdeki dönüşümün ilk işaretleri 2020 yılında karşılıklı diplomatik mesajlarla ortaya çıkmış, ardından 2021 ilkbaharında Ankara’nın kendi topraklarındaki muhalif grupların medya faaliyetlerini sınırlandırmasıyla somut bir boyut kazanmıştır. O dönemde bu adım, Kahire ile normalleşme sürecinin bir bedeli olarak yorumlanmış; Müslüman Kardeşler’e yakın Mısırlı medya mensuplarından faaliyetlerini tamamen durdurmaları istenmiştir.

Bu geri adım, daha derin düzeyde Ankara’nın 2013 sonrasında elinde tuttuğu siyasi kartları korumanın maliyetinin artık sürdürülebilir olmadığı yönünde bir değerlendirme yaptığını göstermektedir. Bu değerlendirme, Türkiye’nin 2019’da kurulan Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun dışında kalmasıyla birlikte Doğu Akdeniz’deki konumunu yeniden gözden geçirmek zorunda kaldığı bir döneme denk gelmiştir.

Ardından Kasım 2022’de Katar’daki Dünya Kupası sırasında Cumhurbaşkanları Erdoğan ve Sisi arasında gerçekleşen ve geniş yankı uyandıran tokalaşma, herhangi bir resmî açıklamaya ihtiyaç duyulmaksızın yeni bir dönemin kapılarının açıldığını göstermiştir.

Dolayısıyla o dönemde şekillenmeye başlayan dönüşüm, taraflar arasında ideolojik bir yakınlaşmanın ürünü olmaktan ziyade, maliyet ve getirilerin yeniden hesaplanmasına dayanan pragmatik bir yaklaşımın sonucuydu. Nitekim ilişkilerin yeniden kurulması yönündeki eğilim, her iki ülkenin de ciddi ekonomik baskılarla karşı karşıya olduğu bir dönemde ortaya çıktı.

Mısır’da enflasyon oranı 2023 yılında yaklaşık %40’a ulaşırken, Türkiye bir yıl önce son yirmi dört yılın en yüksek enflasyon oranlarından birini yaşayarak %85 seviyesini görmüştü. Bu tablo, her iki ülkede de derinleşen ekonomik krizlerin ekonomik ilişkilerin geliştirilmesini bir tercih olmaktan çıkarıp stratejik bir zorunluluğa dönüştürdüğünü göstermektedir. Ayrıca hem COVID-19 salgınının hem de Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı ekonomik etkiler bu baskıyı daha da artırmıştır.

Siyasi ilişkilerdeki kopuşa rağmen ekonomik ilişkiler ise hiçbir zaman tamamen kesilmemiştir. İki ülke arasındaki ticaret hacmi 2020’de 4,9 milyar dolar iken 2022’de 7,8 milyar dolara yükselmiş, 2025 yılında ise yaklaşık 6,8 milyar dolar seviyesinde gerçekleşmiştir.

Bu açıdan bakıldığında pragmatizm, tercih edilmiş bir siyasi erdemden ziyade, hareket alanını daraltan baskılara verilen bir yanıt niteliği taşımaktadır. Nitekim araştırmacı Ahmed Mursi de Middle East Council on Global Affairs (Ortadoğu Küresel İlişkiler Konseyi), tarafından yayımlanan analizinde, Türkiye-Mısır ilişkilerindeki normalleşmenin tek bir nedene değil, birbirini tamamlayan iki temel faktöre dayandığını savunmaktadır: iç ekonomik krizler ve bölgesel dönüşümler.[1]

Gazze Şeridi’ne yönelik 2023’ten itibaren devam eden soykırım savaşı ve sonrasında bölgede yaşanan krizler ile istikrarsızlıklar, Türkiye-Mısır yakınlaşmasına güçlü bir ivme kazandırmıştır. İsrail’in siyasi dengeleri gözetmeyen saldırganlığının arttığı bir ortamda, Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesi fikri yalnızca siyasi bir söylem olmaktan çıkmıştır.

Özellikle Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda “Yeni Ortadoğu” haritasını göstermesi ve daha sonra Ortadoğu’yu değiştirme niyetini açıkça dile getirmesiyle birlikte, bu söylem somut bir projeye dönüşmüştür. Söz konusu proje, siyasi uzlaşılar yerine İsrail’in askerî üstünlüğünü temel almakta ve Filistin meselesinin tasfiyesini bunun ön koşulu olarak görmektedir.

Bu dönüşüm, İsrail’in hem Türkiye hem de Mısır açısından ortak tehditler üreten politikalarında da kendini göstermiştir. İsrail’de giderek güçlenen söylemde, ortaya çıktığı iddia edilen “Sünni eksen” ile bir çatışma ihtimalinden söz edilmekte; Türkiye giderek “yeni İran” olarak tasvir edilmektedir. Aynı zamanda Mısır’a yönelik tehdit söylemleri de artmakta ve Türkiye-Mısır yakınlaşmasına ilişkin uyarılar yoğunlaşmaktadır. Bu durum, iki ülkenin de bölgesel nüfuzunu sınırlandırmayı amaçlayan ortak bir baskı ortamıyla karşı karşıya oldukları algısını güçlendirmiştir.

Bu söylemsel çerçeve, her iki ülkenin hayati çıkar alanlarında İsrail’in attığı siyasi ve güvenlik adımlarıyla da desteklenmiştir. Özellikle Afrika Boynuzu bölgesi, hem Kahire hem de Ankara açısından stratejik öneme sahip bir alan olarak öne çıkmaktadır. İsrail’in bölgede artan askerî ve istihbarî faaliyetleri, su yolları ve Afrika güvenliği bağlamında her iki ülkenin çıkarlarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak algılanmış; bu durum tarafları söz konusu coğrafyada tutumlarını daha yakın biçimde koordine etmeye yöneltmiştir.

İsrail’in saldırgan politikalarının ulaştığı boyutu göstermesi bakımından, 9 Eylül 2025’te Katar’ın başkenti Doha’nın bombalanması da dikkat çekici bir örnek olarak değerlendirilmektedir. Bu olay, İsrail’in diplomatik sınırları aşan bir hareket alanına sahip olduğu yönündeki algıyı güçlendirmiş ve hem Türkiye hem de Mısır açısından daha dikkatli ve hazırlıklı olunması gereken yeni bir bölgesel tablo ortaya çıkarmıştır.

Bunun yanı sıra, Şubat-Mayıs 2026 döneminde yaşanan İsrail-ABD ile İran arasındaki savaş da ek bir baskı unsuru olarak öne çıkmaktadır. Zira İran rejiminin fiilen çökmesine yol açabilecek herhangi bir senaryo, yalnızca İran için değil, tüm bölge için ağır krizler ve istikrarsızlıklar doğurma potansiyeli taşımaktadır. Aynı zamanda böyle bir gelişme, İsrail’in bölgesel üstünlüğünü daha da pekiştirebilir ve ayrışma ile bölünme eğilimlerini güçlendirebilir.

Türkiye-Mısır İşbirliği

Eğer 2020 yılı iki ülke arasındaki iletişim kanallarının yeniden açıldığı dönüm noktası olarak görülebilirse, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Şubat 2024’te Kahire’ye yaptığı ziyaret ile Şubat 2026’da gerçekleştirilen ikinci Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği Konseyi toplantısı arasındaki dönem, yakın zamana kadar büyük ölçüde geçici uzlaşılar düzeyinde kalan ilişkilerin kurumsal bir çerçeveye kavuştuğu aşamayı temsil etmektedir. Zira bu tür kapsamlı iş birliği mekanizmaları, ancak belirli ölçüde kurumsal güven oluştuğunda hayata geçirilebilmektedir.

Bu dönüşümün en somut göstergelerinden biri, 5 Şubat 2026’da Türkiye’nin Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumu ile Mısır Savunma Bakanlığı arasında imzalanan 350 milyon dolarlık savunma anlaşmasıdır. Anlaşma kapsamında Mısır’da 155 mm uzun menzilli topçu mühimmatı ile 7,62 mm ve 12,7 mm hafif mühimmat üretimine yönelik bir fabrikanın kurulması, ayrıca Türk yapımı “Tolga” hava savunma sisteminin ihracı ve insansız hava araçlarının ortak üretimine yönelik iş birliği planları yer almaktadır.

Bu anlaşmayı önemli kılan unsur yalnızca mali büyüklüğü değildir. Asıl dikkat çekici olan, bunun hazır ürün satışına dayalı klasik bir savunma anlaşması değil; teknoloji transferini, bilgi paylaşımını ve ortak tedarik zincirlerinin oluşturulmasını gerektiren bir sanayi iş birliği modeli olmasıdır. Bu tür adımlar, genellikle tarafların ilişkileri kısa vadeli değil, uzun vadeli stratejik bir perspektifle değerlendirdiğine işaret etmektedir.

Bu anlaşmadan önce de sahada dikkat çekici gelişmeler yaşanmıştır. Reuters’ın 3 Şubat 2026 tarihli haberine göre Mısır, sınır güvenliği ve askerî operasyonlarda kullanılmak üzere güneybatı sınırındaki iki hava üssünde Türk yapımı insansız hava araçları konuşlandırmıştır.

Ayrıca Ağustos 2025’ten itibaren çeşitli medya organlarında Mısır’ın Türkiye’nin beşinci nesil millî savaş uçağı projesi olan “KAAN”a katılabileceğine ilişkin haberler yer almıştır. Bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ilişkinin geleneksel ticari alışveriş boyutunu aşarak üretim ortaklığına doğru evrildiğini ve bunun da doğası gereği çözülmesi zor karşılıklı çıkar ağları oluşturduğunu göstermektedir.

Doğrudan askerî iş birliği düzeyinde ise 23 Eylül 2025’te gerçekleştirilen “Dostluk Denizi 2025” tatbikatı, iki ülkenin on üç yıl aradan sonra gerçekleştirdiği ilk ortak deniz tatbikatı olmuştur. Doğu Akdeniz’de icra edilen bu faaliyet, deniz ve hava unsurlarının yanı sıra özel kuvvetlerin de katılımıyla gerçekleştirilmiştir. Tatbikatın önemi, askerî ölçeğinden çok sembolik anlamında yatmaktadır.

Çünkü bu faaliyet, son on yıl boyunca Ankara ile Kahire arasındaki stratejik rekabetin merkezinde yer alan Doğu Akdeniz’de gerçekleştirilmiştir. Bu durum, tarafların söz konusu cephedeki gerilimi en azından işlevsel düzeyde etkisizleştirme kararı aldıklarına işaret etmektedir.

Ancak belki de daha dikkat çekici gelişme birkaç ay sonra yaşanmıştır. Nisan 2026’nın ortalarında Mısır ve Türk özel kuvvetleri, Libya topraklarında düzenlenen “Flintlock 2026” tatbikatına katılmıştır. ABD liderliğinde gerçekleştirilen ve on bir ülkenin yer aldığı bu çok uluslu tatbikat, Sirte kentinde düzenlenmiştir.

Tatbikatın yapıldığı yer, başlı başına güçlü bir sembolik anlam taşımaktadır. Çünkü Sirte, 2020 yazında Cumhurbaşkanı Sisi’nin Türk destekli güçlerin bu hattı geçmesinin doğrudan Mısır askerî müdahalesine yol açacağını ilan ettiği kritik eşikti. Bu nedenle, 2026 yılında aynı şehirde Türk ve Mısır askerlerinin ortak tatbikata katılması, yalnızca askerî bir gelişme değil; iki ülkenin altı yıldan kısa bir sürede kat ettiği siyasi ve stratejik mesafenin de somut bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.

Türkiye-Mısır İlişkilerinde Bölgesel Dosyalar

Gazze’den Libya’ya, Afrika Boynuzu’ndan Suriye’ye kadar uzanan çok sayıda bölgesel dosya, zaman zaman Türkiye ile Mısır arasında karşılıklı koordinasyonu zorunlu kılmaktadır. Bu farklı kriz alanlarında iki ülke arasındaki ilişkilerin niteliği; kimi zaman gerçek bir çıkar kesişimine, kimi zaman örtük rekabete, kimi zaman da anlaşmazlıkların birlikte yönetilmesine dayanmaktadır. Bununla birlikte, İsrail’in askerî ve siyasi boyutları bulunan saldırgan politikalarının beslediği bölgesel istikrarsızlık, Ankara ile Kahire’yi bu krizleri yönetmek amacıyla ortak bir zeminde buluşturmaktadır.

Filistin Meselesi

Filistin dosyasında Türkiye ile Mısır arasındaki ilişki belirgin bir koordinasyon boyutu kazanmıştır. İkinci zirvenin ortak bildirisinde taraflar, Gazze’deki ateşkes anlaşmasına yönelik herhangi bir müdahaleyi reddettiklerini ve anlaşmanın tüm aşamalarıyla uygulanmasının gerekliliğini vurgulamışlardır.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da Mısır’a yaptığı son ziyaretin ardından Türkiye’nin “Gazze Şeridi’nde barışın sağlanması ve yeniden inşa sürecinin yürütülmesi için Mısır ile birlikte çalışacağını” ifade etmiştir.

Dikkat çekici olan husus, bu koordinasyonun yalnızca ikili düzeyde kalmamış olmasıdır. Süreç, İsrail’in bölgesel nüfuzunun genişlemesine karşı koyma ve İran savaşı sonrasında ortaya çıkan gelişmeleri yönetme hedefi etrafında şekillenen daha geniş bir dörtlü çerçeveye de dâhil olmuştur. Buna göre Mısır, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın, Trump yönetimi üzerinde etkili olabildikleri ve 2025 yılı sonunda Gazze’ye yönelik İsrail askerî operasyonunun durdurulmasına yönelik baskılarda rol oynadıkları değerlendirilmektedir.

Bu koordinasyon daha sonra kurumsal bir nitelik kazanmış; Mart ve Nisan 2026 döneminde Riyad, İslamabad ve Antalya’da düzenlenen üç ardışık bakanlar toplantısıyla pekiştirilmiştir. Böylece Filistin meselesi, yalnızca Türkiye ile Mısır arasındaki iş birliğinin değil, aynı zamanda daha geniş bölgesel eşgüdüm mekanizmalarının da temel başlıklarından biri hâline gelmiştir.

Libya

Libya, Türkiye-Mısır ortaklığının dayanıklılığını sınayan en zor dosya olmaya devam etmektedir. Zira iki ülke, Libya krizinin büyük bölümünde karşıt kamplarda yer almıştır. Ankara, 2019 yılında imzalanan güvenlik ve deniz yetki alanları anlaşmaları çerçevesinde Trablus merkezli hükümeti destekleyerek askerî güç konuşlandırırken, Kahire doğudaki kampı ve Mareşal Khalifa Haftar liderliğindeki güçleri desteklemiştir.

Her ne kadar taraflar son yıllarda bu anlaşmazlığı yönetmeye yönelik bir yaklaşım benimsemiş olsalar da, deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin kurumsal düzeydeki ihtilaf 2025 yılında Birleşmiş Milletler nezdinde yeniden gündeme gelmiştir. Kahire, Libya tarafından ilan edilen deniz sınırlarının kendi batı deniz yetki alanları ve kıta sahanlığına ilişkin tezleriyle çakıştığını belirterek itirazda bulunmuş; aynı zamanda doğu Libya ile, Haftar yönetimiyle yürütülen temaslar üzerinden deniz sınırlandırmasına yönelik girişimlerini sürdürmüştür.

Özellikle Mısır’ın 8 Eylül 2025 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne sunduğu resmî nota, yalnızca prosedürel bir itiraz niteliği taşımamaktadır. Kahire, hukuki argümanlara dayanan kapsamlı bir çerçeve ortaya koyarak, Trablus yönetiminin 27 Mayıs ve 20 Haziran 2025 tarihli bildirimlerinde ilan ettiği Libya kıta sahanlığı sınırlarının Mısır’ın batı deniz sınırlarıyla çakıştığını savunmuştur.

Mısır ayrıca Libya tarafından ilan edilen doğu deniz sınırlarının bütünüyle kendi deniz yetki alanı içerisinde kaldığını ileri sürerek bunu, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi kapsamında sahip olduğu egemenlik haklarının ihlali olarak değerlendirmiştir.

Daha da önemlisi, aynı nota 25 Haziran 2025’te Libya Ulusal Petrol Kurumu ile Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı arasında imzalanan ve ortak sismik araştırmalar ile deniz çalışmaları öngören mutabakat zaptını açık biçimde hukuken geçersiz saymıştır. Kahire ayrıca Türkiye ile Libya arasında 2019 ve 2022 yıllarında imzalanan mutabakatları da hukuki açıdan baştan itibaren geçersiz kabul ettiğini yeniden vurgulamıştır.

Bununla birlikte, gelişmeler yalnızca ihtilaf boyutuyla sınırlı değildir. Daha dikkat çekici olan husus, uzun yıllar boyunca 2019 Türkiye-Libya deniz yetki alanları anlaşmasına karşı çıkan doğu Libya’daki Temsilciler Meclisi’nin, 2025 yılının ortalarından itibaren bu tutumunu gözden geçirmeye başlamasıdır. Meclisin anlaşmayı yeniden değerlendirmek üzere bir komite kurma yönünde adımlar atması, aynı dönemde Türkiye ile Haftar arasındaki ilişkilerin açık biçimde genişlemesiyle paralellik göstermektedir.

