Gazze’de İnsani Yardım Kuruluşlarının İsrail Tarafından Hedef Alınması

Gazze Şeridi’ndeki insani yardım faaliyetleri, yalnızca acil insani ihtiyaçlara verilen bir yanıt olmanın ötesine geçerek derin dönüşümler geçirmektedir. İşgalci İsrail’in müdahaleleri sonucunda bu faaliyetler, kademeli biçimde yavaş ve sistematik bir yıkımın aracı hâline gelmiş; Filistin halkını kendi toprağından ve vatanından uzaklaştırmaya hizmet eden bir mekanizmaya dönüştürülmüştür.
İsrail işgal yönetiminin Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) çalışmalarını engellemesi ve 37 uluslararası insani yardım kuruluşunun lisansını iptal etmesi, Gazze’deki Filistinlilerin maruz kaldığı insani krizi daha da derinleştirmiştir. Bu durum, Filistinlilerin hukuki ve insani koruma hakkından mahrum bırakılmasına, tıbbi ve acil yardım hizmetlerine erişimlerinin engellenmesine yol açmıştır. Böylece işgal, Gazze’yi nüfus açısından itici ve yaşanamaz bir coğrafyaya dönüştürmeyi hedefleyen bir politika izlemektedir.
Bu rapor, Gazze’de insani yardım alanı üzerindeki tahakküm mekanizmalarını, bu alanın İsrail işgalinin güvenlikçi denetim ve siyasal hegemonya sistemlerine nasıl tabi kılındığını ve bunun Filistin topraklarında insani müdahalenin geleceği üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır.
Uluslararası Hukuk ile İşgal Politikaları Arasında İnsani Faaliyetler
İnsani faaliyetler, doğal ya da insan kaynaklı bir felakete maruz kalan bölgelerde, etkilenen nüfusun temel ihtiyaçlarını karşılamaya ve zararlarını hafifletmeye yönelik yoğunlaştırılmış yardım müdahaleleri olarak tanımlanır. Uluslararası hukuk sözlüğüne göre insani yardım; uluslararası insancıl hukuk kapsamında, askerlere, sivillere ve olayların doğrudan sonuçlarından etkilenen mağdurlara sunulan tıbbi yardım faaliyetleri ile gıda ve temel ihtiyaç malzemelerini kapsar[1].
İnsani alanda faaliyet gösteren aktörlerin çalışmalarını yönlendirmek amacıyla, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından da desteklenen bir dizi insani ilke benimsenmiştir. Bu ilkeler; tarafsızlık, bağımsızlık ve ayrım gözetmeme esaslarına dayanır. Uluslararası sözleşmeler de bu ilkeleri teyit etmektedir.
Özellikle 1949 tarihli Dördüncü Cenevre Sözleşmesi (Savaş Zamanında Sivillerin Korunmasına İlişkin Sözleşme), 27. maddesinde “korunan kişilerin her hâlükârda şahıslarına, onurlarına, aile haklarına, dini inançlarına, örf ve adetlerine saygı gösterilmesi ve her zaman insanca muamele edilmesi” gerektiğini hükme bağlamaktadır. Ayrıca 55. madde uyarınca işgalci güç, işgal altındaki nüfusa gıda ve tıbbi malzeme temin etmekle yükümlüdür; 59. madde ise söz konusu nüfus lehine yürütülecek yardım faaliyetlerine izin verilmesini ve gerekli kolaylıkların sağlanmasını zorunlu kılar.
Roma Statüsü’nün 7. maddesi kapsamında insanlığa karşı suçlar tanımlanırken, insani yardım sevkiyatlarının engellenmesi de Cenevre Sözleşmeleri çerçevesinde savaş suçu olarak değerlendirilmektedir.
Buna karşın, 2007 yılından itibaren —Hamas’ın Gazze’de yönetimi devralmasının ardından— Gazze Şeridi’ne kapsamlı bir abluka uygulayan İsrail işgali, soykırım niteliğindeki savaş öncesindeki yıllar boyunca da bu hukuki yükümlülükleri sistematik biçimde ihlal etmiştir.
Söz konusu abluka, Gazze’de faaliyet gösteren uluslararası kuruluşların çalışmalarını doğrudan etkilemiş; insani yardım faaliyetlerine çeşitli kısıtlamalar getirilmiş, yardımların girişleri engellenmiş veya geciktirilmiştir.
Sınır Tanımayan Doktorlar (Médecins Sans Frontières), 7 Ekim 2023 öncesinde İsrail ablukası nedeniyle sağlık çalışanlarının ve hastanelerin karşılaştığı zorlukları rapor etmiş; özellikle ortopedik ameliyatlar için hayati öneme sahip mobil röntgen cihazları (C-arms) gibi temel tıbbi ekipmanların ithalinin son derece güçleştirildiğini vurgulamıştır.
Ayrıca Amnesty International, yıllar boyunca yayımladığı raporlarda, İsrail makamlarının insan hakları araştırmacılarının ve uluslararası personelin Gazze’ye girişini engellediğini ya da geciktirdiğini belgelemiştir. Giriş izni almak için ön kayıt ve özel izin şartı getirilmesi, bağımsız gözlem ve izleme faaliyetlerini ciddi biçimde sınırlandırmıştır. Örgüt bir açıklamasında, “İsrail otoriteleri, hem Amnesty International’ın hem de Human Rights Watch’un, İsrail’in kontrolündeki Erez Sınır Kapısı üzerinden Gazze’ye giriş yönündeki tekrar eden başvurularını reddetmiştir” ifadelerine yer vermiştir.
Soykırım Sürecinde İnsani Kuruluşların Hedef Alınmasında Artış ve Sistematik Engelleme
İsrail işgalinin 7 Ekim 2023’te Gazze Şeridi’ne yönelik başlattığı soykırım savaşıyla birlikte, Filistinlilere yönelik kuşatma ve baskı politikaları daha da yoğunlaşmış; tıbbi yardımlar ve insani destek sistematik biçimde engellenmiştir.
Uluslararası kuruluşların faaliyetlerinin kısıtlanması, zamanla güvenlik koordinasyonu adı altında karmaşık ve ağırlaştırılmış prosedürlerle kurumsallaştırılmış; makul olmayan kayıt ve izin şartları dayatılmıştır. Sınır kapıları ve yardım tedarik zincirleri üzerinde tam kontrol sahibi olan işgal otoritesi, bu mekanizmalar aracılığıyla Gazze’ye insani yardım akışını ve insani personelin girişini ciddi ölçüde azaltmıştır.
Soykırım sürecinde işgalin insani kuruluşları hedef alma politikasının en belirgin örneği, Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) olmuştur. İsrail, yıllardır ajansın faaliyetlerini zayıflatmaya ve itibarsızlaştırmaya yönelik kampanyalar yürütmüş; savaş sırasında bu girişimler ajansı tasfiye etme ve yerine kendi kontrolüne tabi alternatif mekanizmalar kurma yönünde yoğunlaşmıştır.
2025 yılı, 1949’daki kuruluşundan bu yana UNRWA açısından “en tehlikeli yıl” olarak nitelendirilmiş; “302 Mülteci Haklarını Savunma Komitesi” ile Yurtdışındaki Filistinliler Halk Konferansı bünyesindeki “UNRWA Dosyası”na göre ajans “çöküşün eşiğine” sürüklenmiştir.
UNRWA Sözcüsü Adnan Abu Hasna’ya göre, ajansın imajını zedelemek amacıyla medya ve sosyal medya platformlarında milyonlarca dolarlık kampanyalar yürütülmüş[2]; bu kampanyalar New York’ta gösterimi yapılan ve ajansın tasfiyesini ve mültecilerin ev sahibi ülkelere entegre edilmesini savunan “UNRWA’nın Tasfiyesi” adlı filmle zirveye ulaşmıştır.
Sahadaki durum ise daha yıkıcıdır. İsrail ordusu Gazze’de 380 UNRWA çalışanını öldürmüş, ajansın tesis ve binalarının yüzde 90’ından fazlasını tahrip etmiştir. Ayrıca İsrail UNRWA tarafından yaklaşık 1,3 milyon Filistinliye yetecek miktarda hazırlanan gıda ve barınma malzemelerinin Gazze’ye girişine hâlen izin vermemektedir. UNRWA Genel Komiseri, operasyon direktörü ve uluslararası personelin Gazze’ye, Batı Şeria’ya ve işgal altındaki Kudüs’e girişleri engellenmiş; Kudüs’teki okulları ve klinikleri kapatılmış; Şeyh Cerrah Mahallesi’ndeki genel merkezi işgal edilerek Birleşmiş Milletler bayrağı indirilmiş ve yerine işgal bayrağı çekilmiştir. Bunun yanı sıra, Batı Şeria’da Cenin ve Tulkarim’deki Nur Şems mülteci kamplarında yıkım ve zorla yerinden etme uygulamaları sürdürülmüştür[3].
