Empati Yorgunluğu: Dünya Gazze’deki Acılardan Sıkıldı mı?

“Merhamet değişken bir duygudur; eyleme dönüştürülmezse solup gider.” Amerikalı yazar Susan Sontag, Bosna trajedisini bizzat yaşamış biri olarak, insanî empati çıkmazını bu sözle özetlemiştir: Empati, eyleme dönüşmediğinde anlamını yitirir. Bugün bu çıkmaz Gazze’de açık biçimde görülmektedir.

Nüfusun %10’undan fazlası — şehit, yaralı ya da kayıp — hâline gelmişken dünya bu felaketi dikkat çekici bir soğukkanlılıkla izlemektedir. Bu durum yalnızca manzarayı tasvir etmeyi değil, onu çözümlemeyi de gerektiren bir soruyu gündeme getiriyor: Bu soğukluk gerçek bir insani yorgunluğu mu yansıtıyor, yoksa dünyanın trajedilere verdiği tepki biçiminde bir değişimi mi?

Bu tablo büyük olasılıkla empati eksikliğini değil, başka bir olguyu yansıtmaktadır. Türkiye’deki Mersin University’nde propaganda çalışmaları profesörü Ahmed Taylan, özel bir röportajda medya araştırmalarında “Compassion Fatigue” olarak adlandırılan olguyu açıklamaktadır. Buna göre bu durum, “tekrarlanan trajedilere karşı duygusal tepkinin zayıflaması hâlidir; bu zayıflama duyguların güçsüzlüğünden değil, değişim ya da hesap verebilirlik ufku olmaksızın sürekli gösterilmesinden kaynaklanır.”

Amerikalı araştırmacı Susan D. Moeller ise savaş ve kıtlıkların yoğun ve tekrar eden medya temsillerinin, izleyicilerin acı görüntülerine sürekli maruz kalmasına yol açtığını belirtir. Böylece başlangıçta sarsıcı olan acı, zamanla sıradan bir görüntüye dönüşür. Sosyolog Zygmunt Bauman da modern dünyanın hızlı tüketim kültürünün insan dikkatini kısa ömürlü hâle getirdiğini savunur: İnsanlar hızlıca etkilenir, ancak daha da hızlı biçimde yeni bir habere yönelirler; bu da uzun vadeli ahlaki tepkinin zayıflamasına yol açar.

Filistinli yazar ve araştırmacı Rima Najjar ise Batı’daki Filistin’e yönelik empatinin tamamen kaybolmadığını, fakat özellikle Noel ve Beytüllahim anlatıları üzerinden mevsimsel insani ve dini semboller içinde yeniden çerçevelendiğini vurgular. Bu çerçeve duygusal empatiye alan açar, ancak acıyı üreten siyasi nedenlerle yüzleşmeyi teşvik etmez.

Bu açıdan bakıldığında, Gazze trajedisine yönelik küresel tepki üç etkenin kesişimiyle açıklanabilir: Tekrarlanan görüntülerin duyarlılığı zayıflatması, hızlı dikkat kültürünün empatiyi geçici kılması ve sembolik çerçevelemenin empatiyi değişim üreten bir eylem yerine rahatlatıcı bir duygusal tepkiye dönüştürmesi.

Yazar Ahmed Al-Sanousi ise şöyle değerlendirmektedir: “Tufan bizi yakaladığında, yıllarca mezhep çatışmaları ve iç savaşların ateşiyle dağlanmış bir Arap bilinci adeta uyuşturulmuş durumdaydı. Bu bilinç, böylesi büyük bir olayı anlayacak araçlardan yoksundu; bu yüzden düşüncenin yerini duygular aldı.

Önce büyük bir onur duygusuyla sarsıldık; biri bize yeniden değerimiz, onurumuz ve gizli gücümüz olduğunu hatırlattı. Ardından sivillere karşı benzeri görülmemiş bir Siyonist vahşetiyle ikinci kez sarsıldık. Buna sokakları dolduran büyük bir empati dalgasıyla karşılık verdik; fakat bu uzun sürmedi. Çünkü duygu, onu sağlamlaştıracak ve kalıcı bir inanç ile stratejik bir vizyona dönüştürecek bir bilinç bulamadı.”

Gazze’ye Yönelik Empati Sembolik Sınırlarını Aşıp Sahada Etki Yarattı mı?

Yukarıdaki soruya kesin bir yanıt vermek kolay değildir. Ancak Ekim 2023’ten bu yana Filistin’deki soykırıma karşı ortaya çıkan hareketler, örgütlenme biçimleri ve siyasi söylemleri açısından belirgin bir dönüşüm yaşamıştır. Bu hareketler artık yalnızca geleneksel protesto biçimleriyle sınırlı değildir; aksine sahadaki eylem, bilgi üretimi ve dijital aktivizmi bir araya getiren çok katmanlı bir yapı oluşturmaya yönelmiştir.

Bu bağlamda üniversiteler, akademik alanın yeniden siyasallaştığı başlıca mekânlardan biri hâline gelmiş; bilgi ile iktidar arasındaki ilişkiyi ve eğitim kurumları ile çağdaş sömürgeci yapılar arasındaki bağları sorgulayan tartışmaların merkezine yerleşmiştir.

Buna karşılık uluslararası düzeyde, yükselen bu toplumsal dalgayı mümkün olan en düşük siyasi maliyetle absorbe etmeye çalışan diplomatik bir süreç de ortaya çıkmıştır. Batılı bazı ülkelerin Filistin devletini tanıma yönündeki adımları, kısmen iç ve dış kamuoyunda artan öfkeyi yatıştırmaya yönelik diplomatik bir tercih olarak değerlendirilmiştir.

Bu adımlar, güç dengelerinde gerçek bir dönüşüm yaratmaktan ziyade sembolik bir etki üretmiştir. Bu süreç aynı zamanda Temmuz 2024’te Fransa ile Suudi Arabistan’ın öncülük ettiği ve iki devletli çözümü yeniden canlandırmayı hedefleyen girişim gibi çeşitli diplomatik faaliyetlerle paralel ilerlemiş; nihayetinde Eylül 2025’te Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kabul edilen “New York Bildirgesi”ne kadar uzanmıştır.

Ancak bu tanıma kararları, sembolik önemlerine rağmen çoğu durumda koşullu kalmıştır. Bir kısmı “şiddetin reddi” gibi şartlara bağlanmış; bir kısmı ise iki devletli çözümü tek geçerli çerçeve olarak yeniden üretmiştir. Oysa bu çözüm, sahadaki yerleşim politikaları ve fiilî durum uygulamaları nedeniyle uygulanabilirliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Hatta teorik çerçevesini sağlayan Oslo Anlaşmaları bile temel taahhütleri açısından hiçbir zaman tam anlamıyla uygulanmamıştır. Bu nedenle söz konusu tanımalar, çoğu zaman sorunun kökenlerini çözmekten ziyade krizi yönetme girişimi olarak görülmektedir.

Soykırım karşıtı hareketlerin yükselmesiyle birlikte bazı Batılı hükümetler, savaşın başlangıcında “meşru müdafaa” gerekçesiyle İsrail anlatısına verdiği güçlü desteği gözden geçirmek zorunda kalmıştır. Avrupa’daki Filistin yanlısı hareketler yalnızca yürüyüş ve protestolarla sınırlı kalmamış; bazı bağlamlarda toplumsal ve siyasi baskı gücüne dönüşmüştür. Örneğin İrlanda’da Trinity College Dublin öğrencilerinin oturma eylemi, üniversitenin İsrailli şirketlerden yatırımlarını çekme kararı almasıyla sonuçlanmıştır.

Ayrıca yapılan çalışmalar, öğrenci ve sendika hareketlerinin yarattığı toplumsal baskının, İrlanda hükümetinin Filistin devletini tanımasına giden süreçte önemli iç faktörlerden biri olduğunu göstermektedir. Benzer şekilde İspanya, Norveç ve Belçika gibi ülkelerde de 2023 sonlarından itibaren süren toplumsal baskı, hükümetlerin Filistin’i tanıma ya da İsrail ile askerî iş birliğini sınırlama yönünde adımlar atmasına katkıda bulunmuştur.

İsveçli araştırmacı Ludvig Sönnmark tarafından yapılan bir çalışma da Filistin yanlısı öğrenci hareketlerinin yalnızca sembolik bir tepki olmadığını ortaya koymaktadır. Bu hareketler, üniversiteler içinde somut kurumsal talepler dile getirmiştir: yatırımların geri çekilmesi, akademik ilişkilerin kesilmesi ve Filistin lehine resmî tutumların açıklanması gibi.

Çalışma, bu taleplerin yalnızca sınırlı sayıda protestoda tamamen gerçekleştiğini belirtmekle birlikte, daha geniş etkinin başka bir düzeyde ortaya çıktığını vurgulamaktadır. Buna göre söz konusu hareketler, Filistin meselesini üniversitelerde yeniden kamusal tartışmanın merkezine taşımış; bazı akademik kurumların “kurumsal suç ortaklığı” olarak nitelenen tutumlarını sorgulamış ve ulusötesi dayanışma ağlarının oluşmasına katkı sağlamıştır.

Bu geniş halk empatisi ve dayanışma hareketine rağmen, sahadaki etkisi genel olarak sınırlı kaldı. Gazze’ye yönelik uluslararası empati, somut değişikliklere dönüşmedi. Bunun nedeni empati eksikliği ya da zayıflığı değil, aksine onun siyasal ve yapısal düzeyde etkisizleştirilmiş olmasıdır.

Zira empati, genel bir duygu olarak kaldığında, ahlaki alandan siyasi alana geçiş sağlayacak bir dönüşüm mekanizmasına ihtiyaç duyar; Filistin örneğinde ise böyle bir mekanizma ortaya çıkmamıştır. Halk öfkesini bağlayıcı kararlara dönüştürme maliyetini üstlenmeye hazır bir uluslararası ya da bölgesel aktör ortaya çıkmamıştır; ne yaptırımlar, ne diplomatik baskı ne de hukuki hesap verebilirlik mekanizmaları bu yönde devreye sokulmuştur.

Bu baskıya karşılık verilmek yerine, çoğu zaman onun yönetilmesi ve sınırlandırılması tercih edilmiştir. Sembolik ifade biçimlerine — kınama açıklamaları veya protesto gösterileri gibi — belirli ölçüde izin verilmiş; buna karşılık gerçek etki yaratabilecek araçlar — örgütlü ekonomik boykot ya da sürdürülebilir hukuki baskı gibi — sınırlandırılmış ya da kriminalize edilmiştir.

Bazı Batı ülkelerinde Gazze ile dayanışma, aşırılık veya antisemitizm suçlamalarıyla ilişkilendirilmiş; bu da ahlaki empati ile siyasi eylem arasındaki bağın kopmasına ve empati duygusunun somut değişim üretmeyen sınırlar içinde tutulmasına katkı sağlamıştır.

Araştırmacılar Vivian Badaan ve Mai Abu Moghli tarafından yapılan bir çalışma, Filistin’e yönelik geniş akademik dayanışmanın sınırlı siyasi etkisini farklı bir açıdan açıklamaktadır. Onlara göre sorun, dayanışmanın yokluğu ya da zayıflığı değil; üniversiteler içinde hangi koşullar altında kabul edildiğidir. Kurumsal olarak yayılmasına izin verilen dayanışma biçimleri çoğunlukla siyasetten arındırılmış, ahlaki nitelikte bir dayanışmaydı. Bu dayanışma, genel bir etik kınamaya odaklanıyor ve “şiddeti” soyut bir kavram olarak eleştiriyordu; ancak işgal yapısını sorgulamıyor ve Filistinlilerin direniş hakkını tanımıyordu.

Bu çerçevede Filistinli, siyasi talepleri ve özgürlük mücadelesi olan bir aktör olarak değil, yalnızca insani empatiyi hak eden bir kurban olarak sunulmuştur. Çalışma, bu tür dayanışmanın sembolik olarak geniş olmasına rağmen, üniversitenin siyasi ve epistemik yapısını tehdit etmeyen sınırlar içinde kaldığını vurgulamaktadır. Bu nedenle de kurumsal düzeyde gerçek siyasi maliyet yaratabilecek bir baskıya dönüşememiştir.

Buna karşılık çalışma, akademik alandaki en açık ve en koşulsuz dayanışma biçimlerinin öğrenciler tarafından yürütüldüğüne dikkat çekmektedir; üstelik öğrenciler en kırılgan ve en az güç sahibi grup olmalarına rağmen. Öğrenciler kampüsleri çadır kampları, oturma eylemleri ve bina işgalleri aracılığıyla hem siyasi hem de entelektüel eylem alanlarına dönüştürdüler. Ayrıca Filistin meselesini yalnızca insani yardım çerçevesinde değil, özgürleşme ve sömürgecilik karşıtı mücadele bağlamında ele alan bir söylem geliştirdiler.

Ancak bu dayanışma en yüksek bedeli ödeyen dayanışma biçimi oldu. Öğrenciler; okuldan uzaklaştırma, gözaltı, vize iptali, sınır dışı edilme, karalama kampanyaları ve polis şiddetiyle karşı karşıya kaldı. Bu baskılar özellikle Filistinli, Arap, Müslüman ve uluslararası öğrenciler üzerinde yoğunlaştı.

Çalışma, akademik dayanışmanın sahadaki sınırlı etkisinin dayanışmanın zayıflığından değil; kabul edilen dayanışma biçimlerinin güvenli ve sembolik sınırlar içinde tutulmasından kaynaklandığı sonucuna varmaktadır. Buna karşılık daha köklü ve siyasi nitelikli dayanışma biçimleri izole edilmiş ve çoğunlukla bunu üstlenen, siyasi maliyet yaratma kapasitesi sınırlı olan en kırılgan grupların omuzlarına bırakılmıştır.

Bu perspektiften bakıldığında Gazze’ye yönelik empatiyi “başarısız” olarak nitelendirmekten ziyade, mevcut araçlar içinde sınırlarına ulaşmış bir empati olarak değerlendirmek daha doğru olabilir. Dünya Gazze’deki acıyı görmüş ve duymuştur; ancak bu acıyı gerçek bir siyasi maliyete dönüştürebilecek yollar büyük ölçüde engellenmiştir.

Bu nedenle sembolik empatiyi aşmak, daha fazla sarsıcı görüntü ya da yardım çağrısından ziyade farklı bir dönüşümü gerektirir: empati mantığından baskı mantığına geçişi; ahlaki ifade biçimlerinden örgütlü eyleme yönelmeyi; trajediyi yönetmekten onu yeniden üreten sistemi sorgulamaya geçişi.

Bu çerçevede, önümüzdeki dönemde yaşanabilecek gelişmeler empatiyi aşan gerçek baskı araçlarının oluşturulmasını gerektirebilir. Böylece mesele yalnızca ahlaki bir duyarlılık alanında değil, etkili bir siyasi mücadele alanında da ele alınabilir. Bugün dünya Gazze’nin farkındadır; ancak onu görmezden gelmenin siyasi maliyeti hâlâ düşüktür.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu