Amichai Eliyahu: Batı Şeria’yı Sessizce İlhak Eden Miras Bakanı

Çatışmanın en önemli cephelerinden biri anlatı mücadelesidir. Bu mücadele bugün Batı Şeria’daki arkeolojik ve kültürel miras alanlarının hedef alınmasıyla yeni bir boyut kazanmıştır. Söz konusu alanlar, İsrail’in Filistin topraklarını ilhak etme ve tarihsel mirasına el koyma politikalarının önemli araçlarından biri hâline gelmiştir. Bu sürecin ilk izleri 1967 Savaşı’nın hemen ardından görülmeye başlamış, son yıllarda ise “Yahudi arkeolojisi” ve ilk yerleşimci kuşakların Tevrat merkezli anlatıları temel alınarak sistematik bir şekilde derinleştirilmiştir.
Bu çerçevede, aşağıdaki satırlar İsrailli arkeologların mekânları yeniden tanımlama ve onları Tevrat anlatısına dâhil etme çabalarını; buna paralel olarak geliştirilen yasal düzenlemeleri, uluslararası anlaşmaların etkisizleştirilmesini ve nihayetinde bu alanların, coğrafi sınırları sürekli genişleyen yerleşimci arkeolojik bölgelere dönüştürülmesini ele almaktadır. Günlük baskınlar, güvenlik uygulamaları ve yıkım politikaları aracılığıyla bu süreç, İsrail’in fiilî egemenlik ve kontrol alanlarını yeniden şekillendiren bir mekanizma hâline gelmektedir.
Batı Şeria’nın Yahudileştirilmesinin Kısa Tarihi
15 Haziran 1967’de, Altı Gün Savaşı’nın üzerinden henüz bir hafta bile geçmeden, Nablus, Eriha, el-Halil ve Batı Şeria’nın farklı bölgelerindeki çok sayıda arkeolojik alanda kazı ve araştırma çalışmaları başlatıldı. Buna paralel olarak gerçekleştirilen hızlı bir envanter çalışmasıyla yaklaşık 5 bin arkeolojik alan İsrail Eski Eserler İdaresi’nin kayıtlarına eklendi.
Kazıların ilk gününden itibaren İsrailli arkeologlar, araştırmalarını Tevrat metinlerini arkeolojik buluntularla örtüştürme yaklaşımı üzerine kurdu. Bu süreçte, 19. yüzyılda “Kitab-ı Mukaddes Filistini”ni yeniden keşfetmek amacıyla hazırlanan Oryantalist haritalar ve saha araştırmalarından yararlanıldı.
Bunların başında, “Kitab-ı Mukaddes coğrafyasının öncüsü” olarak tanınan Edward Robinson’un 1841 yılında yayımladığı Mount Sinai and Arabia Petraea adlı eseri ile Alman haritacı Heinrich Kiepert tarafından hazırlanan haritalar gelmektedir. Bu çalışmalar temel alınarak ve İsrail’in kapsamlı kazılarıyla eş zamanlı biçimde, Batı Şeria’daki birçok arkeolojik alan Yahudi tarihinin bir parçası olarak tanımlandı.
Bu kazılar, 1960’ların sonlarından 1980’lerin başına kadar İsrail askerî yönetiminin denetiminde yürütüldü. 1981 yılında ise bu yetkiler İsrail Sivil İdaresi’ne devredildi ve bu kapsamda “Eski Eserler Sorumlusu” (Archaeology Officer) görevi ihdas edildi. Bu makam; kazı izinlerini vermek, tarihî alanları denetlemek ve söz konusu alanları arkeolojik bölge, kültürel miras alanı, park veya turizm bölgesi olarak sınıflandırmakla görevlendirildi. Bu sınıflandırmalar ise hem söz konusu alanların geleceğini hem de çevrelerindeki arazilerin imar ve kullanım planlarını doğrudan etkileyen bir araç hâline geldi.
İsrail, “Batı Şeria’daki Yahudi tarihini koruma” ya da İsrail Eski Eserler Kurumu’nun kullandığı ifadeyle “kurtarma kazıları” gerekçesiyle aldığı bir dizi kararla, 1981 yılından itibaren arkeolojik alanları Yahudi illegal yerleşim birimlerinin (bölgesel konseyler ve belediyeler) yetki alanına dâhil etmeye başladı. Bu süreçte Batı Şeria’daki 22 tarihî alanın idaresi, çevredeki Yahudi yerleşimlerin bölgesel konseylerine devredildi.
