1948 Topraklarındaki Filistinliler: İsrail Vatandaşlığı Çatısı Altında Mücadele

Aksa Ayaklanması[1] ya da diğer adıyla Ekim 2000 Ayaklanması, 1948 topraklarında yaşayan Filistinlilerin tarihinde ve kolektif hafızasında yeni bir dönemin başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Bu süreçte, içerdeki Arap kitleleri, dönemin İsrail muhalefet lideri Ariel Sharon’un 28 Eylül 2000 tarihinde yoğun güvenlik koruması eşliğinde Mescid-i Aksa’nın avlusuna girmesini protesto etmek amacıyla kentlerde ve köylerde sokağa çıktı. Aynı gün, İkinci İntifada’nın başladığı gün olarak da tarihe geçti.
Ehud Barak hükümetine bağlı güvenlik güçleri, protesto gösterilerine katılan Arap vatandaşlara ateş açtı ve farklı Arap köy ve kasabalarından on üç kişiyi katletti.
İçerdeki Filistinliler (1948’de işgal edilen topraklarda kalan ve İsrail vatandaşı olan Filistinliler) açısından bu ulusal ayaklanma, Mescid-i Aksa’daki gelişmelerle doğrudan bağlantılı olması nedeniyle tarihsel bir dönüm noktası niteliği taşımaktadır. Benzer bir durum yaklaşık yirmi yıl sonra tekrar yaşandı. İçerdeki Araplar, Kudüs’teki Mescid-i Aksa ve Şeyh Cerrah mahallesine yönelik ihlallere karşı başlayan protestolara katılarak, Mayıs 2021’de “Onur Ayaklanması” (Hebbetü’l-Kerâme) olarak bilinen halk hareketinin bir parçası oldular.
Bu dayanışma ve bütünleşme, Kudüs’ün ve özellikle de Mescid-i Aksa’nın, içerdeki Arapları Filistin halkının diğer kesimleriyle birleştiren hem duygusal hem de somut bağ olduğunu göstermektedir. Nitekim her iki ayaklanma da doğrudan Mescid-i Aksa’ya yönelik ihlallerden kaynaklanmış ve aynı toplumsal-duygusal zeminden beslenmiştir.
İki Ayaklanma Arasında
Aksa Ayaklanması’nın 2000 yılında patlak vermesi, farklı nedenlerin birleşiminden kaynaklandı. Bu nedenler, “İsrail vatandaşı” statüsündeki içerdeki Filistinlilerin günlük yaşam gerçekliğiyle bağlantılı, tarihsel olarak birikmiş ve birbirini besleyen unsurlardı. Bunların başında ırkçı ayrımcılık ve Ehud Barak hükümetine duyulan hayal kırıklığı geliyordu. Nitekim Arap vatandaşlar, 1999 seçimlerinde İşçi Partisi lideri Barak’ın iktidara gelmesine destek vermiş, bunun İsrail kurumlarının kendilerine yönelik politikalarında değişim yaratacağı umudunu taşımışlardı.
Bunun yanı sıra, Mescid-i Aksa meselesiyle kurulan güçlü duygusal ve dinî bağ önemli bir rol oynadı. Aynı zamanda Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki Filistinlilerle dayanışma içinde olma düşüncesi de ulusal boyutu güçlendirdi. Bu etkenlere ek olarak, içerdeki Filistinliler arasında İsrail polisinin günlük baskıcı uygulamalarına karşı artan öfke de önemli bir unsur hâline gelmişti. Bu uygulamalar; sürekli takip, baskı, keyfî para cezaları ve Arap olmaları nedeniyle maruz kaldıkları ayrımcı ve ırkçı muameleleri kapsıyordu.
Her ne kadar bu nedenler tarihsel ve birikimli faktörler olarak görülse de, düşünür Azmi Bishara’nın “İçerdeki Arap Kitlelerin Tarihinde Yeni Bir Dönem” başlıklı çalışmasında belirttiği üzere, “2000 Aksa Ayaklanması” olgusunun kendisi bütünüyle yeni bir olaydı ve bu da onun asıl önemini oluşturuyordu.[2] Bu nedenle, Bishara’ya göre eski ve geleneksel nedenler tek başına yeni bir toplumsal olguyu açıklamaya yeterli değildir.
Bu çerçevede Ekim/Aksa Ayaklanması, içerdeki Arapların mücadele tarihinde yeni bir aşamaya geçtiklerini gösteren bazı özgün özellikler taşıyordu:
- Ulusal ve örgütsel hazırlık düzeyi: İçerdeki Filistinliler arasında Yüksek Takip Komitesi, siyasi partiler ve ulusal güçler, Arap toplumunu seferber etme ve toplumsal hareketliliği örgütleme konusunda merkezi bir rol üstlendi.
- İsrail güvenlik aygıtlarının düşmanca yaklaşımının doğrudan görünür hâle gelmesi: Güvenlik güçlerinin göstericilere gerçek mermilerle ateş açması, İsrail’in güvenlik doktrininin niteliğini açık biçimde ortaya koydu. O tarihten sonra polis, sınır polisi ve Shin Bet başta olmak üzere çeşitli güvenlik kurumları, yerleşimci grupların da desteğiyle Arap kent ve köylerindeki yoğun varlıklarını daha da artırdı. Özellikle ulusal ve siyasi hareketliliğin güçlü olduğu bölgeler daha sıkı gözetim altına alındı.
- Kolektif bilinçte yeni bir kanaatin şekillenmesi: İçerdeki Araplar arasında, “Siyonizm İsrail’de kendi solunu üretemez” şeklindeki düşünce giderek güç kazandı. Çünkü çocukları ve gençleri, kendisini “sol” olarak tanımlayan bir hükümetin, yani Ehud Barak hükümetinin güvenlik güçleri tarafından öldürülmüştü. Bu durum, İsrail’deki sözde “sol” ile “sağ” arasında, özellikle Arap vatandaşlara yönelik politikalar açısından esaslı bir fark bulunduğu yönündeki beklentilerin büyük ölçüde dağılmasına yol açtı.
- İsrail toplumunda öz eleştiri ve muhasebe alanının daralması: Özellikle bazı sol ve liberal çevreler, hükümet politikalarına karşı çıkarak kendi halklarıyla dayanışma içinde sokağa çıkan Arap vatandaşlara destek vermek yerine, onlara yönelik “hayal kırıklığı” ifadeleri kullandılar.[3] Bu durum, İsrail toplumunda eleştirel ve öz sorgulayıcı yaklaşımın giderek zayıfladığını ortaya koydu.
On üç Arap vatandaşın yaşamını yitirmesinin ardından, İsrail tarafından “Or Komisyonu” olarak bilinen bir soruşturma komitesi kuruldu. Komisyonun en dikkat çekici sonuçlarından biri, İsrail polisini öldürülen Arapların kanından sorumlu tutmaması ve fiilen aklaması oldu.[4]
İntifada
Polisin gerçek mermi kullanarak müdahale etmesi ve devlet ile İsrail toplumunun çeşitli kurumlarının güvenlik aygıtlarının tutumunu desteklemesi, içerdeki Filistinli toplumu ciddi biçimde sarsıp korkutmaya yetti. Bu durum, ayaklanmanın ivmesinin zamanla gerilemesine yol açtı. Özellikle Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki Filistin İntifadası’nın İsrail işgal ordusuna karşı silahlı mücadele aşamasına evrilmesi de bu süreci etkileyen önemli bir faktördü.
Bu kritik dönüşüm, içerdeki Arap siyasi partilerini ve güçlerini çoğu zaman “sokaktan kaldırıma çekilmeye” sevk etti. Başka bir ifadeyle, sahadaki protestolardan geri adım atarak gözlemci konumuna çekilmeyi tercih ettiler. Bunun temel nedeni, İsrail’deki “Arap vatandaşların” hareketinin, İsrail’e karşı yürütülen silahlı Filistin İntifadası’nın bir parçası olarak görülmesini önlemekti.
Aynı dönemde İsrail hükümeti de güvenlik, siyasi ve medya kurumları aracılığıyla on üç Arap vatandaşın ölümünün sorumluluğunu içerdeki Arap siyasi güçlere ve liderlere yüklemeye çalıştı. Amaç, Arap liderliği ile halkı arasında bir ayrılık ve güvensizlik yaratmaktı.
Yaklaşık yirmi yıl sonra, Mayıs 2021’de, Şeyh Cerrah Mahallesi ve Mescid-i Aksa’da yaşanan gelişmelerin ardından 1948 topraklarındaki Arap kitleleri yeniden ayaklandı. Bu süreç, “Onur Ayaklanması” (Hebbetü’l-Kerâme) olarak adlandırıldı.
Bu ayaklanma da, Arap vatandaşlara yönelik ayrımcılık ve ırkçılık, polis teşkilatının sürekli baskıcı uygulamaları ve Kudüs ile Mescid-i Aksa’nın taşıdığı merkezi sembolik önem gibi tarihsel olarak birikmiş nedenlerden doğdu. Kudüs ve özellikle Mescid-i Aksa, bir kez daha İsrail içindeki Arap toplumunu harekete geçiren temel unsur oldu.
Ancak Mayıs 2021 Ayaklanması’nı Ekim 2000 Ayaklanması’ndan ayıran önemli farklar vardı. Her şeyden önce, protestoların coğrafi kapsamı çok daha genişledi. Özellikle “karma şehirler”[5] olarak adlandırılan Lid, Remle ve Yafa gibi yerlerde yoğun gösteriler yaşandı. Ayrıca Necef’teki Birüssebive Rahat da protesto dalgasının önemli merkezleri arasında yer aldı.
Böylece protestolar, güneyde Necef’ten başlayarak Müselles (Üçgen) bölgesi[6] ve sahil hattı üzerinden kuzeyde Celile’ye kadar uzanan, içerdeki Arap varlığının neredeyse bütün coğrafyasını kapsayan bir nitelik kazandı.
Bu ayaklanma sırasında ayrıca bazı Arap kent ve kasabalarında İsrail polis merkezleri daha önce görülmemiş biçimde hedef alındı. Özellikle Lid ve Birüssebi’de olduğu gibi bazı yerlerde İsrail polisi ve yerleşimcilere karşı silah ve gerçek mühimmat kullanıldığı da görüldü. Bu durum, Arap vatandaşlar arasında İsrail polisine ve onun baskıcı politikalarına karşı biriken öfkenin boyutunu ortaya koyuyordu.
Öte yandan, Arap siyasi ve ulusal partileri ile liderliklerinin rolü, Ekim 2000 Ayaklanması’ndaki kadar belirleyici değildi. Mayıs 2021’de kitleler liderlerinden önce sokağa çıktı. Bu durum, başta İsrail’deki Arap Vatandaşlar Yüksek Takip Komitesi olmak üzere siyasi güçleri ve partileri hazırlıksız yakaladı ve onları ciddi ölçüde şaşırttı.
İsrail hükümetine bağlı güvenlik güçleri, 1948 topraklarındaki Arap protestocuları daha önce görülmemiş yöntemlerle bastırdı. Bu yöntemler arasında sünger mermi ve gerçek mermi kullanımı da bulunuyordu. Bu müdahaleler sırasında, Ümmü’l-Fahm kentinden bir vatandaş olan Mohammad Kiwan öldürüldü.
Ayrıca polis ve güvenlik kurumları — bunların arasında Shin Bet de yer alıyordu — Mayıs 2021 Ayaklanması günlerinde protestolara sahne olan bütün Arap kent ve kasabalarında geniş çaplı tutuklama operasyonları yürüttü. Bu operasyonlar kadınları ve reşit olmayan çocukları da kapsadı. Adalah, bu uygulamaları “Onur Ayaklanması’nın (Mayıs 2021) İkinci Yılında: Baskı ve Apartheid (Ayrımcılık) Politikaları” başlıklı araştırma raporunda ayrıntılı biçimde belgeledi.[7]
İsrail polisi ve güvenlik kurumlarının protestoları gerçek mermi kullanarak bastırması, içerdeki kitlesel protestoların ve halk ayaklanmalarının devam etme ihtimalini tek başına ortadan kaldırabilecek bir etkendir. Ancak içerdeki protesto deneyimine bakıldığında, hareketin İsrail tarafından silahlı mücadeleyle ilişkilendirilmesi korkusu da belirleyici bir rol oynamıştır.
Bu bağlamda, Gazze Şeridi’ndeki Filistin direnişinin “Kudüs Kılıcı” (Seyfü’l-Kuds) adı verilen çatışmayla doğrudan mücadele hattına girmesiyle birlikte, içerdeki ayaklanmanın ivmesi de gerilemeye başladı. Ayaklanma, direniş güçlerinin çatışmaya daha yoğun biçimde dâhil olmasıyla paralel olarak yavaş yavaş sönümlendi.
Bu durum, içerdeki protesto hareketlerinin karşı karşıya kaldığı yapısal bir olguyu açık biçimde göstermektedir: Her halk ayaklanmasında veya kitlesel kalkışmada, Filistin silahlı mücadelesinin sahneye çıkması içerdeki protesto hareketlerinde bir tür tereddüt ve geri çekilmeye yol açmaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi, bu durum 2000 Aksa Ayaklanması deneyiminde de gözlemlenmiştir.
Bu çerçevede, 7 Ekim 2023’te gerçekleşen “Aksa Tufanı” operasyonu ve onu izleyen aylarda, İsrail hükümetinin Gazze Şeridi’ne karşı başlattığı savaş sırasında 1948 topraklarındaki Filistinliler arasında görülen yaygın sessizlik ve hatta korkuya varan çekingenlik hâli de kısmen bu tarihsel deneyimle açıklanabilir.
Tarihsel bağlam dikkatle incelendiğinde, içerdeki kitlesel halk hareketlerinin aşamadığı belirli bir sınırın var olduğu görülmektedir. Bu sınırın niteliği daha sonra ayrıntılı biçimde ele alınacaktır.
Bununla birlikte burada önemli bir soru ortaya çıkmaktadır: Eğer Gazze’deki Filistin direnişi “Kudüs Kılıcı” savaşıyla çatışmaya müdahil olmasaydı, 48 Filistinlileri’nin halk ayaklanması devam edebilir miydi?
Bu soruya verilen cevap olumsuzdur. Çünkü gerilemeyi açıklayan başka içsel nedenler de bulunmaktadır. Bunların başında hareketin büyük ölçüde spontane ve kendiliğinden gelişmiş olması gelmektedir. Protestoların sürekliliğini sağlayabilecek örgütsel ve kurumsal yapıların yokluğu da önemli bir etkendir.
Buna ek olarak, İsrail güvenlik kurumlarının protestoları bastırmadaki sertliği ve şiddeti de belirleyici olmuştur. İsrail güçleri geçmişte de protesto gösterilerinde ve halk ayaklanmalarında Arap vatandaşlara karşı gerçek mermi kullanmıştır. Bunun en bilinen örneklerinden biri, 1970’lerdeki Toprak Günü olaylarıdır.
Bütün bu unsurlar, içerdeki Filistinliler tarafından başlatılan halk ayaklanmalarının neden zamanla geri çekildiğini açıklamaya yardımcı olmaktadır; ancak bu gerilemeyi meşrulaştırmaktan ziyade, onun arkasındaki yapısal ve tarihsel nedenleri ortaya koymaktadır.
Vatandaşlık Anlatısı ile İnkâr Arasında
Yukarıdaki tartışmalardan hareketle şu temel soru ortaya çıkmaktadır: Baskı, tutuklamalar, kitlesel mobilite ve örgütlenmedeki eksiklikler ya da Filistin silahlı mücadelesinin çatışma hattına dâhil olması gibi etkenler, 48 Filistinlileri’nin halk ayaklanmalarının gerilemesini tek başına açıklamaya yeterli midir?
Gerçekte bu faktörler, her ne kadar geçerli ve önemli açıklamalar sunsalar da, 48 hattı içindeki Filistinliler tarafından gerçekleştirilen protesto hareketlerinin neden bu kadar hızlı geri çekildiği sorusuna tam anlamıyla cevap vermemektedir. Çünkü bu geri çekiliş, 1948 topraklarında yaşayan Arapların tarih boyunca deneyimlediği farklı protesto dalgalarında ve halk ayaklanmalarında tekrar eden tarihsel bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu bağlamda, Filistin Araştırmaları Dergisi tarafından 2025 sonbaharında Gazze’deki soykırım savaşı üzerine yayımlanan özel sayıda, Batı Şeria ve Filistin içindeki toplumun savaşın ikinci yılında verdikleri tepkileri inceleyen çeşitli araştırma dosyaları yer aldı. Bu çalışmalar arasında özellikle içerdeki Filistinliler üzerine yazılan makaleler dikkat çekiyordu. Söz konusu yazılar, savaşın başlamasından itibaren 1948 topraklarındaki Filistinlilerin maruz kaldığı korkutma politikaları, ifade özgürlüğünün bastırılması, takip, gözaltılar ve idari tutuklamalar gibi olgular ışığında sessizlik ve umutsuzluk hâlini açıklamaya çalışıyordu.
Bu etkenler, özellikle 7 Ekim sonrasında ortaya çıkan durumu bir vaka çalışması olarak anlamlandırmak açısından önemli katkılar sunmaktadır. Ancak aynı sayıda yayımlanan ve daha önce Ulusal Demokratik Birlik hareketinde liderlik görevlerinde bulunmuş olan Haneen Zoabi’nin “Gazze Anı: İçerideki Filistinlileri Anlamaya Yönelik Bir Yaklaşım” başlıklı makalesi, meseleyi daha derin ve yapısal bir perspektiften ele almaktadır.
Zoabi, yalnızca mevcut durumu açıklayan nedenleri sıralamakla yetinmemiş; korku ve sessizlik hâlinin arkasındaki daha temel yapıları anlamaya çalışmıştır. Gazze’deki soykırım savaşı sırasında içerdeki Filistinlilerin üzerine çöken sessizlik ve korku atmosferini, belirli olayların geçici sonucu olarak değil, daha derin bir gerçeğin açığa çıktığı tarihsel bir an olarak okumaya yönelmiştir.
Bu nedenle Zoabi’nin yaklaşımı, burada sorduğumuz soruya farklı bir düzlemden yanıt aramaktadır: İçerdeki Filistinlilerin kitlesel hareketlerinin neden sürekli geri çekildiğini anlamak için yalnızca baskı araçlarına değil, aynı zamanda vatandaşlık, aidiyet ve sömürgeci düzen içinde şekillenen yapısal konuma da bakmak gerektiğini ileri sürmektedir.
Zoabi, bu sessizlik hâlini, 1948 topraklarındaki Filistinliler arasında tarihsel olarak var olduğunu ileri sürdüğü ve “çatışma/düşmanlık durumunun inkârı” olarak adlandırdığı olguya bağlamaktadır. Ona göre bu durum, “vatandaşlık anlatısı” çerçevesinde şekillenmiştir.
Burada söz konusu olan vatandaşlık, yalnızca Filistinlilerin içerdeki hukuki ve idari statülerini ya da İsrail devletiyle ilişkilerini belirleyen yasal bir konum değildir. Zoabi, vatandaşlığı aynı zamanda, içerdeki siyasi ve ulusal güçler tarafından sürekli yeniden üretilen bir anlatı olarak ele almaktadır. Ona göre zamanla siyasal faaliyetlerin tamamı bu anlatının belirlediği sınırlar ve koşullar içinde yürütülmeye başlamıştır.[8]
Zoabi’ye göre bu yaklaşım, yalnızca Gazze’deki son soykırım savaşı sırasında içerdeki Filistinliler arasında görülen sessizlik ve tereddüt hâlini açıklamakla kalmaz; aynı zamanda tarih boyunca kitlesel hareketlerin neden sokaktan geri çekildiğini de anlamaya yardımcı olur.
Bu yoruma göre, içerdeki Filistinliler, Siyonist projeyle aralarındaki temel çatışma durumunu inkâr etmekte ve Siyonist projenin kendilerini en azından “potansiyel düşmanlar” olarak gördüğü gerçeğini de yeterince hesaba katmamaktadır. Bunun sonucu olarak da kitlesel halk ayaklanmaları doğaları gereği kısa ömürlü olmakta ve söylemsel düzeyde İsrail vatandaşlığının çizdiği sınırların dışına çıkamamaktadır.
Zoabi, uzun yıllar boyunca lider kadrolarında yer aldığı Ulusal Demokratik Birlik (Tecemmuʿ/Balad) hareketinin söylemine ilişkin olarak da eleştirel bir değerlendirme yapmaktadır. Ona göre Balad’ın yaklaşımı, doğrudan bir inkârdan ziyade “çatışmanın yer değiştirmesi” anlamına gelmektedir.[9]
Bu bağlamda Balad’ın savunduğu “Vatandaşlar Devleti” söylemini, devletin Yahudi karakteri karşısında bir çelişki yaratma girişimi olarak değerlendirse de, bunun çatışmanın doğasını tam anlamıyla kabul etmek anlamına gelmediğini belirtmektedir. Zoabi’nin ifadesiyle bu yaklaşım:
“Sömürgeci-Siyonist bir projeye karşı verilen mücadeleyi kabul etmekten çok, çatışmayı sömürgeci Siyonist projeye karşı bir mücadele olmaktan çıkarıp Siyonist bir yönetim sistemine karşı mücadeleye dönüştüren bir yer değiştirme adımıydı.”[10]
Dolayısıyla Zoabi’ye göre mesele yalnızca İsrail devletinin uygulamalarına karşı çıkmak değil; bu uygulamaları üreten sömürgeci yapının kendisini nasıl kavradığımız ve ona karşı mücadeleyi hangi düzlemde tanımladığımız sorunudur. Bu nedenle vatandaşlık anlatısı, onun analizinde yalnızca bir hukuki statü değil; aynı zamanda Filistinlilerin siyasi tahayyülünü ve mücadele ufkunu şekillendiren bir çerçeve olarak ele alınmaktadır.
Sonuç
1948 topraklarında yaşayan Araplar arasında şekillenen “İsrail vatandaşlığı” anlatısı, bir yandan siyasi, hukuki ve ekonomik etkenlerin ürünü olarak ortaya çıkmış; diğer yandan ise 1948 Nekbesi’nin ardından içerdeki Araplara hayatta kalabilmelerinin koşulu olarak dayatılan tarihsel bir gerçeklik ve zorunlu bir durum hâline gelmiştir.
Bu çerçevede, Zoabi’nin İsrail içindeki Filistinliler arasındaki siyasi tutumun — ulusalcı çizgiler de dâhil olmak üzere — büyük ölçüde vatandaşlık sınırları içinde hareket ettiği yönündeki tespitiyle mutabık kalmak mümkündür. Nitekim onlarca yıl boyunca yaşanan çeşitli halk hareketleri ve protesto dalgaları bunu göstermiştir. Son olarak, 7 Ekim saldırısı ve Gazze Şeridi’ne yönelik savaş sırasında içerdeki Filistin toplumuna hâkim olan sessizlik atmosferi de bu gerçeğin güncel bir yansıması olarak görülebilir.
Bununla birlikte, Zoabi’nin içerdeki Filistinlilerin sürekli inkâr ettiğini ileri sürdüğü “çatışma/düşmanlık” meselesi tartışmalı bir yaklaşımdır. Çünkü ilkesel olarak çatışma ile düşmanlık aynı şey değildir.
İçerdeki Filistinliler, İsrail’in kendilerine yönelik ayrımcı politikalarına karşı kesintisiz bir mücadele yürütmektedir. Bu mücadele kimi zaman örtük, kimi zaman da doğrudan biçimde devletin Yahudi karakterine karşı, tam ve eşit vatandaşlık talebi etrafında şekillenmektedir. Özellikle Ulusal Demokratik Birlik (Balad/Tecemmuʿ) hareketinin söyleminde bu durum açık biçimde görülebilmektedir.
Öte yandan “düşmanlık” kavramı, İsrail sisteminin yapısal olarak 1948 topraklarındaki Filistinlileri “potansiyel düşmanlar” olarak gördüğü gerçeğini yansıtsa da, bu gerçeklik kendi başına içerdeki Filistinlilere pratik bir siyasi ufuk sunmamaktadır. Çünkü onlar tarihsel olarak kendi topraklarına kök salmış bir topluluktur; bir yandan Filistinli kimlik ve aidiyete sahipken, diğer yandan İsrail Devleti’nin vatandaşlarıdır.
Bu nedenle, “İsrail vatandaşlığı”nın kaçınılmaz bir gerçeklik olduğu koşullarda, içerdeki Filistinlilerin mücadelelerini açık biçimde Siyonist projeyle varoluşsal bir düşmanlık temelinde yürütmeleri mümkün görünmemektedir. Onların mücadelesi daha çok, İsrail devletinin kendisini demokratik olarak tanımlaması ile Yahudi karakteri arasındaki çelişkiyi görünür kılmaya dayanan bir çatışma biçimi almaktadır.
Bu değerlendirmeye göre, içerdeki Filistinlilerin siyasi ve mücadele alanında ulaşabilecekleri en ileri nokta da büyük ölçüde budur: İsrail vatandaşlığı çerçevesi içinde kalarak, devletin demokrasi iddiası ile etnik-ulusal karakteri arasındaki çelişkiyi teşhir etmek.
Bunun nedeni yalnızca “vatandaşlık” olgusunun 1948 Nekbesi’nden bu yana içerdeki Filistinlilerin siyasi alanını belirleyen temel unsur hâline gelmiş olması değildir. Aynı zamanda vatandaşlık, başlangıçtan itibaren içerdeki Filistinlilerin kendi yurtlarında kalabilmelerinin tarihsel koşulu olmuş ve bugün de bu niteliğini korumaktadır. Bu nedenle siyasal ve toplumsal protesto faaliyetlerinin tamamı, kaçınılmaz olarak bu vatandaşlık gerçekliğinin içinde ve onun çizdiği sınırlar altında gerçekleşmektedir.
[1] Hebbetül Aksa olarak bilinen Aksa Ayaklanması Aksa İntifadası (ikinci İntifada) ile karıştırılmamalıdır. Aynı dönem ve aynı nedenlerle başlamış olsa da 48 Filistinlileri tarafından başlatılan hareket hebbetül Aksa (Ayaklanma) olarak isimlendirilmiş ve Batı Şeria ile Gazze’ye yayılan hareket intifadatül Aksa (intifada) olarak isimlendirilmiştir.
[2] Bkz. Azmi Bishara, “İçerdeki Arap Kitlelerin Tarihinde Yeni Bir Dönem”, Filistin Araştırmaları Dergisi (Majallat al-Dirasat al-Filastiniyya), Cilt 11, Sayı 44, Sonbahar 2000.
[3] Aynı kaynak, s. 5.
[4] Bkz. Nimer Sultani ve Nebil Salih, İsrail’deki Arap Azınlığın Or Komisyonu’na Yaklaşımı, “İsrail’deki Filistinlilerin Kamuoyu Araştırmaları Serisi”, Araştırma No: 2, Mada al-Carmel, Hayfa.
[5] “Karma şehirler” kavramı, 1930’lu yıllarda Filistin’deki Britanya Mandası dönemine kadar uzanmaktadır. Britanya Mandası yönetimi, Yafa ve Hayfa gibi şehirleri, buralarda Filistinli Araplarla birlikte Yahudi göçmenlerin de yaşamasını gerekçe göstererek “karma şehirler” olarak adlandırmıştır. Bu tanımlama, söz konusu şehirlerin Arap karakterini görünmez kılma girişiminin bir parçasıydı.
Daha sonra İsrail siyasi literatürü bu kavramı benimsemiş ve 1948 Nekbesi’nden sonra Arap nüfusun varlığını sürdürdüğü Akka, Hayfa, Yafa, Remle ve Lid gibi şehirler için kullanmaya devam etmiştir. Zamanla bu kavram, sömürgeci kökenleri çoğu zaman fark edilmeden, içerdeki Arapların siyasi sözlüğüne de yerleşmiştir.
[6] Müselles Bölgesi: İsrail’in merkezinde, Batı Şeria sınırına yakın konumda bulunan ve nüfusunun büyük çoğunluğunu Arapların oluşturduğu, Ümmü’l-Fahm, Tayyibe ve Tira gibi kentleri kapsayan tarihsel-coğrafi bölgedir.
[7] Bkz. Onur Ayaklanması’nın (Mayıs 2021) İkinci Yılında: Baskı ve Apartheid Politikaları, Adalah, Hayfa, 2023.
[8] Haneen Zoabi, “Gazze Anı: Filistin İçini Anlamaya Yönelik Bir Yaklaşım”, Filistin Araştırmaları Dergisi, Sayı 144, Sonbahar 2025, s. 250.
[9] Aynı kaynak, s. 251.
[10] Aynı kaynak, s. 252.



