2026 NATO Zirvesi: İsrail Türkiye’yi İttifaktan Dışlayabilir mi?

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, 19 Ağustos 2025 tarihinde yaptığı açıklamada, 2026 NATO Zirvesi’nin 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi Beştepe’de gerçekleştirileceğini duyurdu. Böylece Türkiye, 2004 İstanbul Zirvesi’nin ardından ikinci kez NATO Liderler Zirvesi’ne ev sahipliği yapmış olacaktır. Rutte, Türkiye’yi “yetmiş yılı aşkın süredir NATO’nun güçlü bir müttefiki” olarak nitelendirirken, bu değerlendirme Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Burhanettin Duran’ın zirvenin “yalnızca diplomatik bir buluşma değil, küresel güvenlik mimarisinin geleceğinin şekillenmesine katkı sağlayacak kritik bir eşik” olduğu yönündeki açıklamalarıyla da örtüşmektedir.

Bu değerlendirme, İsrail’de Türkiye’nin NATO’dan çıkarılması yönündeki çağrıların yükseldiği bir dönemde ayrı bir sembolik anlam kazanmaktadır. Nitekim İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, 2024 yazında İsrailli diplomatlara, Türkiye’nin NATO’nun kurucu ilkelerini ihlal ettiği gerekçesiyle görev yaptıkları ülkelerin hükümetleri nezdinde Ankara’nın NATO’dan çıkarılması yönünde girişimlerde bulunmaları talimatını vermişti.

NATO’nun Türkiye’yi güçlü bir müttefik olarak öne çıkaran yaklaşımı ile İsrail’in Ankara’yı uluslararası düzeyde tecrit etme çabaları arasındaki bu çelişki, Temmuz 2026’da gerçekleştirilecek zirvenin yalnızca NATO takvimindeki rutin bir diplomatik toplantı olmayacağını göstermektedir. Aksine zirve, İsrail’in inşa etmeye çalıştığı “Türk tehdidi” söyleminin, Türkiye’nin Atlantik ittifakı içindeki köklü konumu ve daha geniş anlamda uluslararası sistemdeki stratejik ağırlığı karşısında ne ölçüde karşılık bulabileceğini test edecek önemli bir dönüm noktası niteliği taşımaktadır.

Bu çerçevede çalışma, Ankara Zirvesi’ni, Gazze’ye yönelik soykırım savaşı ile 2025 ve 2026 yıllarında yaşanan İran savaşı sonrasında İsrail-Türkiye ilişkilerinin yeniden şekillenmesinde kritik bir dönüm noktası olarak ele almaktadır. Bu bağlamda iki temel soruya cevap aranmaktadır: 2026 NATO Zirvesi neden İsrail’in mevcut Türkiye’yi çevreleme stratejisi açısından önemli bir açmaz oluşturmaktadır? ve Bu stratejinin sınırları, 2023 sonrasında Türkiye’nin Batı dünyasıyla ilişkilerinin derin yapısı hakkında bize ne söylemektedir?

Türkiye’yi NATO’dan Çıkarma Yönündeki İsrail Söylemi

Temmuz 2024’te İsrail Dışişleri Bakanı Israel Katz, dünyanın çeşitli ülkelerinde görev yapan İsrailli diplomatlara, Türkiye’nin demokrasi, bireysel özgürlük ve hukukun üstünlüğüne dayanan NATO’nun kurucu ilkelerini ihlal ettiği gerekçesiyle Ankara’nın ittifaktan çıkarılması için bulundukları ülkelerin hükümetleri nezdinde girişimlerde bulunmaları talimatını verdi.

Ancak bu hedefin gerçekleştirilememesi, İsrail’in girişiminin aslında ulaşılması mümkün somut bir sonuçtan ziyade, Batı kamuoyunda Türkiye’yi bir müttefikten çok bir “yük” olarak yeniden çerçeveleyebilecek söylemsel bir zemin oluşturmayı amaçladığını göstermektedir.

Bunun en belirgin örneklerinden biri, İsrail yanlısı çizgisiyle bilinen ABD merkezli Demokrasileri Savunma Vakfı (FDD) bünyesinde Türkiye Programı Direktörü olan Sinan Ciddi’nin, ABD Başkanı Donald Trump’a Türkiye’nin NATO içinde baskı altına alınması gereken ilk müttefik olduğu yönündeki açık çağrısıdır. Bununla birlikte Ciddi’nin kendisi de Mart 2026’da NATO’nun, Türkiye’yi hedef alan İran füzelerine karşı hava savunma sistemlerini devreye sokarak ittifak yükümlülüklerini yerine getirdiğini kabul etmektedir. Başka bir ifadeyle, Ciddi NATO’nun Türkiye’yi koruduğu bir dönemde aynı ittifakın Türkiye’ye karşı bir baskı aracına dönüştürülmesini savunmaktadır.

Bu söylem ise yeni ortaya çıkmış değildir; aksine daha kapsamlı bir İsrail stratejisinin devamı niteliğindedir. Nitekim Benjamin Netanyahu, Mart 2026’da yaptığı açıklamada İran’ın hâlâ İsrail’in düşmanı olduğunu ancak artık varoluşsal bir tehdit oluşturmadığını ifade etmiştir. Bu açıklama, İsrail’in güvenlik stratejisini değerlendiren Nagel Komisyonunun, “Türk liderliğindeki Sünni eksenin, İran liderliğindeki Şii eksenin yerini aldığı” sonucuna ulaşarak İsrail’in Türkiye ile yaşanabilecek olası bir çatışmaya hazırlanması gerektiğini tavsiye eden raporuyla aynı döneme denk gelmiştir.

Netanyahu’nun uzun süredir dile getirdiği “Sünni eksen” yaklaşımıyla uyumlu olan bu değerlendirme, eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett’in Türkiye’yi açıkça “yeni İran” olarak nitelendirmesiyle daha da belirgin hâle gelmiştir.

Sonuç olarak İsrail’in Türkiye’ye yönelik bu yaklaşımı, karar alma mekanizmalarından ziyade söylem düzeyinde etkili olmaktadır. Medya ve diplomatik çevrelerde belirli bir baskı oluşturabilse de, Türkiye ile NATO arasındaki kurumsal ve stratejik ilişkilerin dayandığı yapısal zemini değiştirememektedir. Bu durum, İsrail’in söylemsel hedefleri ile bu hedeflerin Batı’nın kurumsal politikalarına dönüşebilme kapasitesi arasındaki belirgin sınırları ortaya koymaktadır.

İsrail’in Türkiye’ye ilişkin söylem ve girişimlerine karşılık, önümüzdeki temmuz ayında Türkiye’de düzenlenmesi planlanan NATO Zirvesi, İsrail’in Türkiye’ye yönelik hedef ve çıkarlarının NATO’nun öncelikleriyle örtüşmediğini, hatta birçok noktada bunlarla çeliştiğini gösteren örtük bir mesaj niteliği taşımaktadır.

Ankara Zirvesi, NATO’nun 2022’den bu yana faaliyet gösterdiği stratejik ortamdan bağımsız değerlendirilemez. Zirve, Rusya-Ukrayna savaşının beşinci yılına girildiği, Avrupa ve transatlantik güvenliğinin kritik bir dönemeçten geçtiği; ittifak içinde savunma yükünün yeniden paylaşılması, Avrupa savunma ayağının güçlendirilmesi ve Ukrayna’ya desteğin sürdürülmesine yönelik yoğun tartışmaların yaşandığı bir dönemde gerçekleştirilmektedir.

Bu öncelikler, caydırıcılık ve savunma harcamaları gündemiyle örtüşürken, ABD dış politikasında hızla yaşanan değişimler de NATO’nun uluslararası sistemdeki rolünün yeniden tanımlanmasını zorunlu kılmaktadır.

Bu çerçevede Türkiye, NATO içinde merkezi bir konuma sahiptir. Yaklaşık 550 bin aktif asker, 380 bin yedek personel ve 150 bine yakın yarı askerî unsurdan oluşan silahlı kuvvetleri; 2.200 tank, on binlerce zırhlı araç, yaklaşık 240 adet F-16 savaş uçağı ve yerli üretim KAAN savaş uçağını içeren envanteriyle Türkiye, ittifakın Orta Doğu’daki en önemli askerî ve lojistik dayanaklarından biri konumundadır.

Türkiye’nin NATO içindeki ağırlığı yalnızca askerî kapasitesinden kaynaklanmamaktadır. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Nisan 2026’da –zirveden yaklaşık üç ay önce– ASELSAN Teknoloji Üssü’nü ziyareti sırasında Türkiye’de yaşanan gelişmeleri “savunma sanayisinde bir devrim” olarak nitelendirmiş; müttefikleri üretimi artırmaya, yenilikçiliği sürdürmeye ve birbirlerinden daha fazla savunma ürünü satın almaya çağırmıştır.

Bu açıklamanın bir savunma sanayi tesisinde yapılması tesadüf değildir. Rutte’nin mesajı, Türkiye’nin NATO içindeki ağırlığının artık yalnızca askerî değil, aynı zamanda ikame edilmesi güç bir savunma sanayi kapasitesine dayandığını göstermektedir. Nitekim Eurofighter savaş uçaklarının tedarik süreci, Türkiye’nin Avrupa’nın savunma harcamalarını artırma girişimlerine dâhil edilmesi ve ortak savunma sanayi projelerinin genişletilmesi bu yaklaşımın somut yansımalarıdır.

Öte yandan Türkiye, NATO açısından vazgeçilmez nükleer ve istihbarî altyapıya da ev sahipliği yapmaktadır. İncirlik Hava Üssü’nde ABD Hava Kuvvetleri’nin 39. Hava Kanadı konuşlanmakta olup, NATO’nun nükleer paylaşım düzenlemeleri kapsamında yaklaşık 50 adet B61 tipi taktik nükleer bombanın burada depolandığı belirtilmektedir. Ayrıca Malatya/Kürecik’teki radar üssü NATO’nun balistik füze savunma sisteminin temel unsurlarından birini oluştururken, İzmir’de konuşlu Müttefik Kara Komutanlığı da ittifakın kara kuvvetleri yapılanmasında kritik bir rol üstlenmektedir.

Bu çok katmanlı yapı, Türkiye’nin NATO içinde yalnızca bir üye devlet olmanın ötesinde, ittifakın Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e uzanan coğrafyada etkin şekilde faaliyet gösterebilmesini mümkün kılan işlevsel bir merkez konumunda olduğunu göstermektedir. Bu nedenle NATO Zirvesi’nin Ankara’da düzenlenmesi, Türkiye’yi transatlantik uzlaşının dışına çıkan veya ondan uzaklaşan bir aktör olarak çerçevelemeye yönelik girişimlere karşı kurumsal bir mesaj niteliği taşımaktadır. Özellikle ittifakın kendi iç bütünlüğünü yeniden tesis etmeye çalıştığı bir dönemde, zirvenin Ankara’da gerçekleştirilmesi Türkiye’nin NATO içindeki stratejik konumunun teyidi anlamına gelmektedir.

Ankara’nın zirveye ev sahipliği yapmasının önemi, yalnızca Türkiye’nin NATO içindeki merkezi rolünü ortaya koymasıyla sınırlı değildir; aynı zamanda bu durumun Avrupa’da nasıl karşılandığını da yansıtmaktadır. Zirve öncesindeki siyasi ve güvenlik hazırlıkları, müttefiklerin Türkiye’ye bakışında belirgin farklılıklar bulunduğunu göstermektedir.

Polonya, Romanya ve Baltık ülkeleri gibi NATO’nun doğu kanadındaki devletler, Türkiye’nin askerî ve savunma sanayi kapasitesini Rusya’yı dengeleme ve NATO’nun caydırıcılığını güçlendirme açısından vazgeçilmez görürken; başta Fransa ve Almanya olmak üzere bazı Batı Avrupa ülkeleri Türkiye’yi jeopolitik açıdan gerekli bir ortak olarak kabul etmekle birlikte, onu Avrupa projesinin tam anlamıyla bütünleşmiş bir parçası olarak görmeye devam etmemektedir.

Bu farklı yaklaşım, Avrupa’nın içinde bulunduğu işlevsel ikilemi de gözler önüne sermektedir. Bir yandan güvenlik gerçekleri, Avrupa’yı Türkiye ile güney kanadının güvenliği ve savunma sanayi alanında yakın iş birliği yapmaya zorlamakta; diğer yandan kimlik ve aidiyet temelli yaklaşımlar, Türkiye’nin Avrupa içindeki konumuna ilişkin çekincelerin sürmesine neden olmaktadır. Bu nedenle Ankara Zirvesi yalnızca Türkiye’nin askerî kapasitesini öne çıkaran operasyonel bir tercih değil, aynı zamanda Türkiye’nin Batı stratejik tahayyülündeki yerini yeniden pekiştirme girişimi olarak da değerlendirilebilir.

Avrupa’nın güvenlik ihtiyaçları ile kimlik temelli hassasiyetleri arasında yaşadığı bu gerilim ise İsrail’in söylemine hareket alanı açmaktadır. Avrupa’nın Türkiye’yi tam anlamıyla stratejik ve medeniyet düzeyinde bir müttefik olarak kabul etme konusundaki tereddüdü sürdükçe, İsrail’in Ankara’yı “yabancı” veya “güvenilmez ortak” olarak sunan anlatısını güçlendirmesi kolaylaşmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin NATO içindeki konumu hâlen şekillenmekte olan gri bir alan niteliği taşımakta; Ankara’da düzenlenecek zirve ise yalnızca rutin bir müttefik toplantısı değil, aynı zamanda bu belirsizliği aşmaya yönelik sembolik bir mücadele anlamı taşımaktadır.

ABD’nin Türkiye’nin NATO’daki Geleceğine Yaklaşımı

NATO’nun Avrupa kanadına ilişkin değerlendirmelerin yanı sıra, ittifakın en güçlü üyesi ve Batı kanadının lideri konumundaki ABD’nin Türkiye’nin NATO içindeki yerine yönelik yaklaşımı da büyük ölçüde Avrupa’nın bakış açısıyla örtüşmektedir. Bununla birlikte, Türk-Amerikan ilişkilerinin doğası ve İsrail’in bu ilişkilere etkisi bakımından daha karmaşık iki dosya öne çıkmaktadır. Ankara Zirvesi de Washington’ın Türkiye’ye yönelik esneklik sınırlarını ortaya koyan bu iki temel meseleyle doğrudan kesişmektedir.

Bunlardan ilki F-35 savaş uçağı programıdır. ABD Başkanı Donald Trump’ın Eylül 2025’te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a, Türkiye’nin “satın almak istediği şeyi satın almayı başaracağı” yönündeki ifadesi, yeni bir politika ilanından ziyade ikili ilişkiyi yönetmeye yönelik diplomatik bir mesaj niteliği taşımaktadır. Trump, Erdoğan’ı özellikle Ukrayna ve Gazze dosyalarında vazgeçilmez bir arabulucu olarak görmektedir.

Buna karşılık ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, Ocak 2026’da çok daha net bir açıklama yaparak Türkiye’nin F-35 savaş uçaklarını “alamayacağını” belirtmiş; bunun gerekçesi olarak Senato onayının zorunlu olmasını ve mevcut Amerikan yasalarının, Türkiye Rus yapımı S-400 hava savunma sistemi konusunda esaslı değişiklikler yapmadıkça bu satışa izin vermemesini göstermiştir.

İki açıklama ilk bakışta çelişkili görünse de, gerçekte Washington’ın farklı muhataplara farklı mesajlar veren iş bölümünü yansıtmaktadır. Trump, Erdoğan’a olası bir açılım mesajı verirken; Huckabee, İsrail’e ABD’nin “güvenlik hassasiyetlerinin” korunacağı güvencesini vermektedir. Her iki mesaj da Washington’ın ittifak ilişkilerini tek bir açıklamayla değil, her aktöre kendi beklentilerine uygun farklı söylemlerle yönetme stratejisinin parçasıdır.

İkinci önemli dosya ise, Gazze’de “soykırım savaşı sonrası” dönemde Türkiye’nin üstlenebileceği roldür. Aynı röportajda Huckabee, Türkiye ve Katar’ın Gazze’nin yönetiminde herhangi bir rol üstlenmeyeceğini, görevlerinin yalnızca Hamas üzerinde silahsızlanması yönünde baskı kurmakla sınırlı olacağını ifade etmiştir. Bu yaklaşım, Washington’ın Türkiye’nin rolünü tamamen reddetmediğini; ancak onu yalnızca işlevsel bir baskı aracı olarak kabul ettiğini göstermektedir. Bu tutum, İsrail’in taleplerini kısmen karşılamakla birlikte, Türkiye’ye ilişkin İsrail söylemini bütünüyle benimsemekten de uzak durmaktadır.

Bununla birlikte, Ankara’nın F-35 programında yaşadığı kayıplar, kısmen F-16 programı ile telafi edilmektedir. Bu durum, ABD-Türkiye savunma ilişkilerindeki derin dengeyi ortaya koymaktadır. 2021 yılında başlayan müzakere süreci sonucunda ABD Dışişleri Bakanlığı, Ocak 2024’te yaklaşık 23 milyar dolar değerindeki paketi onaylamış; bu paket, AESA radar sistemine sahip 40 adet F-16 Block 70 Viper savaş uçağı ile Türk Hava Kuvvetleri envanterindeki uçaklar için 79 modernizasyon kitini kapsamıştır. ABD Senatosu da Şubat 2024’te söz konusu satışa 79’a karşı 13 oyla onay vermiştir.

Ancak bu anlaşmanın asıl önemi yalnızca mali büyüklüğünde değil, savunma sanayii alanındaki yerli üretim boyutunda yatmaktadır. Türkiye Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Kasım 2024’te 79 modernizasyon kitinin satın alınmasından vazgeçilerek bu modernizasyonların Türk Havacılık ve Uzay Sanayii (TUSAŞ) tarafından yurt içinde gerçekleştirileceğini; buna karşılık yaklaşık 7 milyar dolar değerindeki 40 adet yeni F-16 savaş uçağı alımının sürdürüleceğini açıklamıştır.

Bu değişiklik, anlaşmanın küçültülmesinden ziyade satın alma ile yerli üretim arasındaki dengenin yeniden kurulması anlamına gelmektedir. Nitekim TUSAŞ, 1984 yılında Lockheed Martin, General Dynamics ve General Electric ortaklığıyla kurulmasından bu yana yaklaşık 300 adet F-16 savaş uçağını Türkiye’de üretmiştir. Dolayısıyla Ankara’nın F-16 programı kapsamında yeniden kazandığı şey yalnızca alternatif bir savaş platformu değil; aynı zamanda NATO savunma sanayii içerisinde üretici, modernizasyon sağlayıcısı ve ihracatçı ülke konumudur.

Sonuç olarak Washington, Türkiye’yi dışlamamakta, ancak onu İsrail ile aynı konuma da yerleştirmemektedir. Bunun yerine Türkiye’yi, iki uç arasında konumlanan stratejik bir ara bölgede tutmayı tercih etmektedir. Bu ara konum, Amerikan politikasındaki bir zafiyet değil; tam tersine onun temel stratejisidir. Böylece Türkiye, vazgeçilmez fakat belirli ölçülerde sınırlandırılmış bir ortak olarak kalırken; İsrail de ayrıcalıklı bir müttefik olmasına rağmen bu ayrıcalığı Türkiye’yi İran örneğinde olduğu gibi doğrudan bir hasım konumuna itmek için kullanamamaktadır.

Bu denge, İsrail’in Türkiye’yi Batı ittifakı içinde yalnızlaştırma projesinin en önemli uygulama araçlarından birini etkisiz hâle getirmektedir. Bunun nedeni Washington’ın Ankara’yı tercih etmesi değil; ABD’nin stratejik çıkarlarının Türkiye’ye zarar vermeyi aynı zamanda kendi çıkarlarına zarar vermek olarak görmesidir. Nitekim Donald Trump’ın Kasım 2025’te Cumhurbaşkanı Erdoğan ile yaptığı görüşmede Türkiye’ye yönelik olumlu açıklamaları ve Türk ordusunu “NATO’nun güçlü katkı sağlayan ordularından biri” olarak nitelendirmesi de bu yaklaşımın somut göstergelerinden biri olmuştur.

Sonuç

Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi’nin, İsrail-Türkiye ilişkileri bağlamında incelenmesi, İsrail’in bölgesel sahadaki üstünlüğünü uluslararası kurumsal düzleme aynı ölçüde taşıyabilme kapasitesinin önemli sınırlarını ortaya koymaktadır. Tel Aviv, Doğu Akdeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki ittifak ağlarını yeniden şekillendirmede belirli başarılar elde etmiş olsa da, Ankara örneğinde bu söylem güçlü bir yapısal gerçeklikle karşı karşıya kalmaktadır. Zira Türkiye, NATO içerisinde kolaylıkla yeniden tanımlanabilecek bir aktör değil; aksine, bölgesel ve uluslararası baskılar altında ittifakın yeniden şekillenen güvenlik mimarisinin temel dayanaklarından biri konumundadır.

Bununla birlikte, bu kurumsal sınırlar Türkiye ile İsrail arasındaki gerilimi ortadan kaldırmamakta, yalnızca onun mahiyetini değiştirmektedir. Mücadele söylem düzleminden sahaya taşınmakta, Suriye ise bu rekabetin en kritik sınama alanına dönüşmektedir.

İsrail’in Türkiye’nin çıkarlarına yönelik baskısını artırması, Ankara’da iç siyasi dayanışmayı ve güvenlik hassasiyetlerini daha da güçlendirmekte; böylece İsrail’in baskısı, Türkiye’nin caydırıcılığını zayıflatmak yerine onu besleyen bir unsura dönüşmektedir. Bu nedenle Ankara Zirvesi, yeni bir siyasi kırılma noktası olmaktan ziyade iki gerçeği aynı anda pekiştiren bir dönüm noktası olacaktır: Türkiye’nin NATO içindeki stratejik konumunun kalıcılığı ile İsrail’in Türkiye’yi uluslararası düzeyde sınırlandırma projesinin ulaşabileceği sınırların teyit edilmesi.

 

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu