1948 Topraklarındaki Filistinliler: Sömürgeci Sisteme Karşı Mücadelenin Tarihsel Bağlamı

On yıllardır dolaşımda olan bir söylem vardır: “İçerdeki Arapların (1948’de işgal edilen Filistin topraklarındaki Araplar için kullanılan bir ifade) kendilerine özgü bir durumu vardır.” Bu ifade, İsrail vatandaşı olmaları nedeniyle onları Filistin halkının geri kalanının kaderinden ve mücadelesinden ayrı tutma girişimi olarak kullanılmıştır. Ancak bu söylem ancak tersinden okunduğunda anlamlıdır. İçerdeki Arapların “özgünlüğü”, Filistinli olmalarından değil, İsrail’in onları aynı anda hem “vatandaşları” hem de “potansiyel düşmanları” olarak görmesinden kaynaklanmaktadır.
Çünkü Filistinlilerin genel durumunda, 1948 topraklarında yaşayan Arapları dışında bırakacak ya da onları marjinal bir konuma itecek bir gerçeklik aslında yoktur. Aksine, İsrail devleti Filistin coğrafyasını birbirinden kopuk parçalara ayırmış; bunun sonucunda da bu topraklarda yaşayan insanları, Siyonist hareketin onlara zorla dayattığı hukuki statüler üzerinden sömürgeci bir anlayışla yeniden tanımlamıştır. Buna göre, içerdeki Araplar İsrail Devleti’nin vatandaşları olarak kabul edilirken, Doğu Kudüs’ün Arap sakinleri, 1967’de Kudüs’ün işgal edilmesinden bu yana “ikamet kartı sahibi” olarak tanımlanmaktadır.
Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki Filistinliler ise henüz kurulmamış bir Filistin devletinin vatandaşları olarak görülmektedir. Gazze halkı ise iki yıl boyunca maruz kaldıkları soykırım girişiminin ardından, hem siyasi hem de idari açıdan belirsiz bir geleceğe doğru sürüklenmekte ve Gazze Şeridi de kendine özgü, henüz tanımlanmamış bir yöne itilmektedir.
1948’de işgal edilen topraklarda yaşayan Araplar, Arap-Filistin kimlikleri ile İsrail vatandaşlıkları arasında derin bir çelişki içinde doğdular. Bu çelişki, 1948 Nekbesi’nin bir sonucuydu ve bu konuda çok sayıda çalışma kaleme alındı. Ancak içerdeki Arapların, diğer Filistinlilerin ve genel olarak Arap dünyasının dikkatini çektiği ve sorgulama konusu hâline geldiği dönüm noktası, iç siyaset literatüründe “Ekim 2000 Ayaklanması” olarak bilinen süreç oldu.
Bu olaylar, İkinci İntifada’nın (Aksa İntifadası) başlamasıyla eş zamanlı olarak yaşandı. 2000 yılı Eylül ayının sonlarında dönemin Likud Partisi lideri ve daha sonra başbakan olacak olan Ariel Sharon’un Kudüs’te Harem-i Şerif’e girmesinin ardından İsrail güçlerinin gerçekleştirdiği Aksa Katliamı’na tepki olarak, 1948 topraklarındaki birçok Arap kent ve köyünde öfkeli gösteriler düzenlendi. Bu gelişmeler, İkinci İntifada’nın fitilini ateşledi.
Bu, içerdeki Arapların İsrail hükümetlerinin politikalarına karşı ilk kez ayaklanışı değildi. Ancak ilk kez, 1948 topraklarında yaşayan Filistinliler, Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’deki halklarıyla ortak bir protesto ve mücadele hattında buluşuyorlardı. Ekim 2000 Ayaklanması sırasında, İşçi Partisi liderliğindeki ve Ehud Barak başkanlığındaki İsrail hükümetine bağlı güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu, İsrail sınırları içinde kalan farklı Arap kent ve köylerinden on üç kişi yaşamını yitirdi.
Bu olaylar son ayaklanma da olmadı. Ancak 2000 Ekim Ayaklanması, 1948 topraklarındaki Filistinli Arap toplumunun tarihindeki yeni bir dönemin başlangıcını temsil etti.
Tarihsel Bağlam
Nekbe sırasında Siyonist hareketin uyguladığı etnik temizlikten sağ kurtulan ve topraklarında kalabilen Araplar, kendi ülkelerinde azınlık hâline geldikten sonra 1948’den 1966’ya kadar askerî yönetime tabi tutuldu. İsrail vatandaşlığı ise, ülkelerinde kalabilmelerinin bir tür uzlaşmacı formülü olarak kendilerine verildi.[i]
Bu döneme özellikle değinmek gerekir; çünkü bu yıllar, Siyonist askerî ve güvenlik kurumlarının denetim ve kontrol sisteminin temellerini attığı bir evreyi temsil etmektedir. Araştırmacı Ahmed Sa‘di, Kapsamlı Gözetim… adlı eserinde bu dönemi ayrıntılı biçimde incelemiş; İsrail kurumlarının içerdeki Araplara yönelik siyasi ve güvenlik politikalarında uyguladığı güvenlikçi düşüncenin kökenlerini ortaya koymuştur.[ii]
Her ne kadar askerî yönetim yıllarında içerdeki Araplarla İsrail kurumu arasındaki ilişkinin temel ritmini korku, tedirginlik ve zaman zaman boyun eğmeye varan bir baskı ortamı belirlemiş olsa da, bu durum kitlesel protesto örneklerinin ortaya çıkmasını engellemedi. Bu protestolar zaman zaman devletin güvenlik aygıtlarıyla doğrudan çatışma noktasına kadar ulaştı.
Her ne kadar bunlar geniş halk ayaklanmaları değil, belirli köy ve kasabalarla sınırlı, yerel ve kesintili hareketler olsa da; İsrail kurumlarının politikalarına karşı protesto ve direniş hafızasının oluşmasında önemli bir rol oynadılar. Üstelik bunlar, örgütlenme ve protesto imkânlarının ağır güvenlik ve hukuk kısıtlamaları altında bulunduğu bir dönemde gerçekleşiyordu.
Bu olayların en bilineni, Celile bölgesindeki Shefa-‘Amr kasabasında 1959 yılında yaşanan ve Filistin lehçesinde “Tuşet el-Basat” (Otobüs Kavgası) olarak anılan olaydır. Araştırmacı Halid Anabtavi, Arap 48 internet sitesinde yayımladığı üç makalelik “Otobüs Ayaklanması…” başlıklı dizisinde bu olayı ayrıntılı biçimde ele almıştır.
Olaylar, Şefa Amr’dan her gün Hayfa’daki ve kıyıdaki Yahudi yerleşimlerindeki işyerlerine taşınan işçilerin, İsrail’in Egged otobüs şirketine karşı başlattıkları protestolarla başladı. Şirketin sağladığı otobüs sayısı, kasabadaki tüm işçilerin işyerlerine ulaşmasına yetmiyordu. Bunun sonucunda işçiler şirketi protesto etmek amacıyla bir dizi oturma eylemi ve gösteri düzenlediler. Bu protestoların doruk noktası 9 Kasım 1959 tarihinde yaşandı. O gün İsrail polisi, işçilerin ve ailelerinin düzenlediği oturma eylemini gerçek mermi kullanarak dağıttı. Olaylar sırasında Muhammed Ebu Ra‘d isimli bir vatandaş öldürüldü.
Askerî yönetim güçleri, protestoların ardından Şefa Amr kasabasını fiilen işgal ederek kontrol altına aldı ve takip eden günlerde onlarca işçiyi tutukladı.
Bu yerel ayaklanmanın otobüsler ve ulaşım meselesiyle bağlantılı olması tesadüf değildi. Çünkü askerî yönetim döneminde hareket özgürlüğü, askerî yönetim makamlarının verdiği izinlere bağlıydı. Bu nedenle bir işçinin otobüse yetişmesi ve ona binebilmesi, aynı zamanda geçimini sağlayabilmesi ve ekmeğine ulaşabilmesi anlamına geliyordu. Bu yüzden ulaşım sorunu, yalnızca teknik bir mesele değil; doğrudan yaşam ve geçim mücadelesinin bir parçasıydı.
Birleştirici Olay: Toprak Günü
Ancak 1948’de işgal edilen topraklarda yaşayan Arapların toplu olarak, siyasi bir topluluk ve ulusal-sivil bir azınlık olarak harekete geçtiği tarihsel dönüm noktası, askerî yönetimin kaldırılmasından yaklaşık on yıl sonra, 30 Mart 1976’da yaşandı. Toprak Günü, 1948 topraklarındaki bütün siyasi ve ulusal güçlerin üzerinde uzlaştığı ortak olay ve İsrail yönetimiyle yaşanan ilk büyük ve sert çatışma olarak kabul edilmektedir.
Toprak Günü olayları, daha sonra “Toprak Günü Üçgeni” olarak anılacak olan Celile’deki üç köyde — Sahnin, Arraba ve Deir Hanna — patlak verdi. Olayların temel nedeni, İsrail hükümetlerinin 1950’lerin başından itibaren sürdürdüğü Arap topraklarına el koyma politikasıydı. Bu süreç, özellikle 1960’ların sonları ve 1970’lerin başlarında, Siyonist çevrelerde “Celile’nin Yahudileştirilmesi” olarak bilinen proje kapsamında daha da hız kazandı.
30 Mart’taki gösteriler ve protestolar, o gün ilan edilen genel grevin ardından Filistin içindeki bütün Arap kent ve köylerine yayıldı. Bazı yerleşimlerde bu grev sivil itaatsizlik biçimini aldı. Göstericiler İsrail polis ve güvenlik güçleriyle karşı karşıya geldi. Çatışmalar sonucunda Celile’deki Sakhnin, Arraba ve Kafr Kanna ile Müselles (Üçgen) bölgesindeki Tayibe kentinde altı kişi hayatını kaybetti.
O dönemde içerdeki Arapları siyasi ve toplumsal olarak bir araya getiren temel mesele toprak sorunu oldu. Aynı zamanda bu mesele, onları Filistin halkının bütün parçalarıyla tarihsel ve doğal birliklerine yeniden bağladı. Bu nedenle Toprak Günü, içerdeki Filistinlilerin coğrafi sınırlarını aşarak tüm Filistin ulusal hafızasının ve bilincinin bir parçası hâline geldi; bugün de her yıl bütün Filistinliler tarafından anılan ortak bir ulusal gün olarak yaşamaktadır.
Dr. Azmi Bishara, Kesintiye Uğratılmış Siyasi Söylem adlı eserinde şöyle der:
“1948 topraklarındaki Araplar, Toprak Günü’nde kendilerini güçlü hissettiler; fakat aynı zamanda kendi güçlerinden korktular. Bu yüzden daha ileri gitmekten çekindiler ve o günden çıkarılan sonuçlardan biri de, aynı şeyin tekrar yaşanmaması, olayın yalnızca yıllık bir anmaya dönüşmesi oldu.”[iii]
Nitekim İsrail, bazı yerel Arap siyasi güçlerle iş birliği içinde hareket ederek bu olgunun tekrarını önlemek amacıyla hızla devreye girdi. Bu müdahale, toprak gaspı politikasından vazgeçmek şeklinde olmadı; çünkü bu politika tüm hızıyla devam etti. Bunun yerine, içerideki Arap vatandaşların vatandaşlık koşullarını çeşitli alanlarda iyileştirmeye dayalı bir kabul etme ve denetim politikası benimsendi. Özellikle ekonomi ve hizmet sektörlerinde bazı iyileştirmeler yapıldı.
Ayrıca Toprak Günü’nü örgütleyen Arap kitlesel kurumları zamanla kendi başına bir amaç hâline getirildi. Bu kurumlar, örgütlü ve sürekli bir halk protestosu hareketi geliştirmek yerine, yerel ve bölgesel nitelikte yeni kurumlarla çevrelendi.[iv] Bütün bunlar, içerdeki Filistinliler arasında geniş katılımlı ve birleştirici kitlesel hareketlerin ortaya çıkmasını engellemeye yönelikti. Amaç, Arapların siyasi ve ulusal bir topluluk olarak ortak hareket etmesi fikrini geliştirebilecek her türlü sürecin önünü kesmekti.
Her kitlesel ayaklanmanın ardından görülen “bir adım geri çekilme” teması, Toprak Günü’nden bu yana içerdeki Filistinlilerin toplumsal hareketlerini belirleyen temel özelliklerden biri olmaya devam etmiştir. Bu makalenin sormaya çalıştığı soru da tam olarak budur: İçerdeki Filistinliler neden her kitlesel harekete geçtiklerinde, kısa süre sonra kendi hareketlerinden çekinir hâle gelmektedir?
Çünkü Filistinli kimlikleriyle harekete geçtikleri, hatta zaman zaman İsrail güvenlik güçleriyle sert çatışmalara dönüştürdükleri her ulusal ve kitlesel kalkışma, kısa süre içinde yeniden denetim altına alınmakta ve İsrail vatandaşlığı çerçevesine geri oturtulmaktadır. Bu süreç, yalnızca devlet kurumları tarafından değil; aynı zamanda çoğu zaman insanların siyaseten sokaktan kaldırımlara geri dönmesini kendi görevi olarak gören yerel siyasi güçlerin katkısıyla da gerçekleşmektedir.
Bu örüntü daha sonraki dönüm noktalarında da tekrar edecektir: 2000 Ekim Ayaklanması’nda ve 2021 Mayıs Ayaklanması’nda olduğu gibi. Önce kolektif eylem cesareti ve ileriye doğru bir hamle, ardından ise yeniden bir adım geri çekilme.
Paralel ve Görünmez Kılınmış Bir Tarih
İçerdeki Arapların protestoları; 1948-1966 yılları arasındaki askerî yönetim döneminde görülen sivil protestolar ve yerel, sınırlı oturma eylemlerinden başlayarak, 1976 Toprak Günü’nde doruğa ulaşan kitlesel halk ayaklanmalarına kadar farklı biçimler almıştır. Bunun ardından ise, 1970’lerin sonlarından 1990’ların başlarına kadar Toprak Günü’nün çeşitli siyasi güçler ve partiler tarafından yıllık bir anma gününe dönüştürüldüğü bir dönem yaşanmıştır.
Bugün bu süreç, içerdeki Filistinlilerin kolektif hafızasında daha çok kültürel bir folklor olarak varlığını sürdürmekte; ancak büyük ölçüde siyasi etkisinden arındırılmış bir hatıra niteliği taşımaktadır.
Bununla birlikte, 1950’lerden 1990’ların başlarına kadar uzanan bu dönem yalnızca kitlesel ve sivil mücadele tarihini içermemektedir. Aynı zamanda, içerdeki Filistinlilerin hafızasından büyük ölçüde silinmiş ya da silinmesi sağlanmış başka bir mücadele tarihini de barındırmaktadır.
Söz konusu tarih, “İsrail vatandaşlığı altında yaşayan bazı Filistinlilerin silahlı mücadelesi” ile ilgilidir. Bu mücadele çoğu zaman bireysel girişimler veya Celile ve Müselles (Üçgen) bölgelerinde örgütlenmiş küçük hücreler biçiminde ortaya çıkmış; bu grupların bazıları 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca farklı dönemlerde İsrail hedeflerine yönelik eylemler gerçekleştirmiştir.
İçerdeki silahlı grupların en bilineni, “778 Grubu” ya da “Akka 778 Grubu”[v] olarak anılan yapılanmadır. Bu grup, 1960’lı yıllarda Akka kentinde bir fedai örgütü olarak kurulmuştur. Kurucuları arasında Akka doğumlu Fevzi en-Nimer de yer almaktaydı. En-Nimer, Hayfa ile Akka arasında çeşitli İsrail kamu tesisleri ve hedeflerine yönelik gerçekleştirilen bir dizi eylemin ardından 1969 yılı Kasım ayının sonlarında tutuklanmıştır.
İçerdeki Filistin kent, kasaba ve köylerinin neredeyse her birinde, 1960’lardan 1990’ların başlarına kadar Filistin Kurtuluş Örgütü saflarına katılan ya da örgüt içinde yer alıp içeriden gizli faaliyet yürüten bir kişi hakkında anlatılan hikâyelere rastlamak mümkündür.
Buna ek olarak, bazıları öldürülen, bazıları ise tutuklanan takip altındaki militanlar ve fedailer hakkında da çok sayıda anlatı bulunmaktadır. Ancak bu tarih, içerdeki Filistinlilerin kolektif hafızasında ya büyük ölçüde görünmez kalmış ya da egemen siyasi-güvenlik sistemi tarafından bilinçli şekilde görünmez kılınmıştır.
Üstelik bunu sağlayan araçlar da çoğu zaman aynıdır. Halk protestolarını ve kitlesel ayaklanmaları İsrail vatandaşlığı sınırları içinde tutmak amacıyla onları denetlemeye çalışan bazı yerel Arap siyasi güçler ve liderlikler, aynı zamanda İsrail-Siyonist vatandaşlık çerçevesinin dışına çıkan her türlü direniş ve başkaldırı deneyiminin sonraki kuşakların hafızasından silinmesinde de rol oynamışlardır.
1990’ların başında Birinci İntifada’nın sona ermesiyle birlikte, Filistin halkının tarihindeki en önemli dönüm noktalarından biri yaşandı: Eylül 1993’te imzalanan Oslo Anlaşmaları. Bu gelişme, içerdeki Filistinlilerin siyasi ve toplumsal hareketliliğinde de yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Böylece onlar, hem Filistinlilerin hem de İsraillilerin gözünde, geçmişe kıyasla çok daha fazla sorgulanan ve dikkatle izlenen bir toplumsal-siyasi özne hâline geldiler.
[i] Bu konuda bkz.: Gris, Sabri, İsrail’deki Araplar, Palestine Liberation Organization – Araştırmalar Merkezi, 1. Baskı, 1967, Cilt 1. Ayrıca bkz.: Azmi Bishara, İsrail’deki Araplar: İçeriden Bir Bakış, Center for Arab Unity Studies, 2. Baskı, Beyrut, 2000.
[ii] Sa‘di, Ahmed, Kapsamlı Gözetim: Filistinlilere Yönelik Nüfus Yönetimi, Denetim ve Siyasal Kontrol Politikalarının İsrail’deki Doğuşu, çev. el-Haris Muhammed en-Nebhan, Arab Center for Research and Policy Studies, 1. Baskı, Beyrut, 2000. Ayrıca bkz.: Matza, Doron, “İsrail’in Arap Vatandaşlarına Yönelik Politikaları: Güvenlikçi Düşüncenin Kökenleri ve Gelişimi”, çev. Muhammed Ka‘dan, İsrail Araştırmaları Dergisi, Sayı 84, s. 118-125.
[iii] Azmi Bishara, Engellenmiş Nahda Üzerine Tezler ve Diğer Çalışmalar, Muwatin Palestinian Institute for the Study of Democracy, 1. Baskı, Ramallah, 1998, s. 34.
[iv] Aynı eser, s. 34.
[v] Bu konuda bkz.: Fayyad, Tevfik, Akka 778 Grubu, Palestinian Ministry of Culture, 3. Baskı, 2000.
Not: Bu makale iki bölümden oluşmaktadır. İkinci bölüm yayınlanacaktır.



