Filistin Yasama Seçimlerinin Ertelenmesi: Mevcut Düzenin Tükenişi ile Değişim İmkânlarının Tıkanması Arasında

Filistin yasama seçimlerinin ertelenmesinin, seçimlerin gerçekleştirilmesine yönelik tüm resmî hazırlıklara rağmen artık büyük ölçüde kesinleştiği görülüyor. 28 Kasım 2026 tarihinde yapılması planlanan seçimlerin altı yıl içinde ikinci kez ertelenmesi; ertelemenin nedenleri ve süresine ilişkin meşru siyasi soruları beraberinde getirirken, Filistin siyasi sisteminin niteliği, kendini reforme etme kapasitesi ve meşruiyetini yenileyebilme imkânı gibi daha temel ve karmaşık soruları da gündeme taşıyor.
Bu nedenle seçim meselesi, birbirinden bağımsız bir prosedürel gelişme olarak değil, siyasi sistemin canlılığını ve yapısal krizlerini aşabilme kapasitesini gösteren bir ölçüt olarak ele alınmalıdır. Filistin bağlamında seçimlerin önemi yalnızca parlamentodaki sandalye dağılımını belirlemesinden kaynaklanmaz. Seçimlerin yapılabilmesini mümkün kılan ya da engelleyen koşullar, aynı zamanda Filistin siyasetinin temel özelliklerini ve sınırlarını da görünür kılar.
Bu çalışma, seçimlere demokratik işlevinin ötesinde anlamlar yüklemeyi amaçlamamaktadır. Seçimleri esas olarak meşruiyetin yenilenmesi ve iktidarın el değiştirmesini sağlayan demokratik bir mekanizma olarak ele almakta; ancak Filistin bağlamında, tarihsel olarak seçimlerin yapılmasına imkân tanıyan veya düzenli biçimde gerçekleştirilmesini engelleyen şartlar çerçevesinde değerlendirmektedir.
Çalışmanın temel argümanı, yasama seçimlerinin art arda ertelenmesinin ardından mevcut siyasi elitin aşılması güç bir ikilemle karşı karşıya kaldığıdır: Bir tarafta mevcut düzenin tıkanması ve geleceğe dair ufkunun giderek daralması, diğer tarafta ise bu düzenden çıkmanın maliyetinin artması ve değişim için gerekli şartların oluşmaması bulunmaktadır.
Bu ikilem içinde yerinde saymak, etkili ve nüfuz sahibi siyasi güçler açısından rasyonel bir tercih gibi görünmektedir; mevcut durumun sürdürülmesi siyasi sistemde daha fazla aşınma ve zayıflamaya yol açsa bile. Bu çerçevede seçimlerin ertelenmesi, seçimlerin yapılmasına kıyasla daha gerçekçi bir seçenek hâline gelmektedir. Ancak bu durum, ertelemenin Filistin siyasi sistemi ve Filistin meselesi açısından daha az maliyetli olduğu anlamına gelmemektedir.
Mevcut Düzenin Tükenişi ve Değişimin Sınırları
Mevcut düzenin korunması, Filistin yönetiminin son yıllarda izlediği temel stratejilerden biri oldu. Bu yaklaşım, siyasi sistemin temel sorunlarıyla yüzleşmeyi ve onları çözmeye yönelik girişimleri ertelemeye imkân tanıdı. Ancak bu stratejinin sürdürülebilirliği giderek daralmaktadır. Mevcut kurumlar, özellikle soykırım savaşının devam eden sonuçlarının ardından, artık siyasi ve stratejik meydan okumalara yeterli yanıtlar üretmekte yetersiz kalmakta; bunun yanı sıra Filistinlilerin günlük yaşamını doğrudan etkileyen ekonomik ve idari sorunlara da çözüm sunamamaktadır. Buna karşılık, eski yapının tükenmesi, uygulanabilir bir alternatifin önünü kendiliğinden açmamaktadır. Çünkü değişim sürecinin kendisi de yalnızca iç iradeyle aşılması mümkün olmayan bir dizi sınırlamaya tabidir.
Bu sınırlamaların ilki, özerk yönetim düzenlemeleri çerçevesinde ortaya çıkan Filistin Yönetimi’nin yapısıyla ilgilidir. Söz konusu düzenlemeler, yönetime Filistinlilerin günlük işlerini yürütme yetkisi vermiş; ancak aynı zamanda hareket alanını ve egemen bir yapıya dönüşme kapasitesini sınırlandırmıştır. Bu çelişki, Filistin Yönetimi’nin kuruluşundan bu yana sürekli biçimde varlığını korumuştur. Yönetim bir devlet gibi hareket ederken, sahip olduğu araçlar hâlâ nihai olarak hedeflenen devlete dönüşmeyen bir geçiş döneminin koşullarıyla sınırlı kalmıştır.
İkinci sınırlama, Filistin meselesinin yalnızca iç siyasi bir konu olmayıp aynı zamanda bölgesel ve uluslararası bir mesele niteliği taşımasıyla ilgilidir. Siyasi sistemin yapısında veya yönelimlerinde gerçekleşecek bir değişimin, en azından belirli ölçüde destekleyici bir bölgesel ortam ve olumlu uluslararası tutumlar gerektirdiği açıktır. Filistinlilerin yenilenmeye yönelik acil ihtiyacı, tek başına bu değişimin koşullarını yaratmaya yetmemektedir. İç talepler ne kadar açık olursa olsun, bunların hayata geçirilmesi Filistinlilerin tek başına belirleyemediği güç dengelerine bağlı kalmaktadır.
Üçüncü sınırlama ise Filistin siyasi faaliyet alanının coğrafi olarak parçalanması ve siyasi bölünmenin giderek derinleşmesidir. Gazze’ye yönelik soykırım savaşı, bölgenin izolasyonunu daha da artırırken; Batı Şeria’daki kontrol noktaları ve birbirinden koparılmış alanlar ile Kudüs’e uygulanan kuşatma, kapsamlı bir seçim sürecinin düzenlenmesini giderek daha zor hâle getirmektedir. Bu coğrafi parçalanmaya, Fetih hareketi içindeki ayrışmalar ile Fetih ve Hamas arasındaki siyasi bölünme de eşlik etmektedir.
Dolayısıyla seçim sürecinin karşı karşıya olduğu güçlük, yalnızca sandık merkezlerinin hazırlanmasına indirgenebilecek lojistik bir sorun değildir. Asıl mesele, seçimlerin birliğini yansıtması beklenen siyasi ve toplumsal alanın kendisinin parçalanmış olmasıdır.
Seçimler ve Filistin Siyasi Sisteminin Geçiş Dönemi Yapısı
Tarihsel olarak Filistin’de yasama seçimlerinin gerçekleştirilmesi birbiriyle bağlantılı iki temel faktöre bağlı olmuştur: siyasi sistemin yeniden düzenlenmesini zorunlu kılan büyük bir siyasi dönüm noktası ve bu yeniden yapılanmaya imkân tanıyan ve destekleyen dış koşullar.
Nitekim 1996 yılında yapılan ilk Filistin Yasama Konseyi seçimleri, Filistin Yönetimi’nin kuruluş sürecinde gerçekleştirilmiştir. Bu seçimlerin anlamı, yalnızca yeni kurulan yürütme organını denetleyecek bir kurum oluşturmaktan ibaret değildi; aynı zamanda özerk yönetim tercihine toplumsal meşruiyet kazandıran bir adım olarak da okunabilirdi. Dolayısıyla seçimler daha başlangıçtan itibaren, düzenli aralıklarla tekrarlanan yerleşik bir kurumsal gelenekten ziyade, kurucu nitelikteki bir siyasi projeyle bağlantılı olmuştur.
2006 seçimleri ise uzun yıllar boyunca siyasi sistemin “birleştirici harcı” ve bütünlüğünü sağlayan temel unsur konumundaki Yaser Arafat’ın ölümünün ardından sistemin yeniden düzenlenmesi ihtiyacının ortaya çıktığı bir dönemde yapıldı. Bunun yanı sıra, silahlı mücadeleyi reddetmeye, kurumların inşasına ve siyasi sürece dayanan Mahmud Abbas’ın siyasi projesinin de kendisini destekleyecek bir seçim meşruiyetine ihtiyacı vardı.
Elbette bu açıklama, seçimlerin yapılmasına yol açan diğer etkenleri ortadan kaldırmamaktadır. Ancak kurumların yenilenmesinin, düzenli ve bağımsız bir siyasi uygulamaya dönüşmekten ziyade liderlik ve siyasi proje düzeyindeki kırılma noktalarıyla bağlantılı olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu süreç, Filistin siyasi sisteminin kendisini çevreleyen koşullara ne denli duyarlı olduğunu göstermektedir. Bu duyarlılığın temelinde ise sistemin geçici ve aşamalı yapısı bulunmaktadır. Başlangıçta aşılması gereken belirli bir zaman dilimini ifade eden geçiş dönemi, zamanla kendisini sürekli yeniden üreten yapısal bir sınırlamaya dönüşmüş; kurumların reformu da yenilenen siyasi ve dış uzlaşıların sağlanmasına bağlı hâle gelmiştir.
Bu açıdan bakıldığında, gerek işgalle ilişkilerde gerekse Filistin siyasi sisteminin farklı aktörleri arasındaki ilişkilerde temel sorunların çözülememesi daha anlaşılır hâle gelmektedir. Çünkü kısmi uzlaşılar, bu çelişkileri aşmaya yönelik kalıcı kurallar üretmekten çok onları yönetmeye hizmet etmiştir.
Mahmud Abbas, uluslararası toplumun beklentileriyle uyumlu hareket ederek Filistin’in tanınması ve uluslararası kurumlardaki varlığının güçlendirilmesi konusunda kazanımlar elde etmeye çalışmıştır. Ancak bu kazanımlar fiilî egemenliğe dönüşmemiş; özerk yönetimin sınırlarını aşmaya yönelik girişimler, İsrail’in karşı çıkışı ve uluslararası desteğin sahadaki koşulları değiştirmekte yetersiz kalmasıyla karşılaşmıştır.
Bu yaklaşımın temel açmazı, bir yandan devletin araçlarına sahip olunmadan devlet mantığıyla hareket edilmesi, diğer yandan ise geçiş perspektifini kaybetmiş geçici bir özerk yönetim modelinin sınırları içinde kalmanın artık mümkün olmamasıdır. Böylece Filistin Yönetimi, gerçekleşmeyen bir devlet projesi ile artık yeterli görülmeyen bir yönetim modeli arasında sıkışıp kalmıştır.
Hareket alanının sınırları, Filistin Ulusal Konseyi seçimleri sürecinde de görülmektedir. Söz konusu seçim süreci, uluslararası itirazlar nedeniyle yasama seçimlerine ilişkin kararnamenin dışında bırakılmıştır. Bu durum, Filistin halkının temsil mekanizmalarının yeniden inşa edilmesinin yalnızca Filistin tarafının alacağı bir karara bağlı olmadığını göstermektedir. Süreç aynı zamanda hem Filistin topraklarındaki hem de diasporadaki siyasi faaliyet koşullarıyla ve Filistin Yönetimi’nin reformu ile Filistin Kurtuluş Örgütü’nün yenilenmesi arasındaki karmaşık ilişkiyle doğrudan bağlantılıdır.
Avrupa’nın Talepleri ve Şartlı Reform Paradoksu
Geçiş dönemine özgü kriz, mevcut seçim sürecinde seçimlerin yapılmasına yönelik baskılar ile onları engelleyen unsurların iç içe geçmesi üzerinden kendini göstermektedir. Bu çalışma söz konusu iç-içeliği, iki devletli çözüme ilişkin New York Konferansı’nın sonuçlarıyla bağlantılı reform talepleri bağlamında ele almaktadır. Filistin yönetimi, bu taleplere yanıt vermeyi, kalan siyasi desteği ve çözüm ihtimalini korumanın bir yolu olarak görmektedir. Ancak kurumların yenilenmesine yönelik bu talep, yönetimin seçimleri gerçekten gerçekleştirebilmesini ya da halktan alınacak yeni yetkinin sağladığı yetkileri kullanabilmesini garanti etmemektedir.
Avrupa Birliği seçimleri desteklese ve İsrail’e seçimlerin yapılmasını kolaylaştırma çağrısında bulunsa da bağlayıcı olmayan siyasi çağrılar ile sahada somut güvenceler sağlanması arasında hâlâ önemli bir fark bulunmaktadır. Siyasi, eğitimsel ve ekonomik reform talepleri işgalin getirdiği kısıtlamaları ortadan kaldırmamakta, mali toparlanmayı garanti etmemekte ve tek başına egemenliğe uzanan bir yol açmamaktadır.
Filistin Yönetimi böylece, bir yandan destekçilerin taleplerine uyma ihtiyacı, diğer yandan ise bu taleplerin uygulanma koşullarını değiştirecek somut bir dış müdahale olmaksızın onları yerine getirememe çelişkisiyle karşı karşıya kalmaktadır.
Ayrıca tarihsel deneyim, seçimlere uluslararası destek verilmesinin, seçimlerden çıkacak sonuçların koşulsuz biçimde kabul edileceği anlamına gelmediğini göstermektedir. Talep edilen kurumsal yenilenme, Gazze’nin yönetimine ilişkin tasavvurlar ve yönetime katılımı uluslararası alanda kabul edilebilir görülen aktörlerle bağlantılı siyasi sınırlar içinde kalmaya devam edebilir.
Bu durum, Filistin yönetimini yalnızca Avrupa’nın tutumunu değil, aynı zamanda seçim sonuçlarının mevcut düzenlemeleri yeniden şekillendirmesi karşısında ABD’nin kabul sınırlarını da hesaba katmaya zorlamaktadır. Böylece seçimlerden meşruiyeti yenilemeleri beklenirken, bu yeni meşruiyetin hareket edebileceği siyasi alan daha baştan sınırlandırılmış olmaktadır.
Siyasi Alanın Dönüşümü ve Seçimlerin Etkili Güçler Açısından Taşıdığı Riskler
Egemenliğin yokluğu ve giderek ağırlaşan ekonomik krize rağmen, Filistin siyasi alanı kendisini denetleyen güç merkezlerini kaybetmiş değildir. Önde gelen siyasi hareketlerin yapısı, toplumsal destekleri ve sahadaki etkileri gerilemiş olsa da varlığını sürdürmektedir. Ayrıca Batı Şeria’daki kurumlar ve güvenlik aygıtları hâlâ önemli ölçüde nüfuza sahiptir. Genel gerileme ortamına rağmen bazı siyasi elitler ve ekonomik kesimler de faaliyetlerini sürdürmektedir. Dolayısıyla sistemin krizi, iktidar arayışındaki elitlerin ya da örgütlü çıkar ağlarının ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Bir yanda eski yapının devamı niteliğindeki elitler, diğer yanda yükselmeye çalışan yeni aktörler bulunmakta; her biri ya mevcut konumunu korumaya ya da yeni bir konum elde etmeye çalışmaktadır.
Siyaset durağanlığı kabul etmediği için, bu konumların değişmesi meşruiyet kazanmayı ya da mevcut meşruiyeti yenilemeyi gerektirir. Ancak 7 Ekim sonrasında yaşanan dönüşümler, farklı siyasi aktörlerin hem fırsatlarını hem de kaygılarını yeniden şekillendirmiştir. Bu da seçimleri, nüfuz dağılımının fiilen sınandığı bir süreç hâline getirmektedir. Söz konusu hassasiyet, rekabetin kurallarında, muhtemel ittifaklarda ve yasama seçimleri ile Filistin liderliğinin geleceği arasındaki ilişkide açıkça görülmektedir.
Seçim yasası, seçim barajını yüzde 1 olarak belirlemekte ve Filistin Kurtuluş Örgütü’ne, onun siyasi ve ulusal programına bağlılıkla ilgili bazı koşullar içermektedir. Barajın düşük tutulması, bazıları ailevi ya da yerel referanslara dayanan ve nüfuz merkezleriyle kesişebilen küçük listelerin de temsil kazanmasına imkân tanımaktadır. Ancak siyasi katılım için getirilen koşullar, rakipler için ne ölçüde geniş bir siyasi alan bırakıldığı ve rekabetin gerçek anlamda açık bir yenilenmeye mi imkân tanıdığı, yoksa mevcut güçlerin kabul ettiği sınırlar içinde mi tutulduğu sorusunu da gündeme getirmektedir.
Seçim tarihinin açıklanmasının geçici de olsa olumlu sonuçlarından biri, Filistin siyasi alanında yeniden canlılık yaratan hareketlenmelerin ortaya çıkması olmuştur. Yeni ittifaklar ve siyasi saflaşmalar belirginleşmiş, Fetih de birçok vilayette seçim kurulları ve toplantıları düzenlemeye yönelmiştir. Bu saflaşmalar henüz şekillenme aşamasındaki ihtimaller olarak okunabilir; ancak aynı zamanda resmî Fetih açısından seçimlerin taşıdığı riskin boyutunu da ortaya koymaktadır.
Nitekim kamuoyu araştırmalarına dayanan bir senaryoda, Bergusi ile bağlantılı bir listenin yüzde 33, resmî listenin ise yüzde 14 oy alabileceği görülmektedir. Bergusi’ye yakın bir listenin kurulma ihtimali, siyasi destek tabanı oluşturma bakımından onun cumhurbaşkanlığı hedefiyle de ilişkilidir. Zira seçim yasasının 38. maddesi, cumhurbaşkanı adayının belirli sayıda seçmenin desteğini sunması şartını düzenlemektedir.
Bu nedenle Fetih içindeki rekabetin yalnızca milletvekilliği sandalyeleriyle sınırlı olmadığı, gelecekteki liderlik dengelerini de doğrudan etkilediği söylenebilir. Hareket bu noktada rakiplerini kendi bünyesinde tutmak, aralarındaki rekabeti sandığın belirlemesine izin vermek ya da zaman ve siyasi irade gerektiren kapsamlı bir iç uzlaşmaya yönelmek arasında kalmaktadır.
Bu çerçevede, sahadaki koşullar oluşsa dahi seçimlerin yapılması etkili siyasi güçler açısından önemli bir risk barındırmaktadır. Seçimler mevcut konumlarını yenilemek yerine onları tehdit edebilir. Bu risk; işgalin yarattığı engeller, uluslararası kabul sınırları ve Fetih içindeki anlaşmazlıklarla birleştiğinde, erteleme seçeneğini Filistin yönetiminin hesaplarında daha gerçekçi hâle getirmektedir.
Son dönemde bölgesel arabuluculukla yeniden gündeme gelen ulusal uzlaşı diyaloğuna gelince; böyle bir sürecin yalnızca istenmesi, gerçekleşmesi için yeterli değildir. Dahası bu diyalog, gerek çağrıyı yapan gerekse çağrıya muhatap olan siyasi güçler açısından, kendilerine gerekli siyasi meşruiyeti sağlaması beklenen seçim sürecini ertelemek için başvurulan bir mekanizmaya dönüşme riski taşımaktadır.
Ertelemenin Sonuçları ve Beklemeye Dayalı Yaklaşımın Sınırları
2021 seçimlerinin ertelenmesi, sandığın ertelenmesinin kurumların güvenilirliği ile toplum ve dış ortaklarla ilişkileri üzerinde etkisiz kalmadığını göstermişti. Nitekim Avrupa Birliği o dönemde duyduğu hayal kırıklığını dile getirmiş ve seçimler için yeni bir tarih belirlenmesi çağrısında bulunmuştu. Mevcut koşullarda ise ertelemenin maliyeti daha ağır olabilir. Çünkü siyasi sistemin yeni bir krizi absorbe etme kapasitesi artık daha da daralmış durumdadır. Bu maliyet, birbiriyle bağlantılı üç düzeyde ele alınabilir:
- Siyasi ve ekonomik destek: Seçimlerin ertelenmesi, Filistin Yönetimi’nin varlığını sürdürmesini destekleyen sınırlı dış kanalların daha da zayıflaması riskini taşımaktadır. Önceden belirlenmiş yaptırımlar varsayılmasa bile, reform taahhütleri ile bunların uygulanması arasındaki farkın büyümesi, güvence altına alınmış alternatiflerin bulunmadığı bir dönemde Yönetim’in hem müzakere hem de mali açıdan kırılganlığını artırabilir.
- İç güven: Ertelemelerin tekrarlanması, siyasi elitin güvenilirliğini daha da aşındırmakta ve ileride yapılacak herhangi bir seçim çağrısını daha az ikna edici hâle getirmektedir. Halkta, tercih hakkının mevcut güç dengelerini tehdit ettiği her durumda ertelenebileceği kanaatinin yerleşmesi hâlinde, bu durum seçime katılım isteğine de olumsuz yansıyabilir.
- Bekleyişin sürmesi: Erteleme, mevcut zayıflık ve bölünme unsurlarını olduğu gibi korumakta ve krizden çıkışı gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsiz bir dış dönüşüme bağlamaktadır. Gelecekte seçimlerin yapılması için şartların daha elverişli olacağını garanti eden hiçbir unsur bulunmamaktadır. Aksine, parçalanma derinleştikçe ve kurumların sorunlara yanıt verme kapasitesi zayıfladıkça seçim yapma imkânı daha da daralabilir.
Sonuç
Bu çalışma, seçim krizinin özünde siyasi sistemin kendi krizi olduğu sonucuna varmaktadır. Mevcut sistem, yıpranmış eski yapısıyla yoluna devam edememekte; buna karşılık başka bir modele kolay ve sorunsuz biçimde geçiş yapmasını sağlayacak şartlara da sahip bulunmamaktadır. Bu nedenle seçimlerin ertelenmesi, dış engeller ile nüfuz sahibi güçlerin çıkarlarının kesişmesinden doğan neredeyse kaçınılmaz bir sonuç olarak görünmektedir.
Ancak bu gerçekçilik, meşruiyetin yenilenmesi ve kurumların reforme edilmesi yükümlülüğü açısından bakıldığında, seçimleri ertelemenin maliyetinin onları gerçekleştirmenin maliyetinden daha yüksek olabileceği gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır.
Dolayısıyla asıl tehlike yalnızca bir seçim tarihinin kaçırılmasında değil, ertelemenin geçiş dönemini ve dış aktörlere bağımlılığı sürekli yeniden üreten bir mekanizmaya dönüşmesinde yatmaktadır. Erteleme, değiştirilebilecek iç koşullarda herhangi bir dönüşümle birlikte gerçekleşmediği takdirde, krizin çözümünü yalnızca ötelemekle kalacak, aynı zamanda onu daha da derinleştirecektir.
Bu çıkmazın aşılması ise meşruiyetin yenilenmesini, Filistinlileri temsil edebilecek kurumların varlığını sürdürebilmesi için zorunlu bir ihtiyaç olarak ele almayı gerektirmektedir. Meşruiyetin yenilenmesi, sonuçları nüfuz sahibi aktörlerin çıkarlarına uygun olduğunda devreye sokulan, mevcut konumlarını tehdit ettiğinde ise askıya alınan bir seçenek olmamalıdır.