Tüm bu gelişmeler, Türkiye ile Mısır arasındaki normalleşmenin çıkar çatışmalarını ortadan kaldırmadığını; aksine bu rekabeti askerî ve çatışmacı yöntemlerden diplomatik ve hukuki kanallara taşıdığını göstermektedir. Dolayısıyla Libya dosyasında yaşananlar, tarafların anlaşmazlıklarını tamamen geride bıraktıklarından ziyade, bunları egemenlik ve diplomasi araçlarıyla yönetmeyi tercih ettiklerine işaret etmektedir.

Afrika

Afrika sahası, Türkiye ile Mısır arasındaki iş birliğinde giderek daha fazla önem kazanmaktadır. Özellikle Afrika Boynuzu’nda İsrail’in izlediği politikaların ortaya çıkardığı yeni meydan okumalar karşısında iki ülkenin çıkarları belirli ölçüde kesişmektedir. Bu bağlamda İsrail’in Somaliland’ı tanıması ve İsrail-Etiyopya koordinasyonunun güçlenmesi dikkat çekmektedir. Özellikle İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un 25 Şubat 2026’da Addis Ababa’ya gerçekleştirdiği ziyaret bu açıdan önemli bir gelişme olarak değerlendirilmiştir.

Daha da dikkat çekici olan husus, bu ziyaretin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Addis Ababa’ya yaptığı ve son on bir yıl içindeki ilk Etiyopya ziyareti olan temasından tam bir hafta sonra gerçekleşmiş olmasıdır. Tam da bu noktada, Afrika Boynuzu’nda Türkiye ile Mısır arasındaki koordinasyonun stratejik önemi ortaya çıkmaktadır. Kahire ile Ankara’nın bölgedeki dosyalarda birbirine yaklaşması ölçüsünde, İsrail’in hareket alanı ve manevra kapasitesinin daralacağı değerlendirilmektedir.

Suriye Dosyası

8 Aralık 2024’te Beşar Esad rejiminin çöküşü, Gazze savaşı sonrasında ortaya çıkan bölgesel dönüşümlerin en önemli sonuçlarından biri olarak görülmektedir. Bu gelişmenin ardından Ankara, yeni yönetimin başlıca destekçilerinden biri olarak Suriye’deki etkisini hızla kurumsallaştırmaya yönelmiştir.

Bu sürecin en önemli adımlarından biri, 13 Ağustos 2025’te Ankara’da Türkiye ve Suriye savunma bakanları arasında imzalanan kapsamlı askerî iş birliği anlaşması olmuştur. Anlaşma; Şam’a silah sistemleri ve lojistik destek sağlanmasını, yeni Suriye ordusunun eğitilmesini, teknik danışmanlık verilmesini ve terörle mücadele, mayın temizleme, siber savunma ile askerî mühendislik alanlarında özel programların yürütülmesini öngörmektedir.

Mısır ise Suriye konusunda daha temkinli bir yaklaşım benimsemekte ve mevcut fiilî yönetim koşullarında Suriye devletinin birliğinin korunmasını öncelik olarak görmektedir.

Bu çerçevede Kahire, başlangıçta yeni Suriye yönetimine karşı oldukça ihtiyatlı bir tutum sergilemiş; hatta yeni yönetimle en geç temas kuran Arap ülkelerinden biri olmuştur. Ancak zamanla kademeli bir resmî angajman süreci başlamıştır.

Bu süreç, 31 Aralık 2024’te dışişleri bakanları arasındaki temasla başlamış, 31 Ocak 2025’te Mısır Cumhurbaşkanı’nın Suriyeli mevkidaşını tebrik etmesiyle devam etmiş ve nihayet 23 Şubat 2025’te Cumhurbaşkanı Ahmed eş-Şara’nın Kahire’de düzenlenen olağanüstü Arap zirvesine davet edilmesiyle yeni bir aşamaya ulaşmıştır. Bununla birlikte Mısır’ın yaklaşımı, gelişen diplomatik ilişkilere rağmen hâlâ “şartlı açılım” çerçevesinde değerlendirilmektedir.

