2026 Bedir Tatbikatı: Mısır ile İsrail Arasında Savaş mı Çıkacak?

29 Nisan 2026 tarihinde Mısır ordusu, Süveyş vilayetinde konuşlu Üçüncü Saha Ordusu birliklerinin katılımıyla gerçekleştirilen “Bedir 2026 Tatbikatı”nın ana safhasını gerçek mühimmat kullanarak tamamladı. Tatbikata tanklar, savaş uçakları ve taarruz helikopterleri de iştirak etti. Kısa süre içinde bu tatbikat İsrail’de geniş çaplı bir tartışma başlattı. Tartışma, özellikle İsrailli emekli tümgeneral Yitzhak Brik’in tatbikatın sona ermesiyle eş zamanlı olarak Maariv gazetesinde yayımlanan makalesinde açık biçimde ortaya çıktı. Brik, Mısır’ın Tel Aviv’e karşı savaşa hazırlandığını ileri sürerek Kahire’yi barış anlaşmasını ihlal etmekle suçladı.
Bu çalışma, söz konusu tatbikatı ve ona eşlik eden İsrail söylemini, yalnızca münferit bir askerî olay olarak değil; İsrail’in bölgesel tehdit ortamını yeniden tanımladığı daha geniş bir sürecin parçası olarak ele almaktadır. Zira bu yeni tehdit çerçevesine artık yeni aktörler de dâhil edilmekte; bunların başında ise İsrail’in kontrol altına almayı başaramadığı “Arap düğümü” olarak görülen Mısır gelmektedir. Bu bağlamda temel soru şudur: Hukuken meşru ve önceden koordine edilmiş bir tatbikat neden bu ölçüde büyütülmektedir ve bu abartının mevcut İsrail siyasi ve stratejik yapısı içerisinde hangi işlevleri bulunmaktadır?
İsrail “Bedir 2026” Tatbikatını Nasıl Görüyor?
Bedir 2026 Tatbikatı’nın okunabilmesi için, onun operasyonel boyutu ile sembolik boyutu arasında ayrım yapmak gerekir. Operasyonel düzeyde tatbikat, kısmen Sina Yarımadası’nda konuşlu bulunan Üçüncü Saha Ordusu’na bağlı binlerce askerin katılımıyla gerçek mühimmat kullanılarak icra edildi. Tatbikatta tanklar, özel kuvvetler kapsamında Saika ve paraşüt birlikleri, helikopterler ve savaş uçakları açık çöl sahasında görev aldı. Tatbikata katılan Mısır Savunma Bakanı Orgeneral Eşref Zahir, “silahlı kuvvetlerin vatanı koruma ve kutsal değerlerini muhafaza etme kapasitesine sahip olduğunu” vurguladı. Sembolik düzeyde ise tatbikat son derece hassas bir dönemde gerçekleştirildi. Bu dönem, 25 Nisan’daki Sina’nın kurtuluşu yıldönümü ile 28 Şubat 2026 tarihinde İran’a karşı yürütülen Amerikan-İsrail savaşının ardından oluşan bölgesel momentin kesiştiği bir zamana denk gelmektedir. Ayrıca Washington ve Tel Aviv’in savaşa bir son formüle etmekte başarısız kalması nedeniyle Ortadoğu’da hâkim olan belirsizlik ortamı, gerilimlerin daha da tırmanmasına yol açmıştır.