İsrail-Filistin çatışması bağlamında arkeolojinin siyasallaştırılmasına karşı çalışan İsrailli sivil toplum kuruluşu Emek Shaveh, Birinci İntifada döneminde İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında yürüttüğü arkeolojik faaliyetlerin belirgin biçimde azaldığını belirtmektedir. Ancak Oslo Anlaşmaları’nın imzalanmasıyla birlikte bu ilgi yeniden canlandı. Özellikle anlaşmaların geçici niteliği, ileride arkeolojik alanların yetkisinin İsrail Sivil İdaresi’nden Filistin Yönetimi’ne devredileceği bölgelerde kazı çalışmalarının hızlandırılması için bir teşvik oluşturdu.
Oslo Anlaşmaları ile Batı Şeria’nın A, B ve C bölgelerine ayrılmasının ardından İsrail, arkeolojik alanların büyük bölümünü C Bölgesi sınırları içinde bırakarak fiilî kontrolünü sürdürmeye çalıştı. Yaklaşık 2.300 arkeolojik alan C Bölgesi içinde yer alırken, B Bölgesi’ndeki bazı arkeolojik yetkiler Filistin Yönetimi’ne devredildi. Buna rağmen, arkeolojik alanların kayıt altına alınması, izinlerin verilmesi ve ilgili düzenlemeler konusunda İsrail mevzuatına dayalı idarî yapı Batı Şeria’nın birçok bölgesinde uygulanmaya devam etti.
İsrail Eski Eserler Kurumu, Batı Şeria’nın geniş kesimlerinde yetkinin Filistin Yönetimi’ne devredilmesinden sonra da faaliyetlerini sürdürdü. Kurum, 1997-2007 yılları arasında yaklaşık 270 kazı çalışması yürütürken, takip eden on yılda bu sayı 165 olarak kaydedildi. Bu süreçte bazı kazı kampları Yahudi yerleşim noktalarına dönüştürüldü; çevredeki araziler kamulaştırılarak kontrol alanları genişletildi ve bu bölgelerin İsrailli yerleşimcilere ait ulaşım ağına bağlanması ile düzenli ziyaretlerin güvence altına alınması sağlandı.
Bunun yanında, arkeoloji alanındaki faaliyetler siyasi ve hukuki adımlarla da desteklendi. Şubat 2010’da başlatılan “Ulusal Miras Alanları Projesi“, biri Siyonist hareketin tarihine, diğeri ise Yahudilerin tarihî varlığına ilişkin olmak üzere iki tür miras alanını kapsıyordu.
İkinci kategori kapsamında Batı Şeria’daki 30 alan projeye dâhil edildi. Ardından İsrail hükümeti, 2021 yılında Kültür ve Miras Bakanlığı, Turizm Bakanlığı, Maliye Bakanlığı ve Sivil İdare arasında kurulan ortak mekanizma aracılığıyla kültürel miras ve arkeolojik alanların geliştirilmesine yönelik programları genişletti. Böylece kazılar ve turizm güzergâhlarına yönelik yatırımlar hız kazanırken, aynı yıl çıkarılan 19 kamulaştırma emri bu süreci destekleyen önemli araçlardan biri oldu.
İsrail’in arkeolojik alanlara yönelik idari yaklaşımı zaman içinde değişiklik gösterse de, İsrailli arkeologların ve araştırmacıların benimsediği temel yöntem 1967’den bu yana değişmedi. Bu yaklaşımın amacı, Batı Şeria’yı “Yahuda ve Samiriye” olarak yeniden tanımlayan Tevrat merkezli bir coğrafya inşa etmektir. Bu doğrultuda Tevrat temalı turizm rotaları oluşturulmuş, arkeolojik alanların isimleri değiştirilmiş, turizm haritalarında bu bölgeler İsrail sınırları içinde gösterilmeye başlanmış ve Yahudi ibadeti gerekçesiyle düzenli baskınlar organize edilmiştir.