Genel olarak bakıldığında Türkiye ile Mısır, İsrail’in Suriye’nin güneyindeki güvenlik boşluğundan yararlanmasını engelleme gerekliliği konusunda ortak bir zeminde buluşmaktadır. Suriye dosyasındaki bu yakınlaşmanın stratejik mantığı da burada yatmaktadır. Her iki ülke farklı yöntem ve önceliklerle hareket etse de ortak hedef, Suriye devletini zayıflatacak ve bölgesel güvenliği tehdit edecek kalıcı bir işgal düzeninin yerleşmesini önlemektir.

Sonuç

Türkiye-Mısır ilişkilerinin son yıllardaki seyrine bakıldığında, karşımıza çalkantılı bir Ortadoğu’da güncel ihtiyaçların şekillendirdiği pragmatik bir ortaklık modeli çıkmaktadır. Orta vadede bu ilişkinin geleceğini belirleyecek üç temel eğilimden söz etmek mümkündür:

  1. Dosyaların birbirinden ayrıştırılması yaklaşımının sürdürülmesidir. Kahire ve Ankara, çözüme kavuşmamış anlaşmazlık alanlarından bağımsız olarak ekonomik ve savunma alanlarındaki iş birliklerini geliştirmeye devam edecektir. Libya’daki deniz yetki alanları ve sınır anlaşmazlıkları ya da Doğu Akdeniz’deki nüfuz rekabeti, yeni bir kopuşa yol açmaktan ziyade, hassas bir bölgesel dönemde kriz üretmemesi için diplomatik kanallar aracılığıyla yönetilecektir.
  2.  İsrail’in bölgesel yayılmacılığına karşı güvenlik iş birliğinin derinleşmesidir. İsrail’in saldırgan politikalarını sürdürmesi hâlinde, Mısır ile Türkiye’nin güvenlik koordinasyonunu ve ortak savunma sanayii projelerini daha da geliştirmesi beklenebilir. Bu yönelim, doğrudan askerî çatışma amacı taşımaktan çok, bölgesel düzeyde caydırıcılık dengesi oluşturma ve İsrail’in stratejik hedeflerini sınırlama arayışıyla ilişkilendirilmektedir.
  3. Ekonominin ilişkinin temel güvencesi hâline gelmesidir. Her iki ülkenin karşı karşıya olduğu ekonomik zorluklar ve bölgesel yapısal sorunlar dikkate alındığında, ticaret hacmini 15 milyar dolara çıkarma hedefi ve savunma sanayiinde yerelleşme projeleri, ortaklığın herhangi bir siyasi anlaşmazlık nedeniyle kolayca dağılmasını engelleyen başlıca unsur olacaktır.

Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkiler artık iki ülkenin tercih edebileceği lüks bir seçenek olmaktan çıkmış; Gazze’deki savaşın ve onu takip eden bölgesel krizlerin ortaya çıkardığı stratejik kırılganlıklara verilen zorunlu bir yanıt hâline gelmiştir.

Eğer İsrail, bölgesel güç merkezlerinin etkisinin azaltıldığı yeni bir Ortadoğu tasavvurunu hayata geçirmeyi hedefliyorsa, Kahire ile Ankara arasındaki ortaklığın güçlenmesi ve zamanla başka aktörleri de kapsayacak şekilde genişlemesi, bu tür bir projenin önündeki en önemli yapısal engellerden biri olarak öne çıkmaktadır. Sahip oldukları demografik ağırlık, askerî kapasite ve bölgesel etki göz önüne alındığında, Türkiye-Mısır yakınlaşması, sürekli kriz üretme potansiyeli taşıyan bir bölgede denge arayışının jeopolitik bir gerekliliği olarak değerlendirilmektedir.


[1] 2020 yılından Ekim 2023 öncesine kadar geçen dönemde, bölgesel güçlerin büyük bölümü, Arap Baharı devrimlerinin ardından ortaya çıkan savaşlar ve bölünmelerle geçen on yıllık sürecin yarattığı yıpranmışlık ve tükenmişlik aşamasına ulaşmıştı. Bu bağlamda Türkiye, bölgesel gerilimleri azaltmayı hedefleyen bir normalleşme politikası benimseyerek Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Mısır ile ardı ardına uzlaşma süreçlerine girdi.

Diğer taraftan Mısır da benzer şekilde dış politikada daha geniş bir açılım sürecine yöneldi; Katar ile ilişkilerini yeniden tesis etti, Mısır ile İran arasında olası bir normalleşmeye ilişkin haberler medyada yer almaya başladı ve Mart 2022’de İsrail ile bazı Arap ülkelerinin katılımıyla gerçekleştirilen Negev Zirvesi toplantısına iştirak etti.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu