Ebu Zuhur Hava Üssünün Hedef Alınması: Suriye’de Türk-İsrail Çatışmasının Başlangıcı mı, Yoksa Netanyahu’nun Ucuz Seçim Hesapları mı?

İsrail’in 18 Ağustos’ta Suriye’nin en kuzeyinde, İdlib’in doğusunda bulunan “Ebu Zuhur” Askerî Havalimanı’na düzenlediği saldırı, İsrail yönetiminin hedefinin Türkiye’nin Suriye’de konuşlanma planlarını engellemek olduğunu açıkça ilan ettiği ilk askerî operasyon olma özelliğini taşımaktadır.
İsrail, Aralık 2024’te Esad rejiminin devrilmesinden bu yana Suriye’ye yönelik saldırılarını kesintisiz biçimde sürdürmektedir. Ayrıca İsrail’in Türkiye’yi dolaylı biçimde hedef alarak Suriye’deki askerî üsleri vurması da ilk kez yaşanmamıştır. Nitekim 25 Mart 2025’te Humus vilayetindeki T4 ve Tedmur askerî üsleri bombalanmıştı. Ancak İsrail o dönemde Türkiye’yi doğrudan hedef aldığını açıklamamış, saldırıyı söz konusu üslerde eski Suriye ordusuna ait silah ve askerî teçhizat kalıntılarının bulunmasıyla gerekçelendirmişti. İsrail, Esad rejiminin düşmesinin ardından bu askerî kapasitenin büyük bölümünü zaten imha etmişti.
Daha sonra yayımlanan haber ve raporlar ise saldırının asıl amacının, Türkiye’nin yeni Suriye yönetimiyle yaptığı anlaşmalar çerçevesinde söz konusu üslere asker konuşlandırmasını önlemek olduğunu ortaya koydu. Özellikle Türk bir heyetin saldırılardan kısa süre önce bu üslerde incelemelerde bulunması, bu değerlendirmeyi güçlendiren önemli bir gösterge oldu.
Türkiye sınırına yakın bir noktada bulunan Ebu Zuhur Havalimanı’nın bombalanması olayında ise İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, operasyonun hedefinin doğrudan Türkiye olduğunu ilan etmekte gecikmedi. Netanyahu, Suriye’nin ülkedeki mevcut statükoyu değiştirmeye ve Türk birliklerinin kendi topraklarında konuşlanmasına izin vermeye hazırlandığını ileri sürerek, bu adımı “İsrail’in güvenliğine yönelik bir tehdit” olarak nitelendirdi.
İsrail Savunma Bakanı Yisrael Katz ise daha da ileri giderek Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, “ülkesini askerî maceralara sürüklememesi ve İsrail’in kendisini savunma konusundaki kararlılığını sınamaması” yönünde “tavsiyede” bulundu.
Bu çerçevede söz konusu çalışma, İsrail’in Suriye topraklarında Türkiye’ye karşı yükselttiği gerilimi analiz etmeyi amaçlamaktadır. Özellikle İsrail’in ve Başbakan Netanyahu’nun, İsrail iç siyasetindeki ve bölgesel düzeydeki mevcut koşullar altında saldırının Türkiye’yi hedef aldığını bu denli hızlı ve açık biçimde ilan etmesinin nedenlerini anlamaya çalışmaktadır.
Bu metin ayrıca İsrail’in, NATO’nun en önemli üyelerinden biri olan Türkiye’yi hedef alma konusunda ne ölçüde ileri gidebileceğini tartışmaktadır. Nitekim İsrail’in bu hususu fiilen dikkate aldığı ve Türkiye ile yaşanabilecek bir gerilimin doğrudan askerî çatışmaya dönüşme ihtimaline karşı NATO Antlaşması’nı, özellikle de 5. maddeyi, ayrıntılı biçimde incelediği belirtilmektedir.
Güvenlik Söylemi ile Seçim Faktörü Arasında
Netanyahu’nun ofisi tarafından yayımlanan açıklama incelendiğinde, Ebu Zuhur Havalimanı’na yönelik saldırının, Suriye yönetiminin Türk güçlerinin havalimanında konuşlanmasına izin verme yönündeki kararının hayata geçirilmesini engellemek amacıyla gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Başka bir ifadeyle Tel Aviv, saldırının gerçekleştiği ana kadar bölgede doğrudan bir Türk askerî varlığının bulunmadığını fiilen kabul etmektedir.