Bu politika yalnızca UNRWA ile sınırlı kalmamış; diğer uluslararası ve yerel insani kuruluşları da kapsamıştır. İsrail ordusu, Filistin topraklarında faaliyet gösteren uluslararası sivil toplum kuruluşlarına yönelik karmaşık güvenlik kısıtlamaları uygulamış; özellikle Gazze’de hareket izinleri süreçlerini uzatmış ve birçok başvuruyu reddetmiştir.
Giriş izni verilen kuruluşlar dahi, program içerikleri ve faaliyet alanları bakımından müdahale ve denetime maruz bırakılmıştır. Bu durum, insani alanın bağımsız niteliğini aşındırmış ve yardım faaliyetlerini işgalin güvenlik paradigmasına tabi kılan bir kontrol mekanizmasına dönüştürmüştür.
İşgal altındaki Filistin topraklarında Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi’nin (OCHA) verilerine göre, İsrail otoritelerinin dayattığı idari kısıtlamalar, Gazze içinde bireylerin ve insani yardım konvoylarının hareketini ciddi biçimde engellemiştir. Mayıs 2024 boyunca, insani yardımların zarar gören topluluklara ve temel hizmetlere ulaştırılması birçok engel nedeniyle ağır biçimde sekteye uğramıştır. Bu engeller arasında özellikle şunlar öne çıkmıştır:
- Karmaşık ve tutarsız bildirim ve koordinasyon prosedürleri,
- Tutarsız kontrol noktası uygulamaları,
- Yardım misyonlarının ve insani konvoyların girişine ilişkin koordinasyon taleplerinin reddedilmesi.
Her ne kadar insani hareketliliğin bildirilmesi ve koordine edilmesi için bir sistem uygulanmış olsa da, karşılaşılan engeller, gecikmeler ve tekrarlanan ret kararları, insani personelin hareket alanını ve yardımların ulaştırılmasını ciddi ölçüde sınırlandırmıştır. Bunun sonucunda Gazze’ye insani yardım akışı, zaten artan ihtiyaçları karşılamaktan uzak olan seviyesinin de altına düşmüş; Nisan 2024’e kıyasla yüzde 67 oranında azalmıştır.
OCHA’nın başka bir raporunda, Kuzey Gazze Valiliği’ne insani yardım misyonlarının girişine ilişkin yapılan 41 koordinasyon başvurusunun yüzde 85’inin reddedildiği belirtilmiştir. Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi Direktörü Lisa Doughten, İsrail’in dayattığı “olumsuz ve kısıtlayıcı uygulamaların niteliğini” şu başlıklar altında özetlemiştir:
- İsrail güçlerinin askeri operasyonları ve Filistinli silahlı grupların faaliyetleri,
- Gazze’ye açık sınır kapılarının sınırlı sayıda olması,
- İnsani yardım çalışanları için güvenlik eksikliği,
- İsrail’in yardım konvoylarının hareketini reddetmesi veya geciktirmesi,
- Lojistik, güvenlik ve iletişim ekipmanlarının Gazze’ye girişinin engellenmesi,
- Yardımların uzun ve yorucu geleneksel arama prosedürlerine tabi tutulması,
- İnsani yardımlara yeni gümrük kuralları uygulanması.
Gazze’de faaliyet gösteren uluslararası yardım kuruluşları arasında yapılan bir ankete göre, insani yardım kuruluşlarının yüzde 100’ü, İsrail’in yardım girişine ilişkin uygulamalarının ya etkisiz olduğunu ya da insani müdahaleyi sistematik biçimde engellediğini ya da devasa ihtiyaçları karşılamaya yetersiz kaldığını ifade etmiştir. Kuruluşların yüzde 95’i ise düzenli olarak gecikmelerle karşılaştıklarını, bazı durumlarda bu gecikmelerin iki ayı aştığını belirtmiştir.
İşgalci İsrail, yalnızca insani kuruluşların personel ve yardım hareketini engellemekle kalmamış; insani yardım konvoylarını ve Birleşmiş Milletler ile uluslararası kuruluşlara ait belirli tesisleri doğrudan hedef almıştır. Bu saldırılar, konvoyların ve tesislerin açık biçimde ilgili kuruluşların amblemlerini taşımasına ve İsrail ordusuyla önceden koordinasyon sağlanmış olmasına rağmen gerçekleşmiştir. Birleşmiş Milletler’in son verilerine göre, İsrail güçleri en az 562 insani yardım çalışanını öldürmüştür; bunların 376’sı Birleşmiş Milletler personeli, 15’i ise Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) çalışanıdır.
Ayrıca, aralarında Birleşmiş Milletler ve Filistin Kızılayı personelinin de bulunduğu, açık şekilde işaretlenmiş araçlarla seyahat eden 15 Filistinli sağlık görevlisini taşıyan bir konvoy hedef alınmış; tümü öldürülmüş, ardından işgal askerleri araçları buldozerlerle ezerek cesetleri yok etmeye çalışmıştır.
Ateşkes Sonrası İnsani Kuruluşların Hedef Alınmasında Artış
2026 yılının başlarından itibaren, İsrail hükümeti Filistin’de faaliyet gösteren uluslararası sivil insani kuruluşlara yönelik yeni ve ağırlaştırılmış koşullar getirmiştir. İşgal otoriteleri, bu kuruluşların işgal altındaki Filistin topraklarında insani faaliyetlerini sürdürebilmeleri için yeni bir ruhsat ve kayıt sistemi yürürlüğe koymuştur.
Bu yeni düzenlemeye göre, kuruluşların faaliyetlerine devam edebilmesi için ortak bir hükümet komitesi nezdinde yeniden kayıt yaptırması zorunlu kılınmıştır. Kayıt süreci, İsrail’e bağlı “Adalet Bakanlığı” üzerinden yürütülmekte; sürecin denetimi ise “Diaspora İşleri Bakanlığı” tarafından sağlanmaktadır. Söz konusu bakanlık, çeşitli İsrail istihbarat ve güvenlik kurumlarından yetkililerin yer aldığı bir ortak bakanlık komitesi oluşturmuştur.
Bu kayıt, kuruluşların faaliyetlerini sürdürebilmesi ile yabancı personelinin giriş ve çalışma izinlerinin verilmesi ya da yenilenmesi için temel bir önkoşul haline getirilmiştir. Sistem şu yükümlülükleri içermektedir:
- Kuruluşların örgütsel yapıları, finansman kaynakları ve saha faaliyetlerine ilişkin ayrıntılı bilgi sunması,
- Tüm çalışanlara, Filistinli personel dâhil olmak üzere, ait tam kişisel bilgilerin teslim edilmesi.
Kayıt sürecinin devamı, geniş kapsamlı siyasi ve güvenlik kriterlerine uyuma bağlanmıştır. Bu kriterler, kaydın reddedilmesi ya da iptal edilmesi için hukuki zemin olarak kullanılabilecek niteliktedir.
Söz konusu kriterler şunlardır:
- İsrail sisteminin “gayrimeşrulaştırıldığı” iddiası veya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yürüttüğü soruşturmalar gibi hukuki hesap verebilirlik mekanizmalarına destek verilmesi,
- Son yedi yıl içinde herhangi bir çalışan, ortak, yönetim kurulu üyesi veya kurucu tarafından boykot kampanyalarına açık destek verilmiş olması,
- Herhangi bir çalışan, ortak, yönetim kurulu üyesi veya kurucu tarafından geçmişte dahi olsa “İsrail’in Yahudi ve demokratik bir devlet olarak varlığının inkâr edilmesi”,
- Tüm çalışanlar ve ortaklara ait iletişim bilgileri ve kimlik numaralarını içeren ayrıntılı iç raporlama yükümlülüklerine uyulmaması.
Bu çerçevede, işgalci İsrail’in ihlallerini belgeleyen, hukuki hesap verebilirliği destekleyen ya da uluslararası hukuk ve Filistin halkının haklarına ilişkin normlara bağlı kalan herhangi bir uluslararası kuruluş, kısmen ya da tamamen, kaydının iptali tehdidiyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum, söz konusu kuruluşların varlığını ve faaliyetlerini fiilen “yasa dışı” hale getirebilecek bir mekanizma yaratmaktadır.
