İsrail’in Afrika Birliği’ne Katılma Çabaları

İsrail’in Afrika kıtasının çatı örgütüne gözlemci statüsüyle katılma girişimleri, kuruluşundan bu yana kesintisiz biçimde devam etmiştir. Bu çabalar, gerek Afrika Birliği Örgütü döneminde gerekse onun yerini alan Afrika Birliği çatısı altında sürdürülmüştür. Son yıllarda İsrail, 2021 yılında gözlemci statüsü elde etmeyi başarmış; ancak bu karar kısa süre içinde dondurulmuş ve daha sonra İsrail heyeti Afrika Birliği toplantılarından çıkarılmıştır.

İsrail, Afrika kıtasındaki ülkelerin büyük çoğunluğuyla resmî diplomatik ilişkilere sahip olmasına rağmen, kıtasal örgüt bünyesinde gözlemci statüsü kazanılmasına özel önem atfetmektedir. Bunun temelinde, İsrail’in Afrika Birliği Örgütü döneminde gözlemci statüsüne sahip olduğu ve bu statünün örgütün 2002 yılında Afrika Birliği’ne dönüşmesine kadar devam ettiği yönündeki söylemi bulunmaktadır. İsrail, bu anlatıyı kurumsal konumunu yeniden kazanma yönündeki girişimlerinin başlıca dayanağı olarak kullanmaktadır.

Bununla birlikte, İsrail’in bu hedefinin önünde çok sayıda engel bulunmaktadır. Özellikle Ekim 2023’ten itibaren Gazze Şeridi’ne yönelik yürütülen soykırım savaşı ve bunun beraberinde getirdiği bölgesel gelişmeler ile İsrail’in izlediği politikalar, Afrika Birliği bünyesinde yeniden gözlemci statüsü elde etmesini daha da güç ve uzak bir ihtimal hâline getirmiştir.

Bu çalışma öncelikle, İsrail’in Afrika’daki tarihsel varlığına ilişkin söylemi ile 1960’lı yıllardan itibaren ortaya çıkan fiilî kurumsal durum arasındaki temel tarihsel çelişkiyi incelemektedir. Böylece, sonraki tüm girişimlerin hatalı bir tarihsel zemine dayandığını ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Bu çerçeveden hareketle çalışma, 2021 yılındaki gelişmeyi istisnai bir olay olarak değil, Afrika Birliği’nin kurumsal yapısındaki yapısal gerilimleri görünür kılan kritik bir eşik olarak değerlendirmektedir. Bu süreç, usule ilişkin esnekliğin kurumsal ilke ve değerlerin önüne geçtiği durumlarda bunun kalıcı bir başarı üretmekten ziyade, kurum içindeki çelişkileri açığa çıkardığını göstermektedir.

Son olarak çalışma, İsrail’in gözlemci statüsü aracılığıyla ulaşmayı hedeflediği siyasi ve diplomatik amaçları analiz etmekte; aynı zamanda bu girişimin karşı karşıya bulunduğu çok katmanlı engelleri ortaya koymaktadır. Bu engeller, konunun yeniden gündeme getirilmesini dahi Afrika Birliği Komisyonu Başkanı açısından önemli bir siyasi maliyet hâline getirmektedir.

İsrail’in Afrika Kıtasal Örgütündeki Serüveni: “Misafir” Statüsünden “İhraç”a

İsrail’in Afrika kıtasında kurumsal bir yer edinme çabaları onlarca yıl öncesine uzanmaktadır. Bu nedenle, son yıllarda Afrika Birliği’ne katılma yönündeki girişimleri, kökleri 1950’li ve 1960’lı yıllara dayanan tarihsel süreçten bağımsız olarak değerlendirmek mümkün değildir.