Bu değerlendirme, Trump yönetiminin Suriye Özel Temsilcisi ve ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın açıklamalarıyla da örtüşmektedir. Barrack, İsrail’in saldırıyı, Türkiye’nin “Suriye’deki askerî varlığını artırmaya hazırlandığı” gerekçesiyle savunduğunu belirtmiştir.
Benzer şekilde İsrail ordusundaki bazı üst düzey isimler, Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığını güçlendirmeye yönelik kapsamlı bir plan hazırladığını ileri sürmüştür. İsrail tarafına göre bu plan; radar sistemlerinin, karadan havaya füze bataryalarının ve insansız hava aracı filolarının konuşlandırılmasını öngörmekte, Ebu Zuhur Havalimanı ise bu sistemlerin yerleştirileceği ilk askerî üs olarak planlanmaktadır.
İsrailli askerî yetkililer, Türkiye’nin bu planı uygulamasının İsrail ordusunun Suriye’deki hareket serbestisini sınırlandıracağı uyarısında bulunmaktadır. Bunun yanı sıra Türk radar sistemlerinin İran’a doğru hareket eden İsrail savaş uçaklarını tespit edebilme kapasitesinin, İsrail Hava Kuvvetlerinin İran’a yönelik operasyon kabiliyetini de olumsuz etkileyebileceği ileri sürülmektedir.
Tel Aviv Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Profesörü Uzi Rabi ise Ebu Zuhur Havalimanı’na düzenlenen saldırıyı, İran’ın geçmişte Suriye’de oluşturduğu askerî yapılanmanın benzerinin Türkiye tarafından kurulmasını önlemeye yönelik önleyici bir hamle olarak değerlendirmektedir. Rabi’ye göre İsrail yalnızca Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki varlığını sınırlamayı değil, ülkenin genelinde kalıcı bir askerî nüfuz oluşturmasını engellemeyi hedeflemektedir. B
unun yanında saldırı, Türkiye’nin Suriye ordusunun yeniden güçlendirilmesine, özellikle de hava kuvvetleri kapasitesinin geliştirilmesine katkı sağlamasının önüne geçme amacını da taşımaktadır. İsrail böylelikle Suriye sahasında kendi açısından daha belirgin “oyun kuralları” tesis etmek ve gelecekte gerçekleştireceği askerî operasyonları önceden Türkiye ile koordine etmek zorunda kalacağı bir tablonun ortaya çıkmasını önlemek istemektedir.
Buna karşılık İsrail’deki bazı uzman ve yorumcular, Netanyahu’nun Türkiye ile yaşanan gerilimi aynı zamanda seçim hesapları doğrultusunda kullandığı görüşündedir. Bu yaklaşıma göre Türkiye’nin yeni bir “stratejik rakip” olarak öne çıkarılması, seçimler öncesinde güvenlik eksenli bir siyasi atmosfer oluşturmakta ve Netanyahu’nun dış tehditlerle başa çıkabilecek güçlü lider imajını pekiştirmesine hizmet etmektedir. Özellikle son dönemde yapılan kamuoyu araştırmalarının Likud’a verilen halk desteğinde gerilemeye işaret etmesi, bu değerlendirmeyi daha anlamlı hâle getirmektedir.
Bu nedenle Netanyahu’nun seçimlere yaklaşılırken iç siyasi tartışmaların merkezine yeniden güvenlik meselesini yerleştirmek istediği değerlendirilmektedir. İsrail’in Ebu Zuhur Havalimanı’na yönelik saldırının sorumluluğunu açıkça üstlenmesi ve operasyonun Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde askerî olarak konuşlanmasını engellemek amacıyla gerçekleştirildiğini doğrudan ilan etmesi de bu çerçevede okunabilir.
Eski İsrail Başbakanı Ehud Barak’a göre Suriye’deki havalimanına yönelik saldırı, “İsrail kamuoyunda kaygı uyandıran bir dizi güvenlik geriliminin gölgesinde seçimlere gitme yönündeki siyasi niyetin güçlü izlerini” taşımaktadır. Yedioth Ahronoth yazarı Yuval Karni ise Netanyahu’nun Türkiye’ye karşı gerilimi tırmandırma ihtiyacının, genel seçimlerin yaklaşmasına rağmen farklı cephelerde yürüttüğü savaşların hiçbirinde vaat ettiği “mutlak zaferi” elde ettiğini gösterecek somut bir başarının bulunmamasından kaynaklanan hayal kırıklığıyla daha da arttığı görüşündedir.
Haaretz gazetesinin askerî yorumcusu Amos Harel’e göre ise Netanyahu, seçimler öncesinde Türkiye’de “işlevsel bir stratejik düşman” bulmuştur. Bu durum, Türklerin İsrail’i “yok etmek” istediği iddiası üzerinden Türkiye’ye karşı tırmanışı meşrulaştırmasına imkân sağlamaktadır. İsrail’deki elit çevrelerin önemli bir bölümünün Türkiye’ye karşı yükseltilen gerilimin arkasındaki seçim hesaplarının farkında olması ve Netanyahu’nun izlediği politikanın yaratabileceği sonuçlara ilişkin kaygıların derinleşmesi, dikkat çekici eleştirileri de beraberinde getirmiştir.
Nitekim İsrail askerî istihbaratında üst düzey görevlerde bulunmuş olan Yossi Ben-Ari, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a hitaben “soğukkanlılığını koruması” ve Netanyahu’nun provokasyonlarına karşılık vermemesi çağrısında bulunmuş; yaklaşan seçimlerin sonucunun Netanyahu iktidarına son vermesini beklemenin daha doğru olacağını ifade etmiştir.
Öte yandan İsrail’deki bazı uzmanlar, Türkiye’yi İsrail’in karşı karşıya bulunduğu “yeni stratejik tehdit” olarak tanımlayan ve dolayısıyla Ankara ile bir çatışmanın kaçınılmaz olduğunu savunan çevrelerin dayandığı argümanları sorgulamaktadır.
Tel Aviv Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Profesörü ve daha önce İsrail askerî istihbarat teşkilatı AMAN’ın Araştırma Dairesi’nde üst düzey görevler üstlenmiş Michael Milshtein, İsrail kamuoyunda giderek kabul gören, Türkiye öncülüğünde Katar ve Suriye’yi de kapsayan bir “Sünni eksenin” oluştuğu ve bu eksenin İran liderliğindeki eksenin geride bıraktığı boşluğu doldurmaya çalıştığı yönündeki yaklaşımı reddetmektedir. Milshtein bu varsayımı bir “yanılsama” olarak nitelendirmektedir.
Milshtein’e göre söz konusu ülkeler arasında ortak bir stratejik vizyon ve hedefler bulunduğunu ya da onları birbirine bağlayan güçlü ve kurumsallaşmış bir iş birliğinin varlığını gösteren yeterli kanıt bulunmamaktadır. Özellikle askerî alanda, İran liderliğindeki “direniş ekseninde” görülen türden yakın ve koordineli bir yapının Türkiye, Katar ve Suriye arasında mevcut olmadığına dikkat çekmektedir. Bununla birlikte Milshtein, 7 Ekim olaylarının yarattığı travmanın İsrail toplumu üzerindeki derin ve kalıcı etkisi nedeniyle, İsrail yönetiminin kamuoyunu böyle bir anlatıya ikna etmekte fazla zorlanmadığı sonucuna varmaktadır.
7 Ekim Sonrası İsrail: Daha Kuşkucu ve Daha Saldırgan
Türkiye’ye karşı gerilimin tırmandırılmasında iç siyasi hesapların önemli bir rol oynadığı açıktır. Bununla birlikte, 7 Ekim sonrasında İsrail’in ulusal güvenlik stratejisinde yaşanan dönüşümün de bu siyasi hesaplara nesnel bir zemin sağladığı göz ardı edilmemelidir.
İsrail, 7 Ekim benzeri bir saldırının bir daha yaşanmasına izin vermeme gerekçesiyle, farklı düzeylerdeki tehdit kaynaklarının henüz ortaya çıkmadan ya da güç kazanmadan etkisiz hâle getirilmesini öngören bir yaklaşımı benimsemiştir. Mevcut, oluşum aşamasındaki ya da gelecekte ortaya çıkması muhtemel tehditlere karşı önleyici biçimde harekete geçilmesi gerektiği yönündeki bu yaklaşım, İsrail içinde geniş bir mutabakat da kazanmıştır.
Tel Aviv Üniversitesi bünyesindeki Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü’nün yayımladığı bir çalışmaya göre bu dönüşüm, İsrail’i siyasi ve diplomatik kanalları geri plana iterek askerî güce dayalı “sürekli savaşlar” anlayışını benimsemeye yöneltmiştir. Eski İsrailli diplomat Jeremy Issacharoff ise bu yaklaşımı “kalıcı çatışma yolu” olarak tanımlamaktadır.
Bu çerçevede İsrail, Esad rejiminin düşmesinin ardından Suriye’yi “oluşum hâlindeki bir tehdit”, Türkiye’yi ise gelecekte ortaya çıkabilecek potansiyel bir tehdit kaynağı olarak değerlendirmiştir. Yedioth Ahronoth gazetesinin Arap dünyası yorumcusu Smadar Perry gibi bazı İsrailli gözlemciler, Suriye’deki yeni yönetimin Esad rejiminin düşüşünün hemen ardından attığı kimi adımları İsrail’e yönelik “iyi niyet göstergeleri” olarak değerlendirmiştir.
Buna karşın İsrail yönetimi, yeni Suriye yönetiminin “cihatçı geçmişini” gerekçe göstererek onu yakın ve ciddi bir tehdit olarak ele almıştır. Bu doğrultuda, söz konusu “tehdidin” somut bir askerî kapasiteye dönüşmesini engellemek amacıyla Suriye’ye karşı önleyici askerî adımlar atılmış; bazı İsrailli bakanlar ise yeni yönetime karşı kapsamlı bir savaş başlatılması çağrısında bulunmuştur.
Bu yaklaşım doğrultusunda İsrail ordusu, Esad rejiminin çöküşünün ardından eski Suriye ordusunun elinde bulunan ağır silah kapasitesinin önemli bir bölümünü imha etmiştir. İsrail, bu operasyonları yeni yönetimin Suriye ordusunu yeniden inşa etme girişimlerini zorlaştırmak ve bu sürecin maliyetini mümkün olduğunca yükseltmek amacıyla gerçekleştirdiğini açık biçimde ortaya koymuştur.
Her ne kadar İsrail, Ebu Zuhur Havalimanı’na yönelik saldırının Türkiye’nin askerî konuşlanmasını engellemek amacı taşıdığını ileri sürse de sahadaki gelişmeler, söz konusu operasyonun Suriye’ye yönelik daha geniş kapsamlı bir askerî tırmanışın parçası olduğunu göstermektedir. Nitekim son iki hafta içinde İsrail’in Suriye’nin iç kesimlerinde yürüttüğü askerî operasyonlarda belirgin bir artış yaşanmıştır. Bu süre zarfında İsrail ordusu Suriye topraklarındaki hedeflere 27 saldırı düzenlemiş, 36 kara operasyonu gerçekleştirmiş ve 11 Suriyeliyi gözaltına almıştır.
7 Ekim olayları, İsrail’deki karar alıcıları Türkiye’ye yönelik yaklaşımda da değişikliğe gidilmesi gerektiğine ikna etmiş ve Ankara’nın “gelecekte ortaya çıkabilecek potansiyel bir tehdit” olarak değerlendirilmesini güçlendirmiştir. Yedioth Ahronoth gazetesinin askerî yorumcusu Yossi Yehoshua’ya göre İsrail ordusu Türkiye’yi bir düşman devlet olarak değil, “dönüşüm hâlindeki bir devlet” olarak tanımlamaktadır. Bu kavram, çıkarlar ve ittifaklar haritasında yaşanabilecek değişimler sonucunda gelecekte düşman devlete dönüşebilecek ülkeleri ifade etmektedir.
Nitekim Netanyahu hükümeti Ocak 2025’te, eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Yaakov Nagel başkanlığındaki resmî bir komisyonun sunduğu tavsiyeyi kabul etmiş ve Türkiye ile olası bir askerî çatışmaya hazırlık yapılmasını kararlaştırmıştır. Bu ihtimalin, ordunun bütçe planlamasına da yansıtılması ve muhtemel bir çatışmanın yaratacağı mali yükün savunma bütçesi hazırlanırken dikkate alınması öngörülmüştür.
Bunun yanı sıra İsrail ordusu, kuvvet yapılanmasına ilişkin planlarını Türk Silahlı Kuvvetlerinin sahip olduğu kapasite ve imkânları da hesaba katarak şekillendirmeye başlamıştır. Bunun temelinde, Türkiye’nin mevcut askerî kapasitesinin gelecekte İsrail’e karşı kullanılabileceği varsayımı bulunmaktadır. Örneğin Walla haber sitesine göre İsrail ordusu, Türk denizaltı filosunun önemli bir tehdit kaynağı oluşturabileceği değerlendirmesinden hareketle denizaltı tespitinde kullanılan özel uçakların satın alınmasını incelemektedir.
7 Ekim sonrasında Türkiye etrafında yürütülen bu tartışmalar, İsrail kamuoyundaki Türkiye algısını da belirgin biçimde olumsuz etkilemiştir. İsraillilerin çoğunluğu artık Türkiye ve bölgesel rolü hakkında olumsuz bir yaklaşım benimsemektedir. Nitekim Dor Moriah Center tarafından geçen mayıs ve haziran aylarında gerçekleştirilen bir kamuoyu araştırmasına göre İsraillilerin %34,4’ü Türkiye’yi “ciddi bir stratejik tehdit” olarak görmektedir. Katılımcıların %28,5’i Türkiye’yi İsrail’e doğrudan tehdit oluşturmayan ancak dost olmayan bir ülke olarak değerlendirirken, yalnızca %4,9’u Türkiye’yi dost bir ülke olarak tanımlamıştır.
Bu veriler, İsraillilerin toplam %69,2’sinin Türkiye’ye ilişkin olumsuz bir algıya sahip olduğunu göstermektedir. Böyle bir toplumsal zemin ise Tel Aviv’deki siyasi karar alıcıları, Türkiye’ye karşı gerilimi tırmandırarak ya da Türkiye karşıtı söylemi güçlendirerek iç siyasette kazanç elde edilebileceği yönünde teşvik edebilecek bir ortam yaratmaktadır.
İsrail’in Türkiye’ye Yönelik Düşmanlığının Geleceği
İsrail, Suriye ordusunun yeniden inşa edilmesine ve özellikle hava gücü ile hava savunma sistemleri bakımından “denge bozucu” olarak gördüğü kapasitelere sahip olmasına izin vermemekte kararlı görünmektedir. Bunun yanı sıra, Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığının, teorik olarak dahi olsa, İsrail ordusunun Suriye’de sahip olduğu hareket serbestisini daraltabilecek imkânlara dayanmasına da karşı çıkmaktadır.
Bu iki kırmızı çizginin, İsrail’de iktidara gelecek hükümetin ideolojik kimliğinden bağımsız olarak, Türkiye-Suriye ilişkilerine ve Türkiye’nin Suriye’de üstleneceği rolün biçimine yönelik İsrail politikasını belirlemeye devam etmesi beklenmektedir. Nitekim İsrail’de siyasi ve askerî karar alma mekanizmaları arasında, Türkiye’nin Suriye’de Suriye ordusunun yeniden güç kazanmasına yol açacak ya da İsrail ordusunun ülkedeki operasyonel hareket alanını daraltacak şekilde askerî olarak konuşlanmasına izin verilmemesi gerektiği konusunda belirgin bir görüş ayrılığı bulunmamaktadır.
İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir de Ebu Zuhur saldırısının ardından “düşman” güçlerin sınırlarda konuşlanmasına izin vermeyeceklerini açıklamıştır. İsrail muhalefetinin bazı kesimleri de Ebu Zuhur’a yönelik saldırıyı desteklemiştir. Nitekim Yeş Atid lideri Yair Lapid saldırıyı meşru görürken, “Birlikte” ittifakındaki ortağı, eski Başbakan ve aynı adlı listenin lideri Naftali Bennett, Türkiye’yi tehlikeli bir devlet olarak değerlendirmektedir. Bennett ayrıca, “Türkiye yeni İran’dır” şeklindeki dikkat çekici ifadeyi ilk kullanan İsrailli siyasi isimlerden biri olmuştur.
Bu çerçevede, İsrail’in Suriye sahasında Türkiye’ye yönelik tırmanışının geleceğinin dört temel faktöre bağlı olduğu söylenebilir:
Birincisi: Gerilimi kontrol altına almayı amaçlayan diplomatik girişimlerin sonuçlarıdır. Bu kapsamda hem ABD yönetiminin yürüttüğü girişimler hem de bu girişimler sonucunda Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani ile Mossad Başkanı Roman Gofman arasında doğrudan bir iletişim kanalının açılması önem taşımaktadır. Bunun yanı sıra, Ebu Zuhur saldırısının ardından devreye giren Ankara ve Tel Aviv’deki askerî kurumlar arasındaki doğrudan temas kanalları da tırmanışın seyrini etkileyebilecek başlıca mekanizmalardan biri olarak öne çıkmaktadır.
İkincisi: ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin tutumu ve İsrail’in Suriye’deki Türk varlığına ilişkin kaygılarını ne ölçüde haklı ve nesnel bulduğu belirleyici olacaktır. Bunun yanında Washington’ın, İsrail’in ileri sürdüğü gerekçelere gerçekten ikna olmaması hâlinde, Tel Aviv üzerinde bu tutumundan vazgeçmesi yönünde baskı uygulamaya ne ölçüde hazır olduğu da önem taşımaktadır. Nitekim ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın açıklamaları, Amerikan yönetiminin İsrail’in argümanlarına bütünüyle ikna olmadığı izlenimini vermektedir.
Üçüncüsü: Türkiye’nin stratejik öncelikler sıralaması ve özellikle Suriye ile ilişkilerine atfettiği önemdir. Bu bağlamda Ankara’nın Levant bölgesindeki çıkarlarını koruma konusunda ne ölçüde ısrarcı davranacağı ve bu çıkarların hayata geçirilmesini güvence altına almak için hangi araçlara başvurabileceği, tırmanışın seyrini doğrudan etkileyecektir.
Dördüncüsü: Yaklaşan İsrail seçimlerinin sonuçlarıdır. Ekim ayında yapılacak seçimlerin Netanyahu hükümetinin düşmesiyle sonuçlanması ve muhalefetin yeni hükümeti kurmayı başarması hâlinde, Lapid ve Bennett’in Türkiye’ye ilişkin sert açıklamalarına rağmen Ankara ile gerilimin tırmanma ihtimali azalabilir.
Muhalefet öncülüğünde kurulacak bir hükümetin, mevcut hükümetin benimsediği İsrail’in Suriye’deki temel çıkarlar haritasına bağlı kalması beklenmekle birlikte, Türkiye-Suriye ilişkilerindeki gelişmelere yaklaşımında diplomatik ve siyasi araçlara daha fazla ağırlık vermesi mümkündür. Nitekim aralarında Bennett’in de bulunduğu bazı muhalefet liderleri, mevcut hükümetin benimsediği “sürekli savaşlar” yaklaşımına yönelik çekincelerini açıkça dile getirmiştir.
Bunun yanı sıra yeni bir hükümetin, uluslararası aktörlerin tutumlarına ve özellikle ABD’nin yaklaşımına karşı daha duyarlı ve daha dikkatli davranması beklenebilir. Zira bazı muhalefet liderleri, İsrail’in uluslararası konumunda yaşanan gerilemeyi durdurmayı, iktidara gelmeleri hâlinde ele alınması gereken en önemli önceliklerden biri olarak değerlendirmektedir.



