Lübnan-İsrail Çerçeve Anlaşması: 14 Adımda İsrail İşgalini Aklamak

26 Haziran 2026’da ABD arabuluculuğunda Lübnan ile İsrail arasında ilan edilen “üçlü çerçeve anlaşması”, ulusal çıkarlar ile bölgesel hesapların iç içe geçtiği karmaşık bir denklem içinde Lübnan siyasetindeki güç dengelerini yeniden şekillendiren önemli bir gelişme olmuştur. Bu süreç aynı zamanda İran’ın ABD ile imzaladığı mutabakat çerçevesiyle de doğrudan bağlantılıdır. Söz konusu mutabakatta Lübnan da kapsama alınmış; Washington ile süregelen çatışma hâlinin sona erdirilmesi için temel şartlardan biri olarak İsrail’in Lübnan topraklarına yönelik askerî operasyonlarını durdurması öngörülmüştür.
Bu gelişmeler doğrultusunda Lübnan yönetimi, İsrail ile Washington’da doğrudan müzakerelere katılma kararı almış ve bu süreci, “egemenlik haklarının güvence altına alınması” ile “uluslararası güvencelerin elde edilmesi” söylemleri üzerinden kamuoyuna sunmaya çalışmıştır. Ancak bu yaklaşım, imzalanan anlaşmanın hukuki ve siyasi sonuçları konusunda Lübnan’daki farklı siyasi çevreler arasında derin görüş ayrılıklarına ve yoğun tartışmalara yol açmıştır. Özellikle müzakere sürecinin İran-ABD mutabakatının sağlayabileceği siyasi kazanımlar üzerine inşa edilmemesi, Lübnan devletinin elindeki önemli bir diplomatik pazarlık kozunu değerlendiremediği yönünde eleştirilere neden olmuştur.
Bu çalışma, söz konusu çerçeve anlaşmasının yapısal niteliğini eleştirel bir perspektifle incelemeyi amaçlamaktadır. Bu kapsamda anlaşmanın temel maddeleri ayrıntılı biçimde analiz edilirken, Lübnan devletinin İran-ABD uzlaşısı bağlamındaki konumu değerlendirilecek; ayrıca anlaşmanın ulusal egemenlik üzerindeki etkileri ile İsrail’in Lübnan topraklarından tam olarak çekilmesi hedefine katkı sağlayıp sağlamayacağı tartışılacaktır.
2024 Anlaşmasından 2026 Çatışmalarına
Mevcut çerçeve anlaşmasının sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi için, onu 2024 yılında varılan anlaşmayla başlayan sürecin devamı olarak ele almak gerekmektedir. Zira 2024 Anlaşması, ilk aşamada Hizbullah’ın Litani Nehri’nin güneyindeki silahlı varlığını sona erdirmesini; buna karşılık İsrail’in bölgede işgal ettiği beş noktadan çekilmesini öngörüyordu. Lübnan tarafı, Hizbullah ile sağlanan mutabakat çerçevesinde yükümlülüklerini yerine getirerek devletin güvenlik otoritesini güney bölgelerinde yeniden tesis etmiş ve silahlı unsurların geri çekilmesini sağlamıştır. Buna karşın İsrail, anlaşmada öngörülmesine rağmen söz konusu beş noktadan çekilmemiştir.
Bunun yanı sıra İsrail, Hizbullah’ın “askerî altyapısını” hedef aldığı gerekçesiyle Lübnan’ın iç kesimlerine yönelik operasyonlarını sürdürmüştür. Bu süreçte Uluslararası Mekanizma Komitesi (Doğrulama ve İzleme Komitesi), İsrail’in bu iddialarını bağımsız biçimde denetleme görevini etkin şekilde yerine getirememiştir. Böylece İsrail hem suçlamaları dile getiren taraf hem de bunların doğruluğuna fiilen kendisi karar veren aktör konumuna gelmiş; bu durum ise Hizbullah’ın askerî ve siyasi kadrolarına yönelik hedefli suikastlarını Lübnan’ın farklı bölgelerinde sürdürmesine imkân tanımıştır.
Bölgesel gerilimin azaltılmasına yönelik çabaların sonuçsuz kalması üzerine Hizbullah, ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı askerî harekâtla eş zamanlı olarak oluşan jeopolitik ortamı değerlendirerek 2 Mart 2026’da İsrail’e yönelik askerî operasyonlarını yeniden başlatmıştır. Hizbullah, bu tırmanışı İsrail’in 2024 Anlaşması’nı sürekli ihlal etmesine karşı bir cevap olarak nitelendirmiş ve Lübnan tarafının ateşkes yükümlülüklerine bağlı kalmasına rağmen İsrail’in anlaşma hükümlerine uymadığını savunmuştur.
Bu gelişmelerin ardından Lübnan yürütme organı, ABD’nin arabuluculuğunda İsrail ile doğrudan müzakerelere başlamış ve süreç sonunda “Çerçeve Anlaşması” olarak adlandırılan yeni mutabakat ortaya çıkmıştır. Ancak bazı değerlendirmelere göre Lübnan yönetimi, İsrail karşısında elindeki en önemli pazarlık unsurlarından biri olan direniş hareketini veya Lübnan’ın İran-ABD mutabakatı kapsamındaki konumunu diplomatik baskı aracı olarak kullanmak yerine, İran’dan siyasi olarak mesafe koymayı tercih etmiş ve bu süreçte Hizbullah’ın iç politikada olası bir siyasi kazanım elde etmesini de engellemeyi hedeflemiştir.
Anlaşmanın “çerçeve anlaşması” olarak adlandırılması, kavramsal bir tercih olmanın ötesinde, Lübnan Anayasası’nın öngördüğü usulleri aşmaya yönelik bilinçli bir hukuki strateji olarak görünmektedir. Zira Lübnan Anayasası’nın 52. maddesi, devletin egemenliği, sınırları ve güvenliğini ilgilendiren, sürekli nitelik taşıyan uluslararası anlaşmaların Parlamento tarafından onaylanmasını zorunlu kılmaktadır. Bu tür düzenlemeler uluslararası antlaşma niteliği taşıdığından, yasama organının onayı anayasal bir yükümlülük olarak kabul edilmektedir. Ayrıca Taif Anlaşması (Ulusal Uzlaşı Belgesi) sonrasında şekillenen Lübnan siyasal sistemi başkanlık değil, uzlaşmaya dayalı parlamenter demokratik bir sistemdir. Dolayısıyla anayasal düzen, yürütme organının yasama erkini devre dışı bırakarak egemenlik alanına ilişkin tek taraflı kararlar almasına izin vermemektedir. Bu açıdan bakıldığında, “çerçeve anlaşması” tanımlamasının tercih edilmesi şu amaçlara hizmet eden bir hukuki manevra olarak değerlendirilebilir: parlamenter ve kurumsal denetimden kaçınmak, devletin temel egemenlik meselelerinde gerekli olan asgari ulusal mutabakatı aşmak ve Devlet Şûrası’nın (Conseil d’État) daha önce verdiği, hazırlık niteliğindeki anlaşmaları yasama denetiminin dışında bırakan içtihatlardan yararlanarak anayasal yükümlülükleri dolaylı biçimde bertaraf etmek.
Bu yaklaşım, aynı zamanda Lübnan’ın geleneksel dış politika anlayışından önemli bir kopuşu ifade etmektedir. Uzun yıllar boyunca “direniş”, ardı ardına kurulan hükümetlerin programlarında yer alan ve kamuoyunda “ordu-halk-direniş denklemi” olarak bilinen formül aracılığıyla siyasi meşruiyet kazanmıştır. Bu yaklaşım, Lübnan vatandaşlarının İsrail işgaline karşı silahlı direnişe katılmasını ve başta Şebaa Çiftlikleri ile Keferşuba Tepeleri olmak üzere işgal altındaki toprakların kurtarılmasını siyasi ve hukuki açıdan meşru gören resmi devlet söyleminin temelini oluşturmuştur.