Arkeolog Albert Glock başta olmak üzere birçok araştırmacıya göre, yaklaşık 900 farklı alanda gerçekleştirilen 1.500 kazıyla şekillenen bu “Tevrat haritası”, bölgenin pagan, Bizans, Roma ve İslam dönemlerine ait tarihsel katmanlarını büyük ölçüde dışlamıştır. Bu anlayış doğrultusunda ilgili alanlar yalnızca Yahudi mirasına ait mekânlar olarak sınıflandırılmış; bölgenin çok katmanlı tarihî geçmişi görünmez kılınarak, İsrail yönetiminin “Yahudi toplumunun toprakla bağını güçlendirme” hedefiyle uyumlu, kesintisiz ve tek boyutlu bir tarih anlatısı oluşturulmuştur.[1]
Öte yandan, İsrail’in arkeoloji alanındaki kontrolünü pekiştirmesi, Filistin topraklarından her yıl yaklaşık 200 bin arkeolojik eserin kaçırılmasına da zemin hazırlamıştır. Bu eserlerin yaklaşık %90’ının İsrailli koleksiyoncuların eline geçtiği belirtilmektedir. Tevrat anlatısıyla ilişkilendirilmeyen pagan, İslamî ve Hristiyan miras alanlarının bir kısmı ise yerleşimlerin atık depolama sahalarına, yerleşimlere ulaşan çevre yollarına veya taş ocaklarına dönüştürülmüştür. Bu durumun dikkat çekici örnekleri arasında Vadi en-Natuf ile yaklaşık 12 bin yıllık geçmişe sahip Şukba Mağarası yer almaktadır.
Yerleşimcilik Yanlısı Hükümetin Arkeoloji Yoluyla Batı Şeria’yı İlhakı
2019 yılından itibaren Batı Şeria’daki arkeolojik alanlarla bağlantılı yerleşim faaliyetlerinde belirgin bir artış yaşandı. Bu süreçte Regavim, Shomrim al HaNetzach (Ebediyetin Koruyucuları) ve Shiloh Forumu gibi örgütler ön plana çıktı. Bu kuruluşlar, arkeolojik alanları “ulusal mirasın” (yani Yahudi mirasının) ayrılmaz bir parçası olarak sunarken, somut verilere dayanmayan bir “arkeolojik acil durum” söylemi geliştirdi. Bu söylem, Filistinlileri Yahudi tarihini ve arkeolojik mirası tahrip eden aktörler olarak göstererek İsrail müdahalelerini meşrulaştırmayı amaçladı.
Bu dönemde İsrail’in arkeoloji politikası, Sivil İdare’nin teknik yetki alanını aşarak egemenlik meselesine dönüştü. Arkeolojik alanlar, tarihsel gerçeklikle örtüşmese bile “Yahudi ulusal mirası” olarak yeniden tanımlandı ve böylece devletin doğrudan korumasını gerektiren alanlar olarak sunuldu. “Miras üzerinde egemenlik” fikri, kültürel ve tarihsel bir sorumluluk söylemiyle desteklenirken, bu yaklaşım özellikle 2021 yılının sonlarında Shiloh Forumu tarafından yayımlanan “Yahuda ve Samiriye Ulusal Miras Envanteri” ile daha da güçlendirildi. Raporda, incelenen alanların %80’inin yağmalandığı iddia edilmesine rağmen bu iddiayı destekleyen somut veriler paylaşılmadı.
İsrail’in 37. hükümetinin kurulması ve özellikle Itamar Ben-Gvir liderliğindeki Otzma Yehudit Partisi ile yapılan koalisyon anlaşmaları, Batı Şeria’daki arkeoloji politikasını yeni bir aşamaya taşıdı. Batı Şeria’nın ilhakını hedefleyen siyasi programın bir parçası olarak, Otzma Yehudit’e “Miras Bakanlığı” verildi. Koalisyon anlaşmalarına göre bu bakanlık, Yahudi ve Siyonist maddi ve manevi mirastan sorumlu olacak; Kültür ve Eğitim Bakanlıklarının bazı yetkileri de Miras Bakanlığı’na devredilecekti.
İsrail’deki birçok insan hakları kuruluşu, bu bakanlığın temel amacının Yahudi-Siyonist mirasına ilişkin tek tip bir ulusal anlatı oluşturmak ve tarihî alanları yalnızca Yahudi tarihinin unsurları olarak sunmak olduğunu değerlendirdi. Böylece Filistin, Hristiyanlık veya diğer medeniyetlere ait tarihsel ve kültürel katmanlar sistematik biçimde görünmez hâle getirilirken, “mirası koruma” söylemi Batı Şeria ve Doğu Kudüs’te Yahudi yerleşimlerin genişletilmesi ve fiilî ilhakın araçlarından biri hâline geldi.
