Eyal Zamir: İran Savaşının Stratejik Mimarı

2022 yılında, mevcut İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir, Washington Yakın Doğu Politikaları Enstitüsü tarafından yayımlanan “İran’a Karşı Bölgesel Mücadele: Orta Doğu Üzerinde Kontrol Hakkında” başlıklı bir çalışma kaleme almıştır. Bu çalışmada Zamir, İran tehdidini çok katmanlı bölgesel bir risk olarak tanımlamış ve buna karşı yalnızca nükleer dosyayla sınırlı olmayan, Orta Doğu’daki tüm güç dengelerini kapsayan kapsamlı bir mücadele çerçevesi önermiştir.
Eyal Zamir, 2025 yılından bu yana İsrail ordusunun yirmi dördüncü Genelkurmay Başkanı olarak görev yapmaktadır. Daha önce 2023–2025 yılları arasında Savunma Bakanlığı Genel Direktörü, 2018–2021 arasında ise Genelkurmay Başkan Yardımcısı olarak görev yapmıştır. Bu göreve atanması, Ekim 2023’ten bu yana bölgede süren savaş ortamı ve İran’la artan gerilim bağlamında değerlendirilmiştir.
Zamir’in Başbakan Binyamin Netanyahu’ya yakınlığı dikkat çekmektedir; zira 2012–2015 yılları arasında Netanyahu’nun askerî sekreteri olarak görev yapmıştır. Zamir’in politikaları da Netanyahu’nun çizgisiyle uyumludur. Filistinlilere karşı sert ve saldırgan tutumları, suikastlar, abluka, toplu cezalandırma, elektriğin kesilmesi, yakıt ve temel malzemelerin Gazze’ye girişinin engellenmesi gibi uygulamalara verdiği destekle tanınmaktadır. Ayrıca İran’a karşı askerî çatışma yanlısı yaklaşımıyla da öne çıkmaktadır.
Bu çalışma bugün daha da büyük önem taşımaktadır. Zira 28 Şubat 2026’da başlayan ikinci ABD-İsrail savaşının gölgesinde bu metne yeniden dönmek, İsrail’in İran’a yönelik hedeflerini ve stratejilerini daha iyi anlamaya katkı sağlamaktadır. Bunun önemi üç temel noktadan kaynaklanmaktadır. Birincisi, çalışma savaş öncesinde İran nüfuzuna dair kapsamlı bir çerçeve sunmuş ve bu çerçevenin unsurları savaş sürecinde büyük ölçüde görünür hâle gelmiştir.
İkincisi, çalışmanın yazarı bugün İsrail’in en üst askerî makamında bulunmaktadır; bu da metne yalnızca akademik değil, doğrudan stratejik bir ağırlık kazandırmaktadır. Zira çalışma yalnızca “tehdidi” tarif etmekle kalmamakta, ona karşı uygulanabilir bir mücadele mantığı da önermektedir. Son olarak, çalışma İsrail ve ABD’nin savaş sırasında ve sonrasında bölgeye dayatmaya çalıştığı düzenlemelerin niteliğini ortaya koyma kapasitesi bakımından da önem taşımaktadır.
Çalışmanın Merkez Tezi
Çalışmanın temel tezi, İran’ı yalnızca nükleer tehdit oluşturan bir devlet olarak değil, Orta Doğu’yu yeniden şekillendirmeyi ve bölgesel hegemonya kurmayı hedefleyen bütünleşik bir bölgesel proje olarak görmektedir. Bu tehdit, Devrim Muhafızları’nın kolları, vekil güç ağları, füze kapasitesi, insansız hava araçları ve çeşitli Arap ülkelerindeki askerî-siyasal varlığı aracılığıyla hayata geçirilmektedir.
Bu çerçevede Zamir’e göre İran’ın nükleer programı tehdidin yalnızca bir unsurudur. Asıl ağırlık merkezi ise içeride rejimi koruyan, dışarıda ise yayılmacı politikaları yöneten Devrim Muhafızları’dır. Çalışma, bu yapının çok cepheli bölgesel bir ordu inşa ettiğini ileri sürmektedir. Bu nedenle İran’la mücadele, yalnızca nükleer dosyaya indirgenemez; çünkü Zamir’in yaklaşımına göre tehdit, Lübnan, Suriye, Irak, Yemen ve Filistin sahasına kadar uzanan, nüfuz, caydırıcılık ve bölgesel kontrolü hedefleyen tek bir stratejik vizyonun parçasıdır.
Çalışma daha sonra İran’ın bölgesel nüfuzunun dayanaklarını ele almakta ve bunu “uzun ve yayılmış çatışma” kavramı üzerinden açıklamaktadır. Bu anlayışa göre İran’la mücadele kısa süreli bir savaşla sonuçlandırılamaz; aksine siyasî, askerî, istihbarî, ekonomik ve kültürel araçların birlikte kullanıldığı birikimli ve çok boyutlu baskı stratejisi gerektirir.
Sonuç bölümünde ise çalışma, İran’a karşı çok eksenli bir mücadele vizyonu ortaya koymakta; bu çerçevede ABD öncülüğünde kurulacak bölgesel bir ittifaka merkezi bir rol atfetmektedir.
Zamir İran’ı Nasıl Anlıyor?
Zamir’e göre İran’ın güvenlik anlayışının merkezinde, öncelikle İslam Cumhuriyeti rejiminin devamlılığını sağlamak ve sistemin bekasını korumak yer almaktadır. Ancak onun değerlendirmesinde bu anlayış, yalnızca devletin kendi sınırları içinde savunulmasıyla sınırlı değildir. Zamir’e göre İran rejimi, iç güvenliğini dış nüfuz alanını genişletmekle ilişkilendirmekte; 1979 devriminden bu yana “devrimi ihraç etme” fikrini siyasal kimliğinin kurucu unsurlarından biri olarak görmektedir.
Bu çerçevede Zamir, İran’ın davranışlarını iki yönlü bir strateji olarak yorumlamaktadır: Bir yandan caydırıcılık oluşturmak ve savaşın İran topraklarına taşınmasını engellemek, diğer yandan çevresindeki bölgesel ortamı uzun vadeli çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmek. Ayrıca bu yaklaşımı açık bir ideolojik çerçeve içine yerleştirmekte; İran’ın İsrail, ABD ve Batı karşıtlığı üzerinden hareket ettiğini, kendisini Şiilerin koruyucusu ve bölgesel hegemonya mücadelesinin başlıca aktörlerinden biri olarak sunduğunu ileri sürmektedir.
Zamir’e göre İran bu stratejik vizyonu, iç ve dış politika ile askerî ve jeopolitik alanlarda iç içe geçmiş araçlarla hayata geçirmektedir. İçeride baskı mekanizmalarıyla sadakati sağlamaya ve muhalefeti bastırmaya çalışırken; nükleer program aracılığıyla rejimin bekasını güçlendirmeyi ve caydırıcılık kapasitesini artırmayı hedeflemektedir. Dış politikada ise ittifaklar kurmaya, bölgesel çatışmaları beslemeye ve sınırları dışında ileri karakol niteliğinde üsler oluşturmaya yönelmektedir.
Zamir’e göre bu stratejinin iki temel coğrafi ekseni bulunmaktadır. Birincisi, İran’dan Irak, Suriye ve Lübnan üzerinden Akdeniz’e uzanan kara koridorunun güvence altına alınmasıdır. İkincisi ise Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz nüfuzunun genişletilmesi, bunun yanında Yemen üzerinden Kızıldeniz ve Babülmendep’e doğru uzanılmasıdır. Bu hedeflerin sahadaki başlıca uygulayıcısı olarak ise Devrim Muhafızları öne çıkmaktadır.
Devrim Muhafızları: Ağırlık Merkezi
Çalışmada Devrim Muhafızları’nın önemi, Zamir’in bu yapıya İran devlet sistemi içinde verdiği konumdan açıkça anlaşılmaktadır. Zamir, onu yalnızca İran devletinin askerî kollarından biri olarak değil; içeride rejimin korunmasını, dışarıda ise yayılmacı politikanın yönetilmesini ve bölgesel caydırıcılığın inşasını birbirine bağlayan temel aygıt olarak ele almaktadır.
Bu bakış açısına göre Zamir, Devrim Muhafızları’nı İran projesinin gerçek ağırlık merkezi olarak tanımlamaktadır. Kuruma yalnızca klasik askerî görevler yüklememekte; aynı zamanda siyasi, ekonomik ve istihbarî işlevler de atfetmektedir. Bu kapsamda Devrim Muhafızları’nın sorumluluk alanı; müttefik ağlarının kurulması, silah sevkiyatı, füze ve insansız hava aracı kapasitesinin geliştirilmesi, ayrıca Lübnan, Suriye, Irak, Yemen ve Filistin’e uzanan çatışma sahalarının yönetimini içermektedir.
Bu nedenle Zamir, Devrim Muhafızları ile Tahran’ın müttefikleri üzerinden kurduğu sözde “bölgesel ordu” arasında ayrım yapmamaktadır. Ona göre bu yapı, İran’a çatışmayı kendi topraklarından uzak tutma, aynı anda birçok cephede etkili olma ve doğrudan savaş maliyetlerini azaltma avantajı sağlamaktadır.
Buradan hareketle Zamir, İran’a karşı etkili bir mücadelenin ancak Devrim Muhafızları hedef alındığında sonuç vereceğini savunmaktadır. Çünkü ona göre bu yapı, İran’ın bölgesel nüfuzunu yöneten merkezî düğüm noktasıdır. Bu nedenle pratik düzeyde önerdiği yaklaşım; Devrim Muhafızları’nın zayıflatılması, kaynaklarının kurutulması ve yerel uzantıları yönlendirme ile finanse etme kapasitesinin felce uğratılmasıdır.
Vekalet Stratejisi
Zamir, vekil güçler stratejisini İran siyasetinin merkezî unsurlarından biri olarak değerlendirmektedir. Ona göre bu strateji, İran’ın ideolojik etkisini Arap Maşrıkı’nda doğrudan askerî ve siyasî nüfuza dönüştürmenin başlıca aracıdır. Bu yapının yönetiminde özellikle Devrim Muhafızları ve Kudüs Gücü öne çıkmakta; finansman, silahlandırma, eğitim ve yönlendirme görevlerini üstlenmektedir. Ayrıca hassas balistik füzeler, insansız hava araçları, hava savunma sistemleri ile kıyı ve deniz füzeleri gibi gelişmiş destek kapasitesi sağlayarak bu ağları caydırıcılık, baskı ve mevzilenme aracı hâline getirmektedir.
Bu ağ geniş bir coğrafyaya yayılmış çeşitli aktörlerden oluşmaktadır. Bunların başında Lübnan’daki Hizbullah, daha önce Suriye’de Esed rejimi ve Irak’taki Şii milis gruplar gelmektedir. Irak sahasında Hizbullah Tugayları, Asaib Ehl el-Hak, Hareketü’n-Nüceba ve Bedir Örgütü öne çıkmaktadır. Bu yapıya Yemen’de Husiler, Filistin’de Hamas ve İslami Cihad hareketleri ile Fatimiyyun ve Zeynebiyyun gibi oluşumlar da dâhil edilmektedir.
Zamir, bu yapıyı “Dört Başkent Stratejisi” olarak adlandırdığı çerçeveye yerleştirmektedir: Beyrut, Şam, Bağdat ve Sana. Ona göre İran, bu başkentlerde nüfuzunu kalıcılaştırarak Orta Doğu üzerinde hegemonya kurmayı hedeflemektedir. İsrail söyleminde ise söz konusu ağ, İsrail’i birçok cepheden kuşatan “ateş çemberleri” olarak tanımlanmaktadır.
Zamir ayrıca bu stratejiyi, sınır ötesindeki İran projesinin en somut askerî modeli olarak gördüğü “radikal bölgesel Şii ordusu” kavramıyla ilişkilendirmektedir. Bu yapının üç katmandan oluştuğunu ileri sürmektedir: İlk sırada Devrim Muhafızları birlikleri, ikinci sırada yerel vekil güçler ağı, üçüncü sırada ise doğrudan İran komutasında faaliyet gösteren yabancı milis gruplar bulunmaktadır.
Zamir’in İran’la Mücadele Stratejisi
Zamir’e göre İran’la mücadeleyi anlamak için en uygun çerçeve, “uzun ve yayılmış çatışma” olarak adlandırdığı yaklaşımdır. Bu kavramı büyük ölçüde ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki Soğuk Savaş deneyimine dayandırmaktadır. Bu anlayışa göre mücadele, kısa süreli bir savaşta ya da sınırlı bir kriz anında sonuçlanmaz; aksine zaman ve mekân bakımından açık, çok boyutlu ve sert bir rekabet süreci içinde yürütülür. Taraflar bu süreçte nüfuz, güç ve bölgesel kontrol için yarışmaktadır.
Bu nedenle Zamir, İran’a karşı mücadelenin tek bir darbeyle sonuçlandırılamayacağını savunmaktadır. Çünkü ona göre bu çatışmanın doğası birikimsel ve hareketlidir; her adım yeni bir durum yaratmakta, bu da yeni karşılıklar gerektirmektedir. Ayrıca bu tür bir mücadele, savaş ile barış arasındaki gri alanda gerçekleşmektedir. Dolayısıyla siyaset, strateji, operasyonel planlama ve taktik düzey arasında sürekli bir eşgüdüm gerektirir. Aynı zamanda kapsamlı bir savaşa sürüklenmeden sürekli baskı kurabilme kapasitesini zorunlu kılar.
Bu çerçevede Zamir, İran’a karşı zaferin hızlı ve kesin bir sonuç anlamına gelmediğini düşünmektedir. Ona göre başarı, İran’a ve bölgesel ağlarına sürekli artan maliyetler yüklemek, yayılma kapasitesini zayıflatmak ve davranış değişikliğine zorlamakla mümkündür. “Uzun ve yayılmış çatışma” anlayışının özü; planlı yıpratma, rakibin zayıf noktalarından yararlanma, asimetrik üstünlükler kurma ve uzun vadeli stratejik perspektifle hareket etmektir.
Bu nedenle Zamir, İran’a karşı mücadelenin yerel ve anlık tepkiler düzeyinden çıkarılarak, bütüncül ve sürekli bir bölgesel stratejiye dönüştürülmesini önermektedir. Bu strateji; askerî, istihbarî, ekonomik, siyasî ve kültürel araçların aynı anda kullanılmasına dayanmalıdır. Çünkü Zamir’e göre Tahran yalnızca tek bir dosya üzerinden hareket etmemekte, Orta Doğu’da uzun vadeli bir nüfuz ve hegemonya projesi yürütmektedir.
Zamir’in İran’ı Yenilgiye Uğratmak İçin Öne Sürdüğü Yedi İlke
Bu stratejik çerçeveye dayanarak Zamir, İran’ın tek bir askerî darbeyle yenilgiye uğratılamayacağını savunmaktadır. Ona göre bunun yerine, İran’ın bölgesel projesine karşı uygulanması gereken yedi birbirine bağlı ilke vardır:
- Sistemsel yaklaşım ve bölgesel koalisyon kurulması; Zamir’e göre İran, çok cepheli ve çok alanlı bir bölgesel proje yürütmektedir. Bu nedenle dağınık tepkiler veya tek taraflı politikalar yeterli değildir. Bunun yerine ABD, İsrail ve İran’dan tehdit algılayan Arap ülkeleri arasında siyasî, askerî, istihbarî ve ekonomik koordinasyon kurulmalıdır. Böylece mücadele, bütüncül bir bölgesel stratejiye dönüşebilir.
- Devrim Muhafızları’nı ağırlık merkezi olarak hedef almak; Zamir, Devrim Muhafızları’nı İran projesinin gerçek kalbi olarak görmektedir. Çünkü bu yapı içeride rejimi korumakta, dışarıda yayılmacılığı yönetmekte, vekil güçleri, füze programını ve insansız hava araçlarını yönlendirmektedir. Bu nedenle İran’ın zayıflatılması, öncelikle Devrim Muhafızları’nın zayıflatılmasına bağlıdır.
- İran’a karşı doğrudan ve esnek cezalandırıcı caydırıcılık; Zamir’e göre Tahran uzun süre vekiller üzerinden dolaylı savaş yürütmenin avantajlarından yararlanmıştır. Bu nedenle İran’ın, kendi eylemleri ya da vekillerinin eylemleri nedeniyle doğrudan bedel ödemesi sağlanmalıdır. Böylece perde arkasından hareket etme avantajı ortadan kaldırılabilir ve caydırıcılık seviyesi yükseltilebilir.
- Vekil güçleri merkezden ayırmak ve parçalamak; Zamir, İran’ın vekil güçlerini tamamen yekpare bir blok olarak görmemektedir. Her cephenin kendine özgü koşulları, her örgütün kendi çıkarları bulunduğunu düşünmektedir. Bu yüzden bu ağın kademeli biçimde parçalanmasını; bazı unsurların baskı altına alınmasını, bazılarının izole edilmesini ve Tahran’la olan siyasî, askerî ve mali bağlarının zayıflatılmasını önermektedir.
- İran rejimine kapsamlı baskı uygulamak; Zamir’e göre mücadele yalnızca nükleer dosyaya odaklanmamalıdır; çünkü İran projesi bundan çok daha geniştir. Bu nedenle siyasî, ekonomik, askerî ve istihbarî araçların eş zamanlı kullanılmasıyla İran’ın bölgesel projesini sürdürme kapasitesi azaltılmalıdır.
- “Savaşlar Arası Mücadele” modelini bölgesel düzeye taşımak; Zamir, İsrail’in daha önce kullandığı düşük yoğunluklu sürekli operasyonlar modelinin daha geniş bir bölgesel çerçeveye uyarlanmasını önermektedir. Buna göre İran’ın nüfuzu ve kapasitesi zaman içinde yıpratılmalı, ancak hızla kapsamlı savaşa sürüklenmekten kaçınılmalıdır.
- İran nüfuzuna karşı ideolojik, kültürel ve medya savaşı yürütmek; Zamir, çatışmayı yalnızca askerî boyutla sınırlamamaktadır. Ona göre İran, etkisini fikirler, söylem, kimlik politikaları ve propaganda ağları üzerinden de kurmaktadır. Bu nedenle İran’ın etkisine karşı kültürel, medya ve siyasî alanlarda da mücadele edilmelidir. Böylece savaş yalnızca silahlarla sınırlı kalmaz.
Sonuç
Zamir, İran’la mücadele ve onu yenilgiye uğratmaya yönelik kapsamlı bir stratejik vizyon ortaya koymuş olsa da, güncel gelişmeler 2022’de kaleme alınan çalışmanın bağlamını büyük ölçüde aşmıştır. O dönemde “normalleşme” ortamı, henüz doğrudan sınanmamış bölgesel bir ittifakın zeminini hazırlıyordu ve İran da geleneksel nüfuz kartlarını büyük ölçüde elinde tutuyordu. Ancak Aksa Tufanı sonrasında yaşanan gelişmeler köklü bir kırılmaya yol açtı.
İran ile İsrail arasındaki mücadele doğrudan çatışma düzeyine taşındı; Suriye rejiminin çöküşüyle bölgesel eksen sarsıldı, Hizbullah ağır darbeler aldı ve İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik soykırım savaşı sonucunda Filistin direniş gruplarının kapasitesi büyük ölçüde etkisizleştirildi.
Bu nedenle, “uzun ve yayılmış çatışma” anlayışının söz konusu dönüşümler ışığında yeniden değerlendirildiği görülmektedir. Nitekim Zamir de İsrail Genelkurmay Başkanlığı görevine başlarken yaptığı açıklamada, “2025 savaş yılı olacak; odak Gazze ve İran olacak” ifadelerini kullanmıştır. 2026’daki ABD-İsrail savaşı ise Zamir’in teorik yaklaşımı ile mevcut İsrail stratejisi arasındaki temel farkı ortaya koymuştur.
Zamir’in modeli uzun vadeli, aşamalı ve birikimli baskıya dayanırken; mevcut yaklaşım İran’ı tek darbede yenilgiye uğratmayı, yani savaşı kısa sürede sonuçlandırmayı hedeflemektedir. New York Times’ta yayımlanan Mossad planının ayrıntıları da bu dönüşümü göstermektedir: plana göre savaş birkaç gün içinde bitirilecek ve İran rejimi devrilecekti. Trump yönetiminin savaşa girme kararını da bu varsayımlar şekillendirmiştir.
Böylece bölgede yaşanan dönüşümler, İsrail tarafında İran’la çatışmanın aşamalarının hızla tüketildiği ve Zamir’in öngördüğü uzun mücadele sürecinin iki yıl gibi kısa bir zamanda tamamlandığı yönünde yanıltıcı bir kanaat oluşturmuş görünmektedir. Buna göre artık Tahran’a giden yol açılmıştı. Ancak sahadaki gerçeklik, yalnızca rejimin çöküşü ve tek darbede zafer varsayımını boşa çıkarmamış; aynı zamanda Zamir’in yedi ilkeye dayalı stratejisinin de sanıldığı kadar gerçekçi olmadığını göstermiştir.
Çünkü bu adımların önemli bir bölümü İran ve müttefiklerine fiilen uygulanmış olmasına rağmen, taraflar Zamir’in öngördüğü ölçüde zayıflamamıştır. Hatta tersine, bu baskı süreci söz konusu ekseni daha sert, daha kararlı ve savaşa daha hazırlıklı hâle getirmiş olabilir.