Bu çerçevede tatbikat, İsrail okumasında çift yönlü bir mesaj hâline gelmektedir: Bir yandan Mısır iç kamuoyuna yönelik askerî hazırlık mesajı, diğer yandan ise İsrail’in Filistinlileri Sina Yarımadası’na zorla göç ettirme projelerine ilişkin artan Mısır kaygıları bağlamında bölgesel bir caydırıcılık mesajı. Bunun yanı sıra tatbikat, Mısır’a karşı yöneltilmiş süreklilik arz eden İsrail söyleminin de bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim 2023 yılı sonundan itibaren İsrail’in Mısır’a yönelik söyleminde kademeli bir dönüşüm yaşanmıştır. Bu dönüşüm, sınırlı ve sektörel gerilimlerin yönetiminden çıkarak, yükselen bir “Mısır tehdidi” üzerine kurulu yapısal bir anlatının inşasına yönelmiştir. Bu anlatı üç temel dayanak üzerine kuruludur: Sina’daki Mısır askerî varlığının niceliksel olarak abartılması, inşa edilen altyapının niteliğinin büyütülmesi ve Mısır faaliyetlerinin giderek artan biçimde önleyici bir savaşa hazırlık şeklinde yorumlanması.
Niceliksel düzeyde İsrail değerlendirmeleri, Sina Yarımadası’nda kalıcı olarak konuşlandırılmış 40 bin Mısır askerinden ve daha önce yasaklı bölgelerde bulunan HQ-9B tipi uzun menzilli hava savunma sistemlerinden söz etmektedir. Niteliksel düzeyde ise İsrailli yetkililer, Sina’daki havaalanı pistlerinin savaş uçaklarını kabul edebilecek şekilde genişletildiğini ve füze depolamak amacıyla kullanılabileceğinden şüphelenilen yer altı tesisleri inşa edildiğini ileri sürmektedir. Bununla birlikte, bu iddiaları destekleyen somut bir kanıtın bulunmadığını kendileri de kabul etmektedir. Yorumlayıcı düzeyde ise bütün bu gelişmeler, savunma eşiğinin aşamalı biçimde geçilerek saldırı kapasitesi inşasına yönelme şeklinde yeniden sunulmaktadır.
Ancak bu anlatının çözümlenmesi, veriler ile sonuçlar arasında açık bir boşluk bulunduğunu göstermektedir. İsrail’in eski Mısır Büyükelçisi Amira Oron, barış anlaşmasına bağlılığın Mısır’ın İsrail’e karşı savaş başlatma motivasyonunu fiilen ortadan kaldırdığını kabul etmekte ve Sina’daki Mısır askerî varlığını üç temel nedene bağlamaktadır: Kuzey Sina’da terörle mücadele, Libya ve Sudan’dan kaynaklanan tehditlerle yüzleşme ve yarımadayı Nil Vadisi’ne bağlayan kapsamlı bir kalkınma projesinin yürütülmesi. Hatta İsrail’deki araştırma çevreleri dahi bu konuda ortak bir görüşe sahip değildir. İsrail söylemine yönelik eleştirel okumalar, İsrail’in abartılı iddialarını reddetmekte; böylece nesnel bir istihbarat değerlendirmesi gibi sunulan şeyin, gerçekte tehdidin nasıl tanımlanacağı üzerine yürütülen iç politik bir mücadelenin parçası olduğunu ortaya koymaktadır.
Tarihsel Hafıza Güncel Siyasetin Hizmetinde
29 Nisan 2026 tarihinde İsrailli emekli tümgeneral Yitzhak Brik’in Maariv gazetesinde yayımlanan makalesinde, “Mısır’ın barış anlaşmasını açık biçimde ihlal ettiği ve ordusunu İsrail’e karşı savaşa hazırladığı” uyarısında bulunuldu. Brik, argümanını kurarken 1973 Ekim Savaşı’nı stratejik aldatmanın “kurucu hafızası” olarak yeniden gündeme taşıdı. Ona göre Mısır ordusu, söz konusu savaştan önce Süveyş Kanalı’nın batı yakasında yirmi bir askerî tatbikat gerçekleştirmiş, işgal yönetimi de bu tekrar eden faaliyetlere alışmıştı; ancak yirmi ikinci tatbikat, geçiş ve kurtuluş savaşına dönüşmüştü. Brik daha sonra Hamas ile paralel bir kıyas kurarak, Hamas’ın da 7 Ekim 2023 öncesinde benzer bir yöntem izlediğini savundu. Hamas’ın sınır yakınlarında askerî tatbikatlar yaptığı sırada İsrail’in, örgütün önceliğinin savaş değil ekonomik kalkınma olduğuna inandığını ileri sürdü. Bu temelde Brik şu soruyu yöneltmektedir: “Bu durum size Mısırlıların Yom Kippur Savaşı’nda bizi nasıl aldattığını hatırlatmıyor mu? Ya da Hamas’ın 7 Ekim’den önce bizi nasıl tuzağa düşürdüğünü?”