Afrika ülkelerinin bağımsızlıklarını kazanmaya başladığı dönemde İsrail, kendisini Avrupalı sömürgeci güçlere alternatif bir kalkınma modeli sunan bir aktör olarak tanıtarak kıtada etkinlik kurmaya çalışmıştır. Bu politikanın iki temel amacı bulunmaktaydı: Cemal Abdülnasır döneminde Mısır’ın Afrika’daki diplomatik etkisini dengelemek ve 1948 sonrasında Arap boykotunun yol açtığı bölgesel yalnızlığı aşmak.

İlerleyen yıllarda İsrail Dışişleri Bakanlığı, bu süreci tarihsel bir anlatıyla desteklemeye çalışmış; Başbakan Benjamin Netanyahu da 2016 yılındaki Afrika turunda İsrail’in Afrika Birliği Örgütü bünyesinde gözlemci statüsüne sahip olduğu yönündeki söylemi öne çıkarmıştır. Ancak eski İsrail Büyükelçisi Aryeh Oded bu iddiayı açık biçimde reddetmektedir.

Oded’e göre İsrail’in 1960’lı yıllardaki konumu, gözlemci statüsü değil, yalnızca “davetli misafir” (Invited Guest) olarak tanımlanan daha düşük düzeyde bir protokol statüsünden ibaretti. Bu statü, İsrailli diplomatlara yalnızca Afrika zirvelerinin açılış ve kapanış törenlerine katılma hakkı tanıyor; örgütün toplantılarına iştirak etme veya söz alma imkânı vermiyordu. Nihayet Arap ülkelerinin diplomatik girişimleri sonucunda bu ayrıcalık da 1970 yılında tamamen kaldırıldı ve İsrail kıtasal örgütten dışlandı.

Buna karşılık, FKÖ 1974 yılında Afrika Birliği Örgütü’nde resmen gözlemci statüsü elde etti. Bu gelişme, örgütün Filistin meselesini “Afrika’nın da meselesi” olarak tanımlayan tarihî kararının ardından gerçekleşti.

1970’li yılların başında İsrail’in Afrika’daki meşruiyetinin aşınması, dönemin askerî ve siyasi gelişmeleriyle birlikte daha kapsamlı bir diplomatik izolasyona dönüştü. Özellikle 1973 Arap-İsrail Savaşı (Ekim Savaşı), İsrail açısından tam anlamıyla jeopolitik bir kırılma noktası oldu. Bu süreç, İsrail’in literatürde “kolektif diplomatik karantina” (diplomatic quarantine) ve “kıtasal dışlanma” (pariahhood) olarak tanımlanan kapsamlı bir yalnızlık dönemine girmesine yol açtı.

Afrika kıtasındaki birlik ve dayanışmayı koruma yönündeki karşılıklı baskılar sonucunda, Sahra Altı Afrika ülkelerinin büyük çoğunluğu – apartheid dönemindeki Güney Afrika ile Malavi, Esvatini, Lesotho ve Mauritius dışında – İsrail’in Arap topraklarını işgalini protesto etmek amacıyla Tel Aviv ile diplomatik ilişkilerini kesti.

Bu ortak tutum, savaş sırasında petrol fiyatlarında yaşanan sert yükselişin ekonomik etkileriyle daha da güçlendi. Afrika ülkeleri, temel ekonomik çıkarlarını koruyabilmek amacıyla Arap ülkeleriyle siyasi dayanışmayı tercih etti.

Bu kıtasal yaklaşım, 1975 yılında Afrika Birliği Örgütü’nün yayımladığı bildiride açık biçimde ortaya konuldu. Bildiride şu değerlendirmeye yer verildi:

“İşgal altındaki Filistin’deki ırkçı rejim ile Zimbabwe ve Güney Afrika’daki apartheid rejimleri aynı emperyalist kökten beslenmektedir; bunlar tek bir bütünün parçalarıdır ve aynı ırkçı yapıya sahiptir.”

Afrika Birliği Örgütü’nün 2002 yılında Afrika Birliği’ne dönüşmesinin ardından İsrail’in gözlemci statüsü elde etmek amacıyla yaptığı başvurular, özellikle 2013 ve 2016 yıllarında reddedildi. Bu ret kararlarının temel gerekçesi, İsrail’in politikalarının Afrika Birliği’nin Kurucu Senedi ile Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı veya Sözleşmesi’nin ruhuyla bağdaşmamasıydı.