Sınır Tanımayan Doktorlar (Médecins Sans Frontières – MSF) örgütü, İsrail makamlarından aldığı resmî yazıda, kayıtlarının 1 Ocak 2026 itibarıyla geçerli sayılmayacağının bildirildiğini ve 1 Mart 2026’ya kadar faaliyetlerini durdurmalarının talep edildiğini açıklamıştır. Örgüt, gerekli bilgileri sunarak kayıt başvurusunda bulunduğunu; ancak Gazze ve Batı Şeria’da faaliyet gösteren 100’den fazla sivil toplum kuruluşunu bünyesinde barındıran AIDA Ağı ile birlikte herhangi bir yanıt alamadığını belirtmiştir.
Ayrıca örgüt, personeline ait isim listeleri ve kişisel verilerin teslim edilmesine ilişkin ciddi kaygılar dile getirmiştir. Zira verilerin nasıl kullanılacağına ve kişisel bilgilerin korunacağına dair hiçbir güvence bulunmamaktadır. Bu durum, insani ve sağlık çalışanlarının sistematik olarak taciz, gözaltı ve doğrudan saldırılara maruz kaldığı bir bağlamda, personelin güvenliğini daha da kırılgan hale getirmektedir[4].
Sınır Tanımayan Doktorlar’ın (MSF) yanı sıra —ki bu kuruluş temel sağlık hizmetleri, su temini ve hayati destek sağlamaktadır— İsrail hükümetinin kararı, Gazze Şeridi’ndeki insani müdahalenin belkemiğini oluşturan 36 uluslararası insani kuruluşu da kapsamaktadır.
Bu kuruluşlar arasında; insani yardım, gıda desteği, hijyen malzemeleri ve gençlere yönelik psikososyal destek sunan ActionAid; yerinden edilenlere barınma ve temel yardım sağlayan Norveç Mülteci Konseyi (NRC); su, sanitasyon ve gıda güvenliği alanında faaliyet gösteren Oxfam; kırılgan gruplara yönelik yardım ve koruma programları yürüten CARE International; sağlık ve insani hizmetler ile çatışmalardan etkilenenlere psikososyal destek sağlayan International Rescue Committee (IRC) gibi kurumlar bulunmaktadır.
Bu gelişmeler, işgalci İsrail’in insani yardımı sistematik biçimde siyasallaştırma çabasına işaret etmektedir. Yardımın farklı biçimleri, işgalin yürüttüğü sessiz ve görünmezleştirilmeye çalışılan imha ve yıpratma politikalarına hizmet eden siyasi kriterlere bağlanmaktadır.
İsrail otoriteleri, özellikle Sınır Tanımayan Doktorlar başta olmak üzere uluslararası kuruluşların raporlarında kullanılan “toplu cezalandırma” ve “sağlık sisteminin sistematik olarak tahribi” gibi ifadeleri rahatsız edici ve istenmeyen olarak değerlendirmekte; bu tür nitelemelerin olası uluslararası soruşturmalar ve hukuki süreçlere zemin oluşturabileceğini düşünmektedir. Bu nedenle söz konusu kuruluşlar siyasi hedef haline getirilmiştir.
Öte yandan, Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı’nın (UNRWA) faaliyetlerinin kısıtlanması, işgalin daha geniş kapsamlı demografik mühendislik ve zorla yerinden etme planlarıyla bağlantılıdır. UNRWA, 1948 Nekbe’sinden bu yana süregelen zorunlu göçün uluslararası düzeyde en önemli tanığı konumundadır. Ajansın tasfiye edilmesi, Filistinli mültecilerin hukuki statüsünün aşındırılması ve geri dönüş hakkını devre dışı bırakmaya yönelik çözüm dayatmalarının önünü açmayı hedeflemektedir. Böylece mesele, siyasal ve hukuki bir hak sorunu olmaktan çıkarılıp salt “insani kriz” çerçevesine indirgenmeye çalışılmaktadır.
Bu bağlamda, işgalci İsrail Gazze Şeridi ve işgal altındaki Batı Şeria’daki insani alanı yeniden yapılandırmayı; uluslararası ve Birleşmiş Milletler sistemi dışında işleyen alternatif mekanizmalar (geçici kuruluşlar, koşullu finansman modelleri, geçişsel çerçeveler) üzerinden yeni bir insani düzen kurmayı hedeflemektedir. Tasarlanan bu yeni düzen, insani yardımın bağımsızlığını aşındırırken, onu güvenlik ve siyasi denetim aygıtının bir uzantısına dönüştürme riskini derinleştirmektedir.
Gazze’de İnsani Çalışmaların Kontrol Altına Alınması
Uluslararası ve Birleşmiş Milletler’e bağlı insani kuruluşların faaliyetlerinin askıya alınmasının, Gazze Şeridi’ndeki insani durum üzerinde derin ve çok boyutlu etkileri bulunmaktadır. Yıllardır süren savaş ve abluka nedeniyle ağır bir kriz yaşayan Gazze’de bu kuruluşlar, sağlık tesislerinin işletilmesinde ve temel hizmetlerin sunulmasında hayati bir rol üstlenmektedir.
Sınır Tanımayan Doktorlar’a (MSF) göre, örgütün faaliyetleri Gazze’de yaklaşık yarım milyon kişiye ulaşmaktadır. Yıkıma uğramış sağlık sistemine sağladığı destek kapsamında, Gazze’deki hastane yataklarının en az %20’sini temin etmekte, yaklaşık 20 sağlık merkezini işletmekte ve yalnızca geçen yıl 800 binden fazla tıbbi muayene ile 10 binden fazla doğumu gerçekleştirmiştir. Ayrıca içme suyu temini de sağlamaktadır[5]. Bu hizmetlerin durdurulması, zaten çökmüş durumda olan sağlık sisteminin tamamen işlevsiz hâle gelmesi anlamına gelmekte; hastalar ve yaralılar, hak ettikleri tıbbi bakımdan ziyade, hayatta kalma mücadelesi vermek zorunda bırakılmaktadır.
MSF, faaliyet izninin iptal edilmesinin özellikle çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve engelliler başta olmak üzere siviller açısından yıkıcı sonuçlar doğuracağını; “Gazze’deki sağlık sisteminin neredeyse tamamen çöktüğü bir ortamda” doğrudan önlenebilir can kayıplarına yol açacağını vurgulamaktadır[6]. Ayrıca bu durum, insani ve sağlık çalışanlarının güvenliğini de tehdit etmekte ve zaten son derece zor koşullar altında sürdürülen hizmetlerin devamlılığını riske atmaktadır.
Aynı şekilde, İsrail makamları aylardır Norveç Mülteci Konseyi’nin yardım malzemelerini Gazze’ye sokmasına izin vermemektedir. Kurum yöneticisinin aktardığına göre, yardım giriş taleplerine sürekli olarak “kayıt süreci inceleme aşamasında” yanıtı verilmekte ve malzeme girişine izin verilmemektedir. Bu durum, yüz binlerce yerinden edilmiş kişinin çadır, plastik örtü ve temel barınma malzemelerinden mahrum kalmasına yol açmakta; özellikle ağır hava koşulları altında insani krizi derinleştirmektedir.
Oxfam’ın Orta Doğu ve Kuzey Afrika Bölgesi İnsani İşler Koordinatörü Ruth James’e göre, söz konusu kısıtlamalar son iki yıl üç ay boyunca kesintisiz biçimde sürdürülmüş; insani kuruluşların Gazze’ye erişimini ve temel yardımları ulaştırmasını ciddi biçimde engellemiştir. Yeni düzenlemeler, zaten ağır olan insani tabloyu daha da karmaşık ve vahim hâle getirmektedir; zira kuşatma altındaki sivil nüfusun ihtiyaçları son derece geniş ve acildir.
Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) ise tek başına Gazze’de 1,3 milyondan fazla Filistinliye sağlık, eğitim ve insani yardım hizmeti sunmaktadır[7]. Ajansın faaliyetlerinin kısıtlanması, bu hizmetlerin büyük ölçüde kesintiye uğraması anlamına gelmektedir.
Evi İsrail bombardımanında yıkılan ve bir barınma merkezinde çadırda yaşamak zorunda kalan Hiba Abu Kamil’in sözleri durumu özetlemektedir: “Gıda, ilaç ve barınma malzemesi eksikliği içinde çok zor koşullarda yaşıyoruz. Aldığımız gıda yardımı zar zor yetiyor. Plastik örtüler bile yeterli değil; her yağmurda çadırlarımız su alıyor. Bu az miktardaki yardımlar da kesilirse ne yapacağız?”
Sonuç olarak, uluslararası ve Birleşmiş Milletler’e bağlı insani kuruluşların faaliyetlerinin durdurulması; temel sağlık hizmetlerinde ciddi boşluklara, insani felaketin daha da derinleşmesine ve gıda, ilaç ile barınma gibi temel ihtiyaçların birer baskı ve mahrumiyet aracına dönüşmesine yol açacaktır. Bu durum, Gazze’de halihazırda açlık, hastalık ve barınma krizleriyle mücadele eden siviller için yaşam koşullarını daha da ağırlaştıracak; çökmüş sağlık altyapısı ve süregelen askerî operasyonlar altında insani krizi kalıcılaştıracaktır.
Sonuç
İsrail hükümetinin işgal altındaki Filistin topraklarında faaliyet gösteren onlarca uluslararası insani yardım kuruluşunun çalışmalarını durdurma kararı, 2,4 milyon insanın hayatta kalmak için yardımlara bağımlı olduğu Gazze Şeridi’nde insani ve tıbbi yardım ağının fiilen çökmesi riskini doğurmaktadır. Bu adım, insani yardımın tarafsızlık ve bağımsızlık ilkeleri açısından ciddi bir tehdit oluşturmakta; insani aktörlerin özerkliğini kırmayı ve onları belirlenen bir güvenlik ve siyasi çerçeve içinde işlev gören araçlara dönüştürmeyi amaçlamaktadır.
Gerek kuruluş sayısının azaltılması, gerek karmaşık çalışma koşullarının dayatılması, gerekse sahaya erişimin engellenmesi, işgal makamlarının insani faaliyete zorunlu tolerans gösterme aşamasından, onu işlevsel olarak denetleme ve yönlendirme aşamasına geçtiğini göstermektedir.
Bu durum, yaklaşık iki buçuk yıldır süren soykırım sürecinin bir devamı niteliğindedir. Yaşamın maddi unsurlarını —insanı, mekânı ve üretim araçlarını— büyük ölçüde tahrip eden işgal, şimdi de hayatta kalmayı mümkün kılan son dayanakları ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Tıbbi ve insani yardımların akışını kurutarak, Filistinlileri sessiz ve görünmez bir yavaş ölüme mahkûm etmekte; uluslararası kamuoyunun dikkatini çekmeyecek biçimde yaşam koşullarını daha da ağırlaştırmaktadır.
Aynı zamanda bu politika, Gazze’deki Filistinlilerin kendi topraklarında yeni bir yaşam kurma umudunu zayıflatmakta ve imkân bulduklarında göçe zorlayan koşulları derinleştirmektedir. Bu yönüyle, Gazze’yi nüfusundan arındırma ve Filistin meselesini öznesizleştirme yönündeki planlarla örtüşmektedir.
Bu tablo karşısında, uluslararası toplum ve Birleşmiş Milletler kurumları için acil ve bağlayıcı bir sorumluluk doğmaktadır.
Sivillerin ve insani yardım çalışanlarının korunması, insani kuruluşların bağımsızlığının güvence altına alınması, tıbbi malzemelerin girişine izin verilmesi, yardım ekiplerinin serbest dolaşımının sağlanması ve insani yardımların hiçbir siyasi ya da güvenlik şartına bağlanmaksızın akışının teminat altına alınması hayati önem taşımaktadır. Aksi takdirde, insani yardım mekanizması, yaşamı koruma aracı olmaktan çıkarak, yavaş ve sistematik bir yok etme politikasının parçası hâline gelme riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
[1] Akile Afîrî, Uluslararası İnsancıl Hukuk Çerçevesinde İnsani Yardım Kavramı, Cezayir ve Karşılaştırmalı Kamu Hukuku Dergisi, Cilt 9, Sayı 1, 2023, s. 225.
[2] Araştırmacı tarafından UNRWA Sözcüsü Adnan Abu Hasna ile yapılan mülakat, (15/01/2026).
[3] Araştırmacı tarafından Adnan Abu Hasna ile yapılan mülakat, a.g.e.
[4] Araştırmacı tarafından Gazze’de Sınır Tanımayan Doktorlar (MSF) üyesi Nur es-Sakka ile yapılan mülakat, (17/01/2026).
[5] Araştırmacı tarafından Nur es-Sakka ile yapılan mülakat, a.g.e.
[6] Araştırmacı tarafından Nur es-Sakka ile yapılan mülakat, a.g.e.
[7] Araştırmacı tarafından Adnan Abu Hasna ile yapılan mülakat, a.g.e.