Hükümetin resmen göreve başlamasının ardından Kudüs ve Miras Bakanlığının adı Miras Bakanlığı olarak değiştirildi ve bakanlık görevine Otzma Yehudit mensubu Amichai Eliyahu getirildi. Ayrıca İsrail Eski Eserler Kurumu’nun bağlı olduğu makam Kültür ve Spor Bakanlığı’ndan alınarak Miras Bakanlığı’na bağlandı. Bakanlığın yeniden yapılandırılmasına ilişkin kararda, “Yahuda ve Samiriye, Ürdün Vadisi ve Yahuda Çölü’ndeki Miras Alanlarını Kurtarma ve Koruma Planı” başlıklı özel bir maddeye de yer verildi.
Emek Shaveh araştırmacılarından Talia Izrahi, mevcut Miras Bakanı’nın bakanlığın söylemini “arkeoloji”den “miras”a kaydırdığına dikkat çekmektedir. Bu değişim, hükümete kültürel mirası yayılmacı yerleşimcilik faaliyetlerini meşrulaştırmak ve “Batı Şeria’nın tamamında Yahudi yaşamını genişletmek” amacıyla kullanma imkânı sağlamaktadır. İzrahi’ye göre, “miras”, arkeolojik kalıntılara yüklenen hikâyeler ve anlatılar üzerinden inşa edilmektedir.
Bu yaklaşım, Miras Bakanı Amichai Eliyahu tarafından şu sözlerle açıkça ifade edilmiştir:
“Halk ile toprağı arasındaki bağı silmeye yönelik onlarca yıllık girişimden sonra, İsrail Toprağı’nın gerçek haritasını yeniden çiziyoruz. Devletimizin geleceği iki temel alana bağlıdır: güvenlik ve bilinç. Batı Şeria’daki miras alanları ise bu alandaki en büyük hazinemizdir.”
Böylece “koruma” iddiasıyla başlayan müdahaleler, Oslo Anlaşmaları’nın getirdiği idari sınırlamalardan bağımsız olarak egemenlik ve fiilî kontrol kurma araçlarına dönüşmüştür. Bunun örnekleri arasında, yerleşimci çevrelerin “Yeşu’nun Sunağı” olarak adlandırdığı Nablus’un doğusundaki Hırbet el-Burnat, Nablus’un güneydoğusundaki Tel el-Urme ve İsrail’in Kuzey İsrail Krallığı’nın başkenti olarak tanıttığı Sebastia bulunmaktadır. Bu alanlarda Hristiyan, İslamî ve daha eski uygarlıklara ait tarihsel katmanlar büyük ölçüde göz ardı edilerek mekân yeniden tanımlanmaktadır.
Şubat 2023’te İsrail hükümeti, Batı Şeria’daki arkeolojik alanların yetkisinin yeniden İsrail Eski Eserler Kurumu’na devredilmesini öngören bir yasa tasarısı sundu. Bu sürecin ilk uygulaması Mayıs 2023’te Sebastia’da başlatıldı. Kazı, kamulaştırma ve altyapı düzenlemeleriyle 32 milyon şekel bütçeli “Şomron Millî Parkı” projesinin inşasına girişildi. Temmuz 2024’te ise İsrail hükümeti, arkeoloji ve mirasla ilgili kurumların ve Sivil İdare’nin yetki alanını genişleterek, bunların yargı ve uygulama yetkisini Batı Şeria’daki B Bölgelerini de kapsayacak şekilde genişletme kararı aldı.
Bu gelişmeler, yeni bir genişleme aşamasını temsil etmektedir. Böylece “kurtarma kazıları”, Yahudi miras alanlarını koruma gerekçesiyle ilhak ve yerleşimlerin genişletilmesinde yaygın biçimde kullanılan bir araca dönüşmüş; bu kapsamdaki projeler doğrudan devlet bütçesine dâhil edilmiştir. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri, Kasım 2025’te onaylanan Sebastia Arkeoloji İdaresi Geliştirme Planı olup, kültürel mirasın mekânsal hâkimiyeti yeniden yapılandırmak amacıyla kullanılmasının model örneklerinden biri olarak değerlendirilmektedir.
Bu sürecin en önemli adımı ise 2026 yılının Şubat ayında gündeme getirilen “Yahuda ve Samiriye Miras Kurumu” yasa tasarısı olmuştur. Tasarı, Batı Şeria’daki arkeolojik ve kültürel miras alanlarının yönetiminin, Sivil İdare bünyesindeki Eski Eserler Sorumlusu’ndan alınarak doğrudan Miras Bakanlığı’na bağlı yeni bir kuruma devredilmesini öngörmektedir. Tasarı, Mayıs 2026’da ilk okumadan geçmiş olup[2], yasalaşması hâlinde Batı Şeria’nın resmî ilhakı yönünde atılmış önemli bir adım olarak değerlendirilmektedir.