Brik’in makalesi rastlantısal olmayan bir zamanda yayımlanmıştır. Yazı, Mısır ordusunun 29 Nisan 2026 tarihinde Süveyş’te konuşlu Üçüncü Saha Ordusu birliklerinin katılımıyla yürütülen Bedir 2026 Tatbikatı’nın ana safhasını tamamlamasıyla eş zamanlıdır. Tanklar, uçaklar ve taarruz helikopterlerinin yer aldığı bu tatbikat, İsrail medyasında sınır çitine yaklaşık yüz metre mesafede gerçekleştirildiği iddiasıyla sunulmuştur. Ancak “açık ihlal” anlatısı, hukuki ve sahadaki gerçekler karşısında tamamen çökmektedir. Bu durum, Stratejik Araştırmalar için Ra’d Merkezi tarafından yayımlanan analitik değerlendirmesinde araştırmacı Nurhan el-Abbasi tarafından ayrıntılı biçimde ortaya konmuştur. Abbasi, anlaşmanın güvenlik ek protokolünün, önceden bildirim ve koordinasyon sağlanması şartıyla bu tür tatbikatlara açıkça izin verdiğini ve Bedir 2026 Tatbikatı’nda da bunun fiilen yerine getirildiğini belirtmiştir. Nitekim İsrail ordusunun kendisi de tatbikattan önceden haberdar olduğunu ve süreci teknik düzeyde takip ettiğini kabul etmiştir. Bu durum, Mısırlı askerî uzmanların açıklamalarıyla da örtüşmektedir. Uzmanlar, tatbikatın sınırdan onlarca kilometre uzakta yapıldığını, “C Bölgesi”nde bu ölçekte gerçekleştirilecek herhangi bir tatbikatın uluslararası barış gücü ile iki taraf arasında faaliyet gösteren ortak güvenlik komisyonu tarafından mutlaka bilindiğini ifade etmişlerdir. Ayrıca İsrail’de dile getirilen kaygının, yaklaşan Ekim seçimleri öncesinde iç politik amaçlarla kullanılan bir araçtan ibaret olduğunu vurgulamışlardır.
Öte yandan Brik’in 1973 tatbikatları ile günümüzdeki Mısır tatbikatları arasında kurduğu benzetme, temel yapısal farklılıkları görmezden gelmektedir. Zira 1973 yılında ortada ne bir barış anlaşması, ne ikili koordinasyon mekanizması, ne uluslararası gözlem gücü ne de İsrail ile Mısır arasında 2025 Aralık ayında imzalanan 35 milyar dolarlık doğalgaz anlaşması gibi ekonomik karşılıklı bağımlılık ilişkileri bulunmaktaydı.
Dolayısıyla tarihsel hafızanın yeniden çağrılması çift yönlü bir siyasi işleve hizmet etmektedir. Bir yandan 7 Ekim 2023 travmasının ardından İsrail toplumundaki varoluşsal korku birikimini yeniden harekete geçirerek bunu yeni bir bölgesel aktör üzerine yansıtmakta; diğer yandan ise meşru bir Mısır askerî tatbikatını caydırma ve çevreleme politikalarını gerektiren bir tehdit göstergesine dönüştürmektedir. Bu bağlamda İsrail söylemi yalnızca geçici bir güvenlik kaygısını yönetmekle kalmamakta; aynı zamanda ideolojik bir güvenlik çerçevesi üretmektedir. Bu çerçeve içinde Mısır, Camp David’in ortağı olmaktan çıkarılarak potansiyel tehdit olarak izlenen bir aktör biçiminde yeniden tanımlanmaktadır. Bu yaklaşım, Gazze savaşı sonrasında genişleyen bölgesel tehdit haritasının Türkiye ve İran’dan başlayıp Mısır’a kadar uzanan daha kapsamlı yeniden çizim sürecinin bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır.