Ancak devlet içindeki güç hiyerarşisinde köklü değişim, yeni hükümetin güvenoyu almasının ardından belirginleşmiştir. Hükümet, Şubat 2025’te gerçekleştirdiği ilk Bakanlar Kurulu toplantısında, yıllarca Hizbullah’ın askerî kapasitesine siyasi meşruiyet sağlayan “ordu-halk-direniş” formülünü resmî hükümet söyleminden çıkarmıştır. Bu kurumsal değişim, Cumhurbaşkanı Joseph Aoun’un göreve başlama konuşmasında dile getirdiği, silahın yalnızca devletin askerî kurumlarının tekelinde bulunması gerektiği yönündeki yaklaşımıyla da uyumlu olmuştur. Bu doğrultuda Bakanlar Kurulu, 5 Eylül 2025’te Lübnan Ordusu’nun stratejik planını onaylayarak silah bulundurma ve askerî güç kullanma yetkisinin yalnızca devlete ait olması ilkesini resmî devlet politikası hâline getirmiştir.
Çerçeve Anlaşması: Savaşın Başka Araçlarla Devamı
Lübnan’daki yeni yönetimin Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına ilişkin yaklaşımı ve bu konudaki niyeti, Çerçeve Anlaşması’nın hükümlerinde açık biçimde görülmektedir. Anlaşmanın maddeleri bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Lübnan’ın egemenliğini doğrudan ya da dolaylı biçimde etkileyen, hukuki, siyasi ve sahadaki uygulamalar açısından ciddi tartışmalar doğuran düzenlemeler içerdiği görülmektedir. Ayrıca anlaşma, taraflar arasında dengeli olmayan yükümlülükler öngörerek esas itibarıyla Lübnan tarafına daha ağır sorumluluklar yüklemektedir.
Anlaşmanın birinci maddesi, Lübnan devletinin siyasi ve savunma doktrininde köklü bir dönüşümün temelini oluşturmaktadır. Maddede açıkça şu ifadeye yer verilmektedir:
“İsrail ve Lübnan, her iki devletin de barış içinde yaşama hakkını ve güvenlik içinde yaşama yönündeki ortak iradelerini teyit eder. Egemen ve komşu iki devlet olarak taraflar, aralarındaki çatışmayı kalıcı biçimde sona erdirmeye, çatışmanın temel nedenlerini ele almaya ve böylece aralarındaki savaş hâlini resmen sonlandırmaya kararlı olduklarını ilan ederler.”
Bu hüküm, yapısal olarak Lübnan Ulusal Savunma Kanunu ile çelişmektedir. Zira söz konusu kanun, 1948 yılından bu yana İsrail ile olan ilişkiyi “süregelen ve açık bir savaş durumu” olarak tanımlamaktadır. Bunun yanında madde, Lübnan Anayasası’nın temel ilkeleriyle ve anayasal mutabakat metinleriyle de uyumsuz görünmektedir. Anayasa’nın başlangıç bölümünün (b) fıkrası, Lübnan’ın Birleşmiş Milletler ve Arap Birliği sözleşmelerine bağlılığını teyit etmekte; bu belgeler ise halkların kendi kaderini tayin hakkını ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi çerçevesinde işgale karşı meşru direniş hakkını güvence altına almaktadır. Benzer şekilde, 1989 tarihli Taif Anlaşması’nın (Ulusal Uzlaşı Belgesi) üçüncü bölümü de Lübnan devletine, İsrail işgali altındaki tüm Lübnan topraklarının kurtarılması için gerekli bütün tedbirleri alma yükümlülüğü getirmektedir.
Sorun yalnızca anayasal düzeyle de sınırlı değildir. Ceza hukuku ve özel hukuk bakımından da mevcut anlaşma, Lübnan’ın yürürlükteki mevzuatıyla önemli ölçüde çelişmektedir. 1955 tarihli İsrail’i Boykot Kanunu, gerçek ve tüzel kişilerin İsrail’de bulunan veya İsrail’e bağlı kişi ve kurumlarla ticari, mali ya da kişisel nitelikte herhangi bir ilişki veya anlaşma kurmasını kesin biçimde yasaklamaktadır. Buna ek olarak Lübnan Ceza Kanunu’nun 285. maddesi, “düşman devlet vatandaşları” ile her türlü teması ve İsrail topraklarına giriş yapılmasını suç olarak düzenlemekte; bu fiiller için geçici ağır hapis cezasına kadar varan ağır yaptırımlar öngörmektedir. Bu yönüyle Çerçeve Anlaşması’nın bazı hükümleri, yalnızca siyasi tercihleri değil, aynı zamanda Lübnan’ın yürürlükteki hukuk düzeniyle olan uyumunu da tartışmalı hâle getirmektedir.
Buna karşılık anlaşmanın ikinci maddesi, İsrail güçlerinin kademeli olarak “yeniden konuşlandırılması” sürecini, Lübnan devletinin ülke topraklarının tamamında egemenliğini tesis etmesine bağlamaktadır. Ancak bu sürecin ön koşulu olarak, devlet dışı silahlı grupların silahsızlandırıldığının doğrulanması, askerî altyapılarının tasfiye edilmesi ve Lübnan-İsrail sınırında bir tampon bölge oluşturulması şart koşulmaktadır. Bu düzenleme, fiilen ve operasyonel açıdan Hizbullah’ın Lübnan genelindeki askerî kapasitesinin tasfiye edilmesini öngörmektedir.
Anlaşmanın üçüncü maddesi ise, Lübnan ordusunun güvenlik sorumluluklarını kademeli biçimde devralmasını test etmek amacıyla “pilot bölgeler” (experimental areas) adı verilen yeni bir uygulama mekanizması getirmektedir. Bu model, Litani Nehri’nin güneyindeki iki coğrafi alanla sınırlandırılmış; bunlardan biri nehrin kuzeyinde, diğeri ise güneyinde belirlenmiştir. Güvenlik sorumluluğunun devri dört aşamalı askerî bir plan çerçevesinde gerçekleştirilecektir. Bu aşamalar arasında, Hizbullah’ın silah ve lojistik altyapısının imha edilmesini öngören “temizleme” (clearing) operasyonları ile “yetkisiz faaliyetlere katıldığından şüphe edilen” kamu görevlilerinin görevden uzaklaştırılması yer almaktadır. Ardından ise, günün yirmi dört saati faaliyet gösterecek askerî koordinasyon mekanizması aracılığıyla üçüncü bir tarafın yürüteceği “doğrulama” süreci öngörülmektedir.
Bununla birlikte, söz konusu madde uluslararası anlaşmaların hazırlanmasında görülen “yönlendirilmiş belirsizlik” (directed ambiguity) olarak nitelendirilebilecek bir sözleşme tekniğine işaret etmektedir. Madde, üç temel açıdan ciddi belirsizlikler içermektedir:
- Coğrafi belirsizlik: Pilot bölgelerin sınırları ve kapsamı açık biçimde tanımlanmamış; uygulamanın hangi alanları kapsayacağı netleştirilmemiştir.
- Zaman planının bulunmaması: Askerî aşamaların hangi takvime göre yürütüleceğine veya ne zaman tamamlanacağına ilişkin bağlayıcı herhangi bir süre öngörülmemiştir.
- Denetim mekanizmasının belirsizliği: Sahadaki doğrulama görevini üstlenecek üçüncü tarafın kimliği açıkça belirtilmemiştir. Metin, bu görevin Birleşmiş Milletler Geçici Görev Gücü’nün (UNIFIL) veya diğer Birleşmiş Milletler kuruluşlarının sorumluluğunda olmayacağını açıkça ifade etmekte; buna karşılık bu görevi üstlenecek alternatif yapının niteliğini belirsiz bırakarak, ABD öncülüğündeki güvenlik mekanizmalarına alan açmaktadır.
Uluslararası hukukta kullanılan kavramlar bakımından dikkat çekici bir diğer husus ise, yaklaşık 1.300 kelimeden oluşan anlaşma metninde “çekilme” (withdrawal) kavramına hiçbir şekilde yer verilmemesidir. Bunun yerine metinde, hukuki açıdan çok daha esnek ve yoruma açık olan “yeniden konuşlandırma” (redeployment) ifadesi tercih edilmiştir. Bu terminolojik tercih, İsrail ordusuna birliklerini farklı bölgeler arasında yeniden konumlandırma veya asker sayısını kısmen azaltma imkânı tanırken, onu uluslararası alanda tanınan sınırlara tam ve kesin biçimde çekilmeye zorlayan açık bir hukuki yükümlülük doğurmamaktadır. Bu nedenle anlaşmanın kullandığı dil, İsrail’e operasyonel ve hukuki manevra alanı sağlayan bilinçli bir tercih olarak değerlendirilebilir.
Buna ek olarak, anlaşmaya eşlik eden gizli bir güvenlik eki bulunduğu belirtilmektedir. Bu ekte, İsrail güçlerinin herhangi bir otomatik çekilme gerçekleştirmeyeceği, çekilme sürecinin ise Lübnan’ın üzerine düşen yükümlülükleri yerine getirmesine bağlı olduğu öngörülmektedir. Böylece taraflar arasında simetrik olmayan bir yükümlülük sistemi oluşturulmaktadır. Bu çerçevede Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının denetlenmesi ve güvence altına alınması sorumluluğu büyük ölçüde Lübnan hükümetine yüklenirken, İsrail hem askerî varlığını sürdürme hem de operasyonel hareket serbestisini koruma imkânına sahip olmaktadır. Bu durum, İsrail’e, Lübnan’ın yükümlülüklerini yerine getirmediği iddiasını gerekçe göstererek askerî operasyonlarını yeniden başlatabilecek hukuki ve siyasi bir manevra alanı sağlamaktadır.
Anlaşmada öngörülen bu asimetrik yükümlülükler, yalnızca güvenlik ve askerî alanla sınırlı değildir. Anlaşmanın onuncu ve on birinci maddeleri, aynı zamanda “ekonomik koşulluluk” (economic conditionality) olarak nitelendirilebilecek bir mekanizma oluşturmaktadır. Söz konusu maddelerde, Amerika Birleşik Devletleri’nin, uluslararası ortaklarını ve bağışçı kuruluşları seferber ederek Lübnan hükümetine yeniden imar, yıpranmış altyapının onarılması, ulusal ekonominin canlandırılması, insani yardım ve yatırım programları gibi alanlarda destek sağlaması öngörülmektedir.
Ancak bu destek, Lübnan devletinin kamu kaynakları, yatırımlar veya insani yardımlar dâhil olmak üzere hiçbir mali kaynağın “devlet dışı silahlı gruplarla bağlantılı” kişi, kuruluş veya yapılara ulaşmasını engellemesine bağlanmaktadır. Anlaşma ayrıca, yeniden imar fonlarının bu yapılardan tamamen izole edilmesini sağlamak amacıyla önleyici ve sıkı bir mali denetim mekanizması kurulmasını şart koşmaktadır.
Bu yaklaşım, Lübnan’ın mali ve denetleyici kurumlarının, ulusal mevzuatın ötesine geçen dış denetim standartlarına tabi tutulması sonucunu doğurabilecek niteliktedir. Bunun da özellikle Hizbullah ile bağlantılı oldukları iddiasıyla, savaşın en ağır etkilediği bölgelerde faaliyet gösteren insani yardım kuruluşları ve sivil toplum örgütlerinin çalışmalarını ciddi ölçüde sınırlandırma veya fiilen işlevsiz hâle getirme riski taşıdığı değerlendirilmektedir.
Sonuç olarak anlaşma, Lübnan açısından derhâl yerine getirilmesi gereken kesin güvenlik yükümlülükleri ile uluslararası toplum tarafından ileride sağlanması vaat edilen, ancak çeşitli koşullara bağlı mali destekler arasında belirgin bir dengesizlik kurmaktadır. Bu yönüyle anlaşma, güvenlik alanındaki taahhütlerin bağlayıcı, ekonomik teşviklerin ise şartlı ve ertelenebilir olduğu asimetrik bir yükümlülük yapısı ortaya koymaktadır.
Anlaşmanın on üçüncü maddesi, hukuki ve insan hakları açısından en tartışmalı hükümlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Söz konusu madde, Lübnan ile İsrail’i “uluslararası siyasi ve hukuki platformlarda birbirlerine zarar verebilecek veya düşmanca nitelik taşıyan tüm girişimleri durdurmakla” yükümlü kılarken, buna paralel olarak kayıp kişilerin naaşlarının bulunması ve iade edilmesi ile tutukluların serbest bırakılması konusunda ortak çalışma yürütülmesini öngörmektedir. Ancak bu düzenleme, yargı egemenliği ve kayıp kişilerin hakları bakımından iki temel yapısal sorunu beraberinde getirmektedir.
İlk olarak, tutuklular ve kayıplara ilişkin hükümler, Lübnanlı tutukluların serbest bırakılmasına yönelik mekanizma ve takvimi açık biçimde belirlememektedir. Bu noktada özellikle İsrailli pilot Ron Arad dosyası dikkat çekmektedir. Maddede yer alan belirsizlik, İsrail’e Lübnanlı tutukluların serbest bırakılmasını Arad’ın akıbetinin veya naaşının bulunmasına bağlayabilecek hukuki ve siyasi bir gerekçe sunma potansiyeli taşımaktadır.
İkinci olarak, “uluslararası hukuki girişimlerin durdurulmasına” ilişkin hüküm, uluslararası insancıl hukuk açısından dikkat çekici sonuçlar doğurabilecek niteliktedir. Lübnanlı hukukçu Nizar Saghieh’in eleştirel değerlendirmesine göre bu düzenleme, Lübnan devletini egemenlik haklarının önemli bir bölümünden vazgeçmeye zorlamakta ve fiilen İsrail’e kapsamlı bir “genel af” niteliğinde koruma sağlamaktadır. Böyle bir hüküm, uluslararası hukuk mekanizmalarının işletilmesini sınırlandırarak, İsrail’in olası uluslararası hukuki sorumluluğunun tartışılmasını da güçleştirebilir.
Genel çerçevede değerlendirildiğinde ise, Doha Enstitüsü tarafından yayımlanan bir değerlendirme notuna göre söz konusu anlaşma, Lübnan’ın güvenlik ve siyasal düzenini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan ortak bir ABD-İsrail yaklaşımını yansıtmaktadır. Bu yaklaşım, savaşı sona erdirmekten ziyade çatışmanın nedenlerini yeniden tanımlamayı hedeflemektedir. Bu bağlamda anlaşma, çatışmanın temel nedeni olarak İsrail işgalini değil, direniş hareketini öne çıkarmaktadır. Böylece Hizbullah’ın silahlı yapısını koruması, İsrail’in Lübnan’daki askerî varlığını sürdürmesi için gerekçe olarak sunulmakta; işgalin devamının sorumluluğu ise dolaylı biçimde Hizbullah’ın silahsızlanmamasına bağlanmaktadır.
Lübnan’da Çerçeve Anlaşmasına Yönelik Tepkiler
Çerçeve Anlaşması ve buna yönelik tepkiler, Lübnan siyasetini tarihsel olarak şekillendiren siyasi ve ideolojik ayrışmaları bir kez daha gözler önüne sermiştir. Anlaşmaya yönelik iç muhalefetin başını Hizbullah ile Emel Hareketi çekmiştir. Hizbullah milletvekilleri, yürütme organının işgalci bir devletle tek taraflı müzakere yürütme yetkisine sahip olmadığını ve böyle bir anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için Parlamento’nun onayının zorunlu olduğunu savunarak anayasal itirazlarda bulunmuştur. Bu yaklaşım, Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım’ın 27 Haziran 2026 tarihinde yayımladığı resmî açıklamada da açık biçimde dile getirilmiş; Kasım, İsrail’in çekilmesini Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına bağlayan anlaşmayı “kırmızı çizgileri aşan bir aşağılanma” olarak nitelendirmiştir.
Benzer şekilde, Emel Hareketi lideri ve Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri de anlaşmayı reddetmiş; metni Lübnan’a dışarıdan dayatılan haksız şartlar olarak tanımlamıştır. Berri’ye göre anlaşma, ülkede yeni bir güvenlik düzeni oluşturmayı hedeflemekte ve mevcut şekliyle mezhepsel gerilimleri artırarak yeni bir iç çatışma riskini beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, kapsamlı bir ulusal mutabakat sağlanmadığı sürece anlaşmanın anayasal kurumlar tarafından onaylanmayacağını ifade etmiştir.
Anlaşmaya yönelik eleştiriler yalnızca Hizbullah ve Emel Hareketi ile sınırlı kalmamış; İlerici Sosyalist Parti de sürece mesafeli yaklaşmıştır. Parti lideri Velid Canbolat, anlaşmanın ulusal birlik ve toplumsal dokuyu zedeleyebileceği yönündeki kaygılarını dile getirmiştir. Canbolat, itirazını Taif Anlaşması’nın (Ulusal Uzlaşı Belgesi) hükümlerine ve uluslararası meşruiyet ilkelerine dayandırmış; iç siyasi uzlaşı sağlanmaksızın anlaşmaya belirsiz hükümler ve tek taraflı yükümlülükler eklenmesinin ülkeyi toplumsal barış ve istikrar açısından tehlikeli bir sürece sürükleyebileceğini savunmuştur.
Öte yandan, Lübnan Komünist Partisi ile Nasırcı Halk Örgütü gibi sol ve Arap milliyetçisi siyasi hareketler de anlaşmaya karşı çıkmıştır. Bu çevreler, doğrudan müzakereler yoluyla İsrail ile resmî normalleşmenin önünün açıldığını ileri sürmüş; ABD’nin arabuluculuğunda hazırlanan metnin, Lübnan’ın egemenliği üzerinde Amerikan-İsrail nüfuzunu pekiştirmeyi ve ülkenin ulusal güç unsurlarını zayıflatmayı amaçladığını iddia etmiştir.
Buna karşılık, Hizbullah karşıtı siyasi partiler, özellikle Lübnan Güçleri ile Kataib Partisi, anlaşmayı en güçlü biçimde destekleyen aktörler arasında yer almıştır. Bu partiler, anlaşmanın temel yaklaşımını benimseyerek Lübnan’daki temel sorunun İsrail işgali değil, Hizbullah’ın silahlı yapısı olduğunu savunmuştur.
Sünni siyasi çevrelerde ise ortak bir tutum oluşmamıştır. Bu kesim içerisinde hem anlaşmayı destekleyen hem de karşı çıkan isimler bulunmakla birlikte, özellikle İsrail’in çekilmesine ilişkin hükümler başta olmak üzere anlaşmanın birçok maddesindeki belirsizlikler, Hizbullah’a yakın olmayan bazı siyasetçilerin de eleştirilerine neden olmuştur. Bunlar arasında eski Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora, anlaşmanın özellikle İsrail’in çekilmesine ilişkin düzenlemeleri konusunda ciddi çekincelerini kamuoyuyla paylaşmıştır.
Sonuç
Mevcut göstergeler, Çerçeve Anlaşması’nın daha yürürlüğe girmeden ciddi yapısal sorunlarla karşı karşıya olduğunu ortaya koymaktadır. Anlaşmanın, Lübnan’daki siyasi aktörlerin önemli bir bölümü tarafından reddedilmesi, İsrail’in çekilmesini Hizbullah’ın tamamen silahsızlandırılması şartına bağlaması ve uluslararası hukuki hesap verebilirlik mekanizmalarını zayıflattığı gerekçesiyle egemenlik ve hukuk açısından eleştirilmesi, metnin uygulanabilirliğini önemli ölçüde tartışmalı hâle getirmektedir. Bu yönüyle anlaşma, yalnızca pratik etkisi sınırlı bir belge olmanın ötesinde, Lübnan’ın kırılgan siyasal dengelerini daha da sarsabilecek bir unsur niteliği taşımaktadır.
Hükümet, egemenliğin yeniden tesis edilmesi ve silahlı gücün yalnızca meşru devlet kurumlarının elinde toplanması hedefini merkeze alan söylemini sürdürmektedir. Ancak bu yaklaşımın nasıl uygulanacağı konusunda yönetim içinde tam bir uzlaşı bulunmadığı gibi, anlaşmaya karşı çıkan aktörleri zorlayabilecek siyasi veya kurumsal araçlara da sahip görünmemektedir.
Bu çerçevede, önümüzdeki dönemin seyrini belirleyecek temel unsurun Çerçeve Anlaşması’nın kendisinden ziyade sahadaki askerî ve siyasi gelişmeler olacağı değerlendirilmektedir. Özellikle İran ve müttefikleri ile Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail arasında şekillenecek bölgesel güç mücadelesinin seyri, Lübnan’daki siyasi ve güvenlik dengeleri üzerinde belirleyici olmaya devam edecektir.