Aynı ayın 20’sinde İsrail hükümeti, Batı Şeria ve Ürdün Vadisi’ndeki kültürel miras ve arkeolojik alanların geliştirilmesi için 250 milyon şekellik bir finansman planı açıkladı. Siyasi açıdan bu karar, Batı Şeria’daki kültürel miras projelerine yönelik ilk kapsamlı devlet bütçesi olarak değerlendirildi. Program; Başbakanlık, Maliye Bakanlığı, Turizm Bakanlığı ve Miras Bakanlığı’nın ortak koordinasyonunda yürütülmektedir.
Son olarak, Haziran 2026’da Bezalel Smotrich, İbrahim Camii / Mağaratü’l-Mahpela (el-Halil Kutsal Alanı) ile bağlantılı planlama ve inşa yetkilerinin, Hebron Protokolü kapsamında uygulanan önceki düzenlemelerden alınarak doğrudan İsrail idaresine devredilmesine karar verdi. Karar yalnızca arkeoloji alanını kapsamasa da, Batı Şeria’daki tarihî ve kültürel miras alanlarında sivil ve egemenlik yetkilerinin genişletilmesine yönelik politikanın önemli bir örneği olarak görülmektedir.
Sonuç
2020 yılından bu yana Batı Şeria’daki arkeoloji politikası, askerî idarenin yürüttüğü geçici yönetim anlayışından, Yahudi yerleşimci örgütlerin etkisiyle şekillenen “ulusal miras” projelerine evrilmiştir. Bu dönüşüm, özellikle B Bölgesi’ndeki arkeolojik alanların fiilî denetim altına alınmasıyla somutlaşmış; İsrail’in “geçici yönetim” yaklaşımından resmî ilhak sürecine geçişini hızlandırmıştır.
Kültürel mirasın korunması söylemi altında yürütülen bu politika, arkeolojik alanların turizm projelerine entegre edilmesini ve yerleşimlerin genişletilmesini mümkün kılmıştır. Sürecin en kritik adımı ise, arkeoloji dosyasının Sivil İdare’den alınarak Miras Bakanlığı’na bağlı yeni bir kuruma devredilmesini öngören düzenleme olmuştur. Bu adım, arkeolojik alanların askerî idare yerine doğrudan yerleşimci sivil kurumların ve İsrailli arkeologların denetimine bırakılması nedeniyle, “yasama yoluyla ilhak”ın önemli bir aşaması olarak değerlendirilmektedir.
Ancak bu sürecin asıl önemi yalnızca müdahalenin egemenlik kurma aracına dönüşmesinde ya da mekânın İsrail ulusal anlatısı doğrultusunda yeniden tanımlanmasında değildir. Daha dikkat çekici olan, bu yaklaşımın İsrail siyasetinin farklı kesimlerinde geniş ölçüde destek görmesi ve Yahudi mirasının ile geleceğinin korunması söylemiyle meşrulaştırılmasıdır.
Bu nedenle söz konusu politikalardan geri adım atılması, yalnızca siyasi tercihlerin değiştirilmesi değil, aynı zamanda oluşturulan tarih anlatısından ve gelecek vizyonundan vazgeçilmesi anlamına gelecektir. Bu durum ise, açık siyasi kararlar veya yeni yasal düzenlemeler olmasa dahi, benzer uygulamaların gelecek hükümetler döneminde de devam etmesini kolaylaştırmaktadır.
[1] İsrail arkeolojisiyle ilişkili akademik yaklaşım, arkeolojiyi tarih öncesi, Tevrat arkeolojisi ve klasik dönem arkeolojisi gibi kategorilere ayırmaktadır. Bu doğrultuda İsrail Eski Eserler Yasası, yalnızca 1700 yılı öncesine, yani yaklaşık Bizans dönemine kadar uzanan arkeolojik alan ve buluntuları kapsamaktadır. Daha geç dönemlere ait eserler kazılar sırasında ortaya çıkarılsa bile, bunlar aynı ölçüde bilimsel incelemeye, korumaya veya değerlendirmeye tabi tutulmamaktadır.
[2] Başbakan Netanyahu, yasa tasarısının ilerlemesini durdurmak için müdahalede bulunmuştur. Ancak tasarı geri çekilmemiştir ve uygun siyasi koşullar oluştuğunda ikinci ve üçüncü okumalar için yeniden gündeme alınabilecek durumdadır.