Mısır’ın İsrail’e Yönelik Yaklaşımının Belirleyicileri
İsrail anlatısının karşısında, Mısır’daki gerçekliğin okunması köklü biçimde farklı bir tablo ortaya koymaktadır. Kahire, Ortadoğu’daki istikrarsızlık nedeniyle Süveyş Kanalı gelirlerinin gerilediği ekonomik baskılarla çevrili bir ortamda hareket etmektedir. Bu bağlamda saldırı amaçlı bir savaşa hazırlanma mantığı, mevcut ekonomik yapıyla çelişmektedir. Çünkü Körfez ülkeleriyle, Amerika Birleşik Devletleri’yle ve uluslararası finans kuruluşlarıyla sürdürülen ilişkiler, Mısır ekonomisinin hayatta kalma hattını oluşturmaktadır.
Sina’daki askerî takviyeler ise daha tutarlı biçimde üçlü bir çerçevede okunmaktadır: Yıllarca yarımadayı hedef alan terörle mücadele, İsrail’in Filistinlileri zorla Sina Yarımadası’na sürme projesinin oluşturduğu varoluşsal tehdide karşı önlem alma ve Nil güvenliği ile deniz geçiş yollarını korumaya yönelik Afrika Boynuzu stratejisine eşlik etme. Kahire, Gazze sınırındaki askerî varlığını güçlendirmiş ve Filistinli mültecilerin kitlesel geçişini ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak değerlendirmiştir. Aynı şekilde Mısır’ın silah kaynaklarını çeşitlendirmesi ve Fransa, Almanya ile İtalya’dan silah satın alma yönelimi de doğrudan bir savaşa hazırlık değil, stratejik çeşitlendirme politikası çerçevesinde değerlendirilmektedir.
Bu karşı anlatıya paralel olarak Kahire, İsrail davranışına ilişkin resmî düzeyde dikkatli bir ara pozisyonda konumlanmaktadır. Bu yaklaşım, siyasi söylemin tonunu yükseltirken aynı zamanda anlaşmanın hukuki yapısını korumayı esas alan rasyonel bir çizgiye dayanmaktadır. Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi’nin Eylül 2025’te Doha’da düzenlenen Arap-İslam Zirvesi’nde yaptığı konuşmada İsrail’i “düşman” olarak nitelemesi, Mısır resmî söyleminde önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur. Zira Devlet Enformasyon Kurumu Başkanı Diya Reşvan’ın da belirttiği üzere, bu ifade Cumhurbaşkanı Muhammed Enver Sedat’ın 1977’de Knesset’i ziyaretinden bu yana ilk kez kullanılmıştır. Reşvan, bunun “son derece önemli anlamlar taşıdığını” çünkü “ulusal güvenliği tehdit edenin dost değil, yalnızca düşman olduğunu” ifade etmiştir. Cumhurbaşkanı Sisi ayrıca İsraillilere şu uyarıda bulunmuştur: “Bugün yaşananlar barışın geleceğini engelliyor, yeni barış anlaşmaları ihtimalini ortadan kaldırıyor ve mevcut anlaşmaları da zayıflatıyor.” The Wall Street Journal gazetesinin bir haberine göre Kahire, Tel Aviv ile diplomatik temsil seviyesini tamamen koparmadan düşürmeyi değerlendirmiş; ayrıca İsrail’in Kahire’ye yeni büyükelçi olarak atadığı Uri Rothman’ın akreditasyonunu kabul etmeyerek bilinçli diplomatik soğukluğun yeni bir işaretini vermiştir.
Bunun yanında bu dönüşümlerin okunması da söylem düzeyi ile anlaşmanın hukuki yapısı arasındaki ayrımın gözetilmesini gerektirmektedir. Hukuki açıdan bakıldığında, 1979 Barış Anlaşması taraflardan herhangi birine tek taraflı çekilme ya da anlaşmayı askıya alma hakkı tanıyan açık hükümler içermemektedir. Bu yöndeki herhangi bir girişim uluslararası hukuk kurallarına ve Kahire’nin daha önce Britanya ile yapılan 1936 Antlaşması’ndan çekilirken başvurduğu “esaslı koşul değişikliği” ilkesine bağlıdır. Ancak mevcut Mısır yönelimi böylesi en uç seçeneğe doğru ilerlememekte; aksine fiilî durum üzerinden yeniden ayarlanmış bir anlaşma modeline yönelmektedir. Bu durum, anlaşmanın dördüncü maddesinde yer alan “güvenlik düzenlemelerinin yeniden gözden geçirilmesi” hükmünün işletilmesi, Sina’daki askerî varlığın uluslararası denetim sistemi bilgisi dâhilinde genişletilmesi ve İsrail işgal yönetiminin Salahaddin (Philadelphia) Koridoru’ndaki faaliyetlerinin güvenlik protokolünün fiilî ihlali olarak değerlendirilmesi üzerinden şekillenmektedir.
Bu çerçevede Kahire, anlaşmayı tamamen iptal etme yönünde hareket etmemektedir. Çünkü anlaşma hem Washington ile ilişkilerin hem de bölgesel güvenlik sisteminin temel dayanaklarından biri olarak görülmektedir. Ayrıca işgal yönetimi de Gazze ve Lübnan’da askerî kapasitesini tüketen savaşların ardından Arap dünyasının en güçlü ordusuyla üçüncü bir cephe açma konusunda isteksizdir. Bunun yanı sıra Mısır’ın ekonomik durumu, İsrail’e doğrudan Amerikan desteğini beraberinde getirebilecek askerî bir maceraya girişmesini engellemektedir. Ancak bu durum, önceki biçimiyle “soğuk barış”ın sürdüğü anlamına da gelmemektedir. Aksine ilişkiler “donmuş barış” aşamasına geçmektedir. Bu aşamada normalleşme göstergeleri azalmakta, resmî ziyaretler seyrekleşmektedir. Nitekim Haziran 2023’ten bu yana Cumhurbaşkanı Sisi ile Netanyahu arasında kamuoyuna açıklanmış herhangi bir telefon görüşmesi kaydedilmemiştir. Böylece anlaşma, işlevsel olarak ortaklık çerçevesinden çıkarılıp kontrollü bir düşmanlık yönetimi çerçevesine yeniden tanımlanmaktadır.
Önümüzdeki dönemde açık bir siyasi çatışmaya sürüklenme ihtimali açısından ise mevcut bağlama ilişkin değerlendirmemiz, iki tarafın gerilimi anlaşmanın altında yönettiği, onu aşmadığı yönündedir. Mısır devleti baskı araçlarını hukuki ve egemenlik çerçevesi içinde tutmaya çalışmaktadır: askerî tatbikatlar, askerî varlık, sert siyasi söylem ve ortak bir Arap gücü çağrısı gibi. Buna karşılık işgal yönetimi, “Mısır tehdidi” anlatısı üzerinden bu araçlara daha kısıtlayıcı koşullar dayatmaya çalışmaktadır. Bu iki yönelim arasındaki kritik eşikte ise en tehlikeli senaryo, anlaşmanın temel koşullarını değiştirebilecek üç tetikleyiciye bağlı görünmektedir: Filistinlilerin Sina Yarımadası’na zorla sürülmesine yönelik herhangi bir planın fiilen uygulanması, İsrail operasyonlarının Salahaddin Koridoru’nda genişletilmesi ya da Brik ve onun çizgisindeki isimlerin anlatısından beslenen Amerikan baskısının Mısır’ın Sina’daki varlığının azaltılmasına yönelik resmî taleplere dönüşmesi. Bu tetikleyicilerden herhangi birinin gerçekleşmesi durumunda tartışma, gerilimin yönetilmesi aşamasından anlaşmanın yapısının gerçek anlamda sınanmasına geçebilir. Ancak o noktada yeniden müzakere, anlaşmanın askıya alınması ya da çekilme gibi hukuki yollar, yalnızca teorik baskı araçları olmaktan çıkıp fiilen uygulanabilir seçeneklere dönüşebilir.
İsrail’in Mısır Karşıtı Söylemi Nasıl Anlaşılmalı?
“Mısır tehdidi” anlatısının yükselişi, Gazze’de yürütülen soykırım savaşının ardından İsrail’in bölgedeki yeniden konumlanışından bağımsız biçimde anlaşılamaz. Direniş ekseninin göreli olarak yıpratılmasının ve Türkiye’nin yeniden “tehdit” olarak çerçevelenmesinin ardından sıra, Camp David Anlaşması sürmesine rağmen İsrail’in Gazze savaşı sonrasında siyasi olarak denetim altına alamadığı en büyük Arap düğümü olarak görülen Kahire’ye gelmiştir. Bu nedenle Mısır tehdidinin abartılması, üç boyutlu stratejik bir işleve sahip görünmektedir.
Birinci boyutta İsrail söylemi, barış anlaşmasının kendisini yeniden mühendislik etmeyi amaçlamaktadır. Bu çerçevede İsrail, yıllardır biriken Mısır ihlallerine rağmen “hoşgörülü davranan taraf” olarak sunulmakta ve mevcut durumun yeniden düzenlenmesi için Amerikan müdahalesinin gerekli olduğu savunulmaktadır. Bunun somut yansıması, Netanyahu’nun Eylül 2025’te ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’dan Kahire’ye baskı yaparak Sina Yarımadası’ndaki Mısır askerî varlığını azaltmasını talep etmesi olmuştur.
İkinci boyutta ise Mısır tehdidinin büyütülmesi, bölgenin yeni eksenler ve ittifaklar temelinde yeniden şekillendiği bir dönemde önleyici çevreleme işlevi görmektedir. İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs ittifakı Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi kuşatmaya çalışırken, Somaliland’ın tanınması da Afrika Boynuzu’ndaki Türk nüfuzunu aşındırmaya yönelik bir araç olarak kullanılmaktadır. Ancak Mısır, Kızıldeniz, Akdeniz ve Süveyş Kanalı üzerindeki jeostratejik konumu nedeniyle bu düzenlemeleri sekteye uğratabilecek en önemli aktör olmaya devam etmektedir. Bu nedenle “tehditkâr Mısır” imajının üretilmesi, İsrail’in Somaliland’ı tanıma girişimini “Ortadoğu’da merkez devlet rolü oynayan Mısır’a karşı bir cevap” olarak meşrulaştırma amacına hizmet ediyor görünmektedir.
Üçüncü boyutta ise İsrail söylemi, Gazze’deki soykırım savaşı ve sonrasında İran’a karşı yürütülen savaşın ardından “zafer anlatısı” inşa etmeye yönelik iç politik hedeflere hizmet etmektedir. İran rejimini devirmede başarısız olunmasının ardından, resmî söylemin yeni bir tehdit haritası üretmeye ve bunu topluma pazarlamaya ihtiyaç duyduğu görülmektedir. Özellikle yaklaşan seçimler bağlamında bu durum, siyasi iktidarın ayakta kalma stratejisiyle bağlantılıdır. Bu nedenle Brik’in 1973 hafızasını yeniden gündeme taşıması, stratejik bir uyarıdan çok iç politik amaçlı bir araç işlevi görmektedir. Böylece çevrelenmişlik ve sürekli tehdit altında olma hissi yeniden üretilmekte; bu duygu da iç cephenin konsolidasyonu için bir tür siyasi yakıt olarak kullanılmaktadır.
Sonuç
İsrail’in Kahire’nin savaş niyetlerine ilişkin söylemi, büyük ölçüde Siyonist işgalin kendi niyetlerini karşı tarafa yansıtmasına benzemektedir. Filistinlileri zorla yerinden etme girişimlerinden, Salahaddin Koridoru ve Refah Sınır Kapısı’ndaki askerî ihlaller yoluyla anlaşmanın çiğnenmesine, Kahire’nin gaz ve su dosyaları üzerinden baskı altına alınmasına kadar uzanan süreçte; barışın temellerini aşındıran tarafın işgal yönetimi olduğu görülmektedir. Buna karşın Mısır’ın savunma amaçlı adımları saldırgan davranışlar olarak yeniden sunulmaktadır. Bu durum, İsrail söyleminin en belirgin özelliklerinden birini oluşturmaktadır: saldırgan ile saldırıya uğrayanın rollerini tersine çevirmek ve bölgesel ölçekteki her savunma refleksini varoluşsal bir tehdit alarmı olarak göstermek.
Sonuç itibarıyla Mısır cephesinde yaşananların, bölgesel alanın yeniden mühendislik edilmesine yönelik daha geniş bir sürecin parçası olduğu anlaşılmaktadır. İşgal yönetimi yalnızca mevcut “tehditleri” etkisizleştirmekle yetinmemekte; aynı zamanda 7 Ekim sonrası dengeleri etkileyebilecek herhangi bir bölgesel gücün ortaya çıkmasını da engellemeye çalışmaktadır. Paradoksal olan ise, bu yaklaşımın Mısır da dâhil olmak üzere bölgesel aktörleri savunma kapasitelerini güçlendirmeye yöneltmesidir. Böylece işgal yönetimi, karşı karşıya olduğunu iddia ettiği tehdidi fiilen kendisi üretmekte ve çatışma ortamını yeniden üretmektedir.
İsrail’in bu tutumu karşısında Mısır, doğrudan İsrail toplumunun bilinç dünyasına hitap eden mesajlar vermeyi hedeflemektedir. Bu mesajlar bazen planör gibi bazı tatbikat unsurlarının sembolik kullanımıyla, bazen de geçmiş eğitim faaliyetlerinde yer altı tünellerinden çıkan birliklerin gösterilmesi ya da Merkava tankı gibi askerî ekipmanların incelenmesi üzerinden iletilmektedir. Her ne kadar bu unsurlar özünde eğitim ve askerî hazırlık niteliği taşısa da, bunlar aynı zamanda Mısır’ın bölgedeki savaşlardan çıkarılan askerî derslerden yararlanma ve modern savaş biçimlerinde yaşanan derin dönüşümlere uyum sağlama çabasının bir parçasıdır. Bununla birlikte, bu görüntüler İsrail toplumunda özellikle 7 Ekim olayları ve sonrasında yaşanan askerî çatışmalarla kurulan çağrışımlar nedeniyle ciddi bir kaygı üretmektedir.
Dolayısıyla Mısır, ulusal güvenliğine yönelik herhangi bir müdahale girişiminin ya da Gazze halkının Sina’ya sürülmesi gibi yeni fiilî durumların dayatılmasının cevapsız kalmayacağı yönünde açık bir caydırıcılık mesajı vermeye çalışmaktadır. Mesajın örtük anlamı şudur: Bugünkü koşullar, İsrail ordusunun Sina’yı günler içinde işgal edebildiği 1956 veya 1967 dönemlerine benzememektedir. O dönem kapanmıştır. Olası bir gelecekteki çatışmada Sina artık askerî bir “gezinti alanı” olmayacak; aksine işgalciler için bir mezara dönüşecektir.