Buna karşın, 22 Temmuz 2021’de Afrika Birliği Komisyonu’nun dönemin Başkanı Moussa Faki Mahamat tek taraflı bir kararla İsrail’e gözlemci statüsü verdi.[1] Afrika’yı böldüğü yönünde değerlendirmelere konu olan bu karar, basit bir bürokratik işlem değil; yaklaşık yirmi yıllık İsrail diplomasisinin ulaştığı bir aşamayı temsil ediyordu. Bu süreç, Başbakan Benjamin Netanyahu’nun Temmuz 2016’da Etiyopya, Kenya, Uganda ve Ruanda’yı kapsayan Doğu Afrika turu ile güç kazanmış; ardından 2017 yılında Batı Afrika Devletleri Ekonomik Topluluğu (ECOWAS) liderlerine hitap etmesiyle daha da pekişmişti. Bu diplomatik çabalar sonucunda İsrail, Afrika kıtasındaki 55 ülkenin 46’sıyla diplomatik ilişki kurmayı başarmış ve kıtadaki stratejik çıkarlarını destekleyen geniş bir ortaklık ağı oluşturmuştu.

Ancak bu bürokratik kazanım uzun ömürlü olmadı. Afrika Birliği’ne üye 55 devletten yaklaşık 17’si, İsrail’e gözlemci statüsü verilmesine açıkça karşı çıktı ya da karara çekince koydu.

Özellikle Güney Afrika’nın tepkisi, meselenin ne kadar derin bir siyasi ve hukuki tartışma yarattığını ortaya koydu. Güney Afrika yönetimi, Moussa Faki’nin kararını “şok edici” olarak nitelendirerek, İsrail’in gözlemci statüsü kazandığı dönemde Filistin halkının yoğun bombardıman ve yasa dışı yerleşim politikalarına maruz kaldığını vurguladı.

Meselenin hukuki boyutu da dikkat çekicidir. Afrika Birliği’nin Akreditasyon Statüsü Verilmesine İlişkin Usul Kuralları, Afrika Birliği Komisyonu Başkanına Afrika dışındaki devletlerin başvurularını değerlendirme yetkisi tanımaktadır. Ancak bu yetki mutlak değildir. Başkanın, Birliğin yüksek çıkarlarını ve üye devletlerin bilinen görüş ve kaygılarını dikkate alması; ayrıca başvurunun kabulüne engel teşkil edecek herhangi bir unsur bulunmadığı kanaatine ulaşması gerekmektedir.

Yaşanan bu görüş ayrılıklarının ardından, Afrika Birliği 2022 yılının Şubat ayında Addis Ababa’da düzenlenen 35. Zirve’de İsrail’e verilen gözlemci statüsünü askıya alma kararı aldı. Şubat 2023 Zirvesi’nde ise Komisyon Başkanı, askıya alma kararının yürürlükte olduğunu açıkladı. Bunun fiilî sonucu, resmî davetiye bulunmadığı gerekçesiyle İsrail heyetinin toplantı salonundan çıkarılması oldu.

7 Ekim 2023 sonrasında ise Afrika Birliği’nin tutumu daha da netleşti. Şubat 2024 Zirvesi’nde Birlik, İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırılarını kınadı ve İsrail ile her türlü ilişkinin sonlandırılması çağrısında bulundu. Böylece gözlemci statüsüne ilişkin dosyanın fiilen kapandığı ve bu statünün tamamen geri çekildiği yönündeki yaklaşım kurumsal düzeyde teyit edilmiş oldu.

İsrail Neden Afrika Birliği’nde Gözlemci Statüsü İstiyor?

İsrail, Afrika ülkelerinin büyük çoğunluğuyla çeşitli düzeylerde diplomatik ilişkilere sahip olmasına rağmen, Afrika Birliği’nde gözlemci statüsü elde etmeye özel önem vermektedir. Bunun nedeni, bu statünün birbirini tamamlayan çeşitli siyasi ve diplomatik işlevler üstlenebilmesidir. Bu işlevler şu başlıklar altında değerlendirilebilir:

Birincisi: Birleşmiş Milletler’de Afrika oy blokunun etkisini zayıflatmak.

Afrika kıtasındaki 55 ülke, BM Genel Kurul bünyesindeki en büyük oy bloklarından birini oluşturmaktadır ve bu ülkeler çoğu zaman Filistin meselesinde birbirine yakın tutum sergileyerek oy kullanmaktadır. İsrail, Afrika Birliği’nde gözlemci statüsü kazanmak suretiyle Afrika ülkelerini uluslararası örgütlerde kendi tutumlarını desteklemeye veya en azından oylamalarda çekimser kalmaya ya da oturumlara katılmamaya teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Bu değerlendirme, Afrika Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü tarafından yapılan analizlerle de örtüşmektedir. Söz konusu analizlere göre İsrail’in Afrika Birliği’ndeki diplomatik kazanımı, uluslararası platformlardaki oy dengelerini kendi lehine etkileme potansiyeline sahiptir.

İkincisi: Filistin’in kurumsal varlığına karşı denge oluşturmak.

Afrika Birliği, 2013 yılında Filistin Yönetimi’ne gözlemci statüsü tanırken, İsrail bu kurumsal yapının dışında kalmıştır. Bu durum Filistin tarafına, 55 Afrika ülkesini kapsayan kıtasal bir platformda kendi anlatısını aktarma, siyasi ve diplomatik destek toplama ve Afrika zirveleri ile düzenli toplantılar aracılığıyla ortak kıtasal tutumların oluşmasına katkı sağlama imkânı vermektedir.

İsrail ise bu tabloyu önemli bir diplomatik dezavantaj olarak değerlendirmektedir. Tel Aviv’e göre Filistin tarafı bu kurumsal alanı kullanarak Afrika ülkelerinin Filistin meselesine yönelik desteğini daha da güçlendirmektedir. İsrail, Filistin’in bu platformdaki varlığını ortadan kaldırma imkânına sahip olmadığı için, en azından gözlemci statüsüyle aynı platformda yer almayı; böylece Filistin anlatısının zaman içinde oluşturduğu etkiyi sınırlamayı, kurumsal toplantılarda söz hakkı elde etmeyi ve Afrika Birliği bürokrasisi içerisinde kendi lehine etki ağları oluşturmayı hedeflemektedir.

Üçüncüsü: Afrika’da kurumsal varlığı normalleştirerek İsrail’in uluslararası meşruiyetini yeniden güçlendirmek.

Gazze Şeridi’ne yönelik soykırım savaşı sonrasında İsrail, özellikle Küresel Güney nezdinde zayıflayan meşruiyetini yeniden inşa etme ihtiyacıyla karşı karşıya kalmıştır. Bu bağlamda Afrika Birliği, İsrail açısından en kritik diplomatik alanlardan biri hâline gelmiştir. Birliğin merkezi olan Addis Ababa’da kurumsal bir varlığa sahip olmak, İsrail’e Afrika Birliği bürokrasisi ve siyasi elitleriyle düzenli temas kurma imkânı sağlayacak; böylece gelecekte kendisine karşı ortak Afrika kararlarının alınmasını zorlaştıracaktır.

Nitekim Ekim 2023’ten itibaren Afrika kıtası, İsrail’in uluslararası meşruiyetinin sorgulandığı en önemli diplomatik cephelerden biri hâline gelmiştir. Bu sürece öncülük eden Güney Afrika, 29 Aralık 2023 tarihinde Uluslararası Adalet Divanı nezdinde İsrail’i Gazze’de soykırım işlemekle suçlayan davayı açmıştır. Ancak mesele yalnızca Pretoria’nın bireysel tutumuyla sınırlı kalmamıştır. Şubat 2025’te Uluslararası Adalet Divanı, Afrika Birliği’ne İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarındaki yükümlülüklerine ilişkin danışma görüşü sürecine resmen katılma izni vermiş; böylece konu kıtasal düzeyde kurumsal bir nitelik kazanmıştır.

Dördüncüsü: Afrika’da Türkiye, Mısır ve İran’ın artan nüfuzunu dengelemek.

Bu boyut, İsrail’in Afrika Birliği’ne katılma çabasını, Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmesine ilişkin daha geniş stratejik yaklaşımıyla ilişkilendirmektedir. İsrail, Afrika kıtasında özellikle Türkiye’nin Somali, Etiyopya ve deniz ulaşım hatlarındaki artan etkisini, Mısır’ın Nil Havzası ile Kızıldeniz’deki nüfuzunu sınırlandırmayı hedeflemektedir.

İsrail güvenlik literatüründe yalnızca Türkiye ve Mısır değil, İran da Afrika’da giderek güçlenen temel aktörlerden biri olarak değerlendirilmektedir.

İsrailli kaynaklara göre Tahran, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki faaliyetlerini genişleterek İsrail üzerindeki ekonomik baskıyı artırmaya çalışmakta; Sudan ve Eritre üzerinden Hamas’a silah ulaştıracak güzergâhlar oluşturmayı hedeflemekte, ayrıca Mali ve Nijer’de nüfuzunu artırarak nükleer programı açısından stratejik önem taşıyan uranyum kaynaklarına erişmeye çalışmaktadır. Aynı zamanda Güney Afrika ile geliştirdiği ilişkiler aracılığıyla da, özellikle Afrika’daki çok taraflı platformlarda İsrail’in diplomatik girişimlerini zayıflatmaya çalıştığı ileri sürülmektedir.

Benzer şekilde, İsrail güvenlik raporlarında Hizbullah’ın da Afrika’daki faaliyetlerine dikkat çekilmektedir. Bu değerlendirmelere göre örgüt, özellikle Batı Afrika’da elmas ticareti ve finans ağları üzerinden ekonomik altyapılar oluşturmakta; bu ağlar olası kriz dönemlerinde İsrail’in bölgedeki çıkarlarını hedef alabilecek lojistik ve mali platformlar olarak değerlendirilmektedir.

İsrail’in Afrika Birliği’ne Nüfuz Etmesinin Önündeki Engeller

İsrail’in Afrika kıtasına yönelik hesapları, yalnızca dönemsel siyasi tutumlarla sınırlı olmayan; ideolojik, siyasi, hukuki ve sahadaki dinamiklerden beslenen çok katmanlı bir engeller sistemiyle karşı karşıyadır.

Birincisi: Kurucu Senedin İdeolojik Temeli

Afrika Birliği’nin Kurucu Senedi, sömürgecilik ve apartheid rejimini reddetmeyi örgütün temel ilkelerinden biri olarak kabul etmektedir. Bu nedenle, İsrail’in Birlik bünyesinde gözlemci statüsü elde etmesi, birçok Afrika ülkesi açısından yalnızca siyasi bir tercih değil, aynı zamanda Birliğin kurumsal kimliğiyle çelişen bir mesele olarak görülmektedir. Özellikle B’Tselem dâhil olmak üzere çeşitli uluslararası ve İsrailli insan hakları kuruluşlarının, İsrail’in Filistinlilere yönelik politikalarını apartheid suçu kapsamında değerlendiren raporları, bu tartışmayı daha da güçlendirmiştir.

Bu değerlendirme, Afrika siyasal söyleminde yalnızca hukuki bir nitelendirme olarak değil, tarihsel hafızayla doğrudan bağlantılı bir mesele olarak ele alınmaktadır. Özellikle South Africa, İsrail’e karşı yürüttüğü diplomatik girişimlerde kendi apartheid deneyimini temel bir referans noktası olarak kullanmaktadır. Bu nedenle Güney Afrika açısından İsrail’in Afrika Birliği’nde kabul görmesi, yalnızca ulusal tarihsel kimliğiyle değil, aynı zamanda Afrika Birliği’nin sömürgecilik ve ırk ayrımcılığı karşıtı kurucu değerleriyle de bağdaşmayan bir durum olarak değerlendirilmektedir.

İkincisi: Kıtasal Direniş Duvarı ve Afro-Arap Veto Bloğu

İsrail’in Afrika Birliği’nde gözlemci statüsü elde etmesini engelleyen bir diğer temel unsur, başta Cezayir ve Güney Afrika olmak üzere bölgesel ağırlığı bulunan aktörlerin Filistin tarafıyla koordinasyon içinde yürüttükleri uzun soluklu diplomatik direniştir. Afrika Birliği’nin karar alma süreçleri yakından incelendiğinde, İsrail’in kurumsal varlığının meşrulaştırılmasına karşı oluşan bloğun 2021’de ortaya çıkmış geçici bir ittifak olmadığı; aksine yıllar boyunca inşa edilmiş sistemli bir engelleme stratejisinin ürünü olduğu görülmektedir.

Nitekim Mitvim – İsrail Bölgesel Dış Politika Enstitüsü tarafından yayımlanan bir araştırmaya göre, Cezayir ve Sudan 2016 yılından itibaren İsrail’in Afrika’daki diplomatik açılımını engellemek amacıyla koordineli bir girişim başlatmış ve Tel Aviv’in ikili ilişkilerini kullanarak gözlemci statüsü elde etmesini önlemeye yönelik kıtasal bir veto cephesi oluşturmaya çalışmıştır.

Bu tarihsel koordinasyon yalnızca devletler arası diplomasiyle sınırlı kalmamış; Güney Afrika’nın Afrika Birliği Komisyonu içindeki etkili konumundan yararlanılarak kurum bürokrasisinde de destek mobilize edilmiş, ayrıca Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın Afrika başkentlerine gerçekleştirdiği temaslarla kıtasal düzeyde ortak baskı mekanizmaları güçlendirilmiştir. Böylece, İsrail’e tek taraflı biçimde gözlemci statüsü verilmesi girişimi ortaya çıktığında, bu blok önceden hazırlanmış diplomatik altyapısı sayesinde hızla harekete geçmiş ve konuyu yalnızca bir akreditasyon meselesi olmaktan çıkararak İsrail’in Afrika’daki kurumsal meşruiyetini tartışan kıtasal bir siyasi mücadeleye dönüştürmüştür.

Bu kurumsal direniş doğrultusunda, Cezayir Dışişleri Bakanlığı 26 Temmuz 2021 tarihinde sert bir açıklama yayımlayarak İsrail’e gözlemci statüsü verilmesini protesto etmiş; kararın üye devletlerle yeterli istişare yapılmadan alındığını ve Afrika Birliği Kurucu Senedi’nin ilke ve amaçlarıyla bağdaşmadığını savunmuştur.

Süreç yalnızca Cezayir’in tepkisiyle sınırlı kalmamıştır. Bunu, 29 Temmuz 2021’de Addis Ababa’daki sekiz Arap ve Afrika ülkesinin büyükelçiliği tarafından sunulan ortak protesto notası izlemiştir. Bu girişime Mısır, Tunus, Cibuti, Libya ve Komorlar da katılmıştır.

Afrika Birliği Komisyonu Başkanı Musa Faki Muhammed’in 6 Ağustos 2021’de yayımladığı ve kararını savunduğu açıklamanın hemen ertesi günü, 7 Ağustos 2021’de daha geniş kapsamlı bir kıtasal diplomatik hareketlilik başlamıştır. Güney Afrika, Nijerya, Senegal, Tanzanya, Zimbabve ve Mali’nin de aralarında bulunduğu on dört Afrika ülkesi, İsrail’e verilen gözlemci statüsünün iptal edilmesini amaçlayan koordineli bir diplomatik blok oluşturmuştur. Bu gelişme, Afrika Birliği içinde İsrail’in kurumsal varlığına yönelik muhalefetin yalnızca sembolik değil, örgütlü ve süreklilik taşıyan bir nitelik kazandığını göstermektedir.

Üçüncüsü: Gazze’deki Soykırım Savaşı

Ekim 2023’ten itibaren Gazze Şeridi’ne yönelik yürütülen soykırım savaşı, Afrika Birliği’nin İsrail’e yönelik yaklaşımında belirleyici bir dönüm noktası olmuştur. Bu savaş yalnızca Afrika kamuoyunda geniş bir dayanışma dalgası doğurmakla kalmamış, aynı zamanda Güney Afrika’nın Uluslararası Adalet Divanı (UAD) nezdinde açtığı davayı da kıtasal ölçekte güçlü bir referans noktasına dönüştürmüştür. Bu durum, herhangi bir Afrika yönetiminin önemli bir iç siyasi maliyet üstlenmeden bu ortak tutumu görmezden gelmesini giderek zorlaştırmıştır.

Nitekim Şubat 2026’da Afrika Birliği Komisyonu Başkanı Mahamoud Ali Youssouf, Addis Ababa’da düzenlenen 39. Afrika Birliği Zirvesi’nin açılışında dikkat çekici bir açıklama yaparak, “Filistin halkına yönelik soykırım durmalıdır” ifadelerini kullanmış; Gazze üzerindeki İsrail ablukasının kaldırılması çağrısında bulunmuş ve uluslararası toplumun temelinin uluslararası hukuk ile uluslararası insancıl hukuk olduğunu vurgulamıştır.

Aynı dönemde İsrail aleyhine uluslararası hukuk alanında alınan kararların da art arda gelmesi bu tabloyu daha da pekiştirmiştir. Bunlar arasında, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) tarafından Başbakan Benjamin Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Gallant hakkında çıkarılan tutuklama kararları, Uluslararası Adalet Divanı’nın İsrail işgalinin hukuka aykırı olduğuna ilişkin danışma görüşü ve Afrika Birliği’nin bu hukuki süreçlere destek veren taraflardan biri olarak yer alması bulunmaktadır.

Bu çerçevede, İsrail’in Afrika Birliği’nde yeniden gözlemci statüsü kazanmasına yönelik herhangi bir girişim, Birliğin bizzat uluslararası yargı organları önünde benimsediği hukuki tutumlarla açık bir çelişki oluşturacaktır.

Dördüncüsü: İsrail’in Afrika’daki İstikrarı Zedelediği Algısı

İsrail’in Afrika Birliği’ne katılımının önündeki bir diğer önemli engel ise, kıtada giderek daha fazla istikrarsızlaştırıcı bir aktör olarak görülmeye başlamasıdır. Özellikle İsrail’in Aralık 2025 sonunda Somaliland’ı tanıması, Afrika devletlerinde sömürge döneminden miras kalan sınırların dokunulmazlığı ilkesine ilişkin ciddi kaygılar doğurmuştur. Bu ilke, Afrika kıtasındaki devlet düzeninin ve iç barışın temel dayanaklarından biri olarak kabul edilmektedir.

Bu gelişme üzerine Afrika Birliği Barış ve Güvenlik Konseyi, Ocak 2026’da olağanüstü toplanmış; Afrika Birliği Komisyonu Başkanı da İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararının “kıtanın barış ve istikrarı açısından uzun vadeli sonuçlar doğurabilecek tehlikeli bir emsal oluşturduğunu” ifade etmiştir.

Afrika Birliği Komisyonu bununla da yetinmemiş; Nisan 2026’da yayımladığı yeni bir açıklamayla İsrail’in Somaliland’a diplomatik temsilci atama kararını da resmen kınamıştır. Böylece Afrika Birliği’nin kurumsal tutumu daha da sertleşmiştir.

Bu gelişmeler, İsrail’in artık yalnızca Afrika dışındaki bir halka yönelik hak ihlalleriyle eleştirilen bir devlet olarak değil, aynı zamanda ayrılıkçı eğilimleri teşvik ederek Afrika’nın ulusal güvenliğini ve kıtasal istikrarını doğrudan tehdit eden bir aktör olarak algılanmaya başladığını göstermektedir.

Sonuç

Afrika Birliği’nin 2021 yılından bu yana İsrail’e ilişkin aldığı ardışık kararlar, yalnızca İsrail’e yönelik dış politikasındaki bir değişimi değil, çok daha derin bir kurumsal sorgulamayı yansıtmaktadır. Bu kararlar, dönemsel siyasi tutumlardan ziyade, Birliğin kendi kurucu kimliğine ilişkin temel bir soruya verdiği cevap niteliğindedir: Sömürgecilik ve apartheid karşıtlığı üzerine inşa edilmiş bir kurum, önde gelen insan hakları kuruluşlarının apartheid uygulamakla suçladığı bir devlete temsil yapısı içinde yer verebilir mi?

Bu açıdan bakıldığında Afrika Birliği, Tel Aviv ile yalnızca siyasi bir anlaşmazlık yaşamamış; aynı zamanda İsrail’e yönelik tutumu üzerinden kendi kurumsal kimliğini yeniden tanımlamıştır.

Bu çerçevede, Afrika Birliği içinde iki farklı dinamik arasında belirgin bir gerilim bulunmaktadır. Bir tarafta, Komisyon Başkanına tanınan yetkilerin sağladığı usule ilişkin esneklik; diğer tarafta ise Birliğin Kurucu Senedi’nin dayattığı ilkesel ve değer temelli yaklaşım yer almaktadır.

Moussa Faki Mahamat’ın 2021 yılında İsrail’e gözlemci statüsü tanıma kararı, usule ilişkin bu esnekliğe ve üye devletlerin ikili ilişkilerine dayanıyordu. Ancak söz konusu karar, kısa süre içinde Afrika Birliği’nin kurucu ilkeleriyle çeliştiği gerekçesiyle ciddi bir tepkiyle karşılaştı. Birliğin daha sonra kararı askıya alması, yeni bir siyasi tercih üretmekten çok, söylemi ile uygulaması arasındaki uyumsuzluğu gidermeye yönelik kurumsal bir düzeltme niteliği taşımaktaydı.

Bununla birlikte Afrika Birliği, tek tip bir dış politika izleyen homojen bir aktör değildir. Aksine, İsrail ile ikili ilişkileri birbirinden oldukça farklı olan elli beş devleti bünyesinde barındırmaktadır. Bugün Afrika ülkelerinin kırk altısı Tel Aviv ile diplomatik ilişkilere sahiptir ve Ruanda, Kenya, Uganda ile Etiyopya gibi bazı ülkeler güvenlik, teknoloji ve yatırım alanlarında İsrail ile önemli ortak çıkarlara sahiptir.

İşte bu yapısal ikilik, İsrail’in ikili ilişkilerini kullanarak Afrika Birliği üzerinde diplomatik baskı kurabilmesine imkân tanırken; Afrika Birliği’ne de üye devletlerden İsrail ile diplomatik ilişkilerini kesmelerini talep etmeksizin ilkesel tutumunu koruma olanağı sağlamaktadır. Bu nedenle gözlemci statüsü meselesi, taraflardan birinin kesin biçimde kazandığı ya da kaybettiği bir konu olmaktan ziyade, karşılıklı baskı ve müzakere aracı niteliğini koruyan gri bir alan olarak varlığını sürdürmektedir.

Sonuç itibarıyla, 2023 sonrasında uluslararası yargı organlarının İsrail aleyhine aldığı kararların artması ve İsrail’in özellikle Afrika Boynuzu’nda istikrarı tehdit eden bir aktör olarak algılanmasının güçlenmesi dikkate alındığında, mevcut eğilim – yavaş da olsa – İsrail’in Afrika Birliği’ndeki dışlanmış konumunun gevşetilmesinden ziyade, daha kalıcı hâle gelmesi yönünde görünmektedir.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu