İsrail’in Suudi Arabistan Söylemindeki Dönüşümler

Soykırım Savaşı Sonrası İsrail’in Suudi Arabistan Söylemindeki Dönüşümler

7 Ekim 2023’te Gazze’ye karşı başlatılan savaş, İsrail ile Suudi Arabistan arasındaki gayriresmî ilişkileri önceki dönemden farklı bir bağlamda yeniden gündeme taşımıştır. Zira İsrail söylemi, olası normalleşme sürecine atıfla kurulan yakınlaşma dilinden daha eleştirel ve sert bir tona evrilmiş; bu durum iki taraf arasındaki uyum düzeyinde gerilemeye ve bölgesel çıkarlar bakımından belirginleşen farklılaşmalara işaret etmiştir.

Söz konusu dönüşüm, yalnızca anlık siyasi tepkilerle sınırlı kalmamış; bölgenin jeopolitik ortamındaki daha geniş ölçekli değişimlerle ve tarafların başta Filistin meselesi olmak üzere Yemen, Afrika Boynuzu, Suriye ve İran dosyası gibi temel konulara yaklaşımlarındaki ayrışmayla bağlantılı biçimde şekillenmiştir.

Bu çalışma, İsrail’in Suudi Arabistan’a yönelik siyasi ve medya söylemindeki değişimi, daha kapsamlı bir bölgesel yeniden konumlanmanın göstergesi olarak ele almaktadır. Amaç, bu dönüşümün ana hatlarını izlemek ve bağlamını analiz etmek; bir yandan normalleşme sürecindeki tıkanmayla, diğer yandan tarafların güvenlik ve çıkar önceliklerini yeniden sıralamalarıyla ilişkilendirerek değerlendirmektir.

Ayrıca bu söylemin anlamını ve sınırlarını irdeleyerek, söz konusu değişimin savaş koşullarının dayattığı geçici bir mesafe mi yoksa iki taraf arasındaki ilişkinin geleceğini ve önümüzdeki dönemin bölgesel hizalanmalarını etkileyebilecek daha derin bir dönüşüm mü olduğunu tartışmayı hedeflemektedir.

1) Gazze Savaşı Öncesinde İsrail’in Suudi Arabistan’a Yönelik Söylemi ve Yakınlaşma Süreci

7 Ekim’de Gazze’de savaşın patlak vermesinden önceki yıllarda, İsrail’in Suudi Arabistan’a yönelik siyasi ve medya söyleminde dikkat çekici bir dönüşüm yaşanmıştır. Bu söylem görece olumlu bir ton kazanmış; Suudi Arabistan’ın Ortadoğu’daki bölgesel dengelerin yeniden şekillenmesinde merkezi bir aktör olduğu yönündeki artan İsrail farkındalığını yansıtmıştır. İsrail söyleminde Suudi Arabistan, özellikle İran nüfuzuna karşı koyma ve İsrail’in bölgesel istikrar vizyonunu güçlendirme bağlamında, güvenlik ve siyasi çıkarların kesiştiği yeni bir bölgesel eksenin potansiyel ortağı olarak sunulmuştur.

Bu çerçevede normalleşme fikri İsrail söyleminde giderek daha görünür hâle gelmiş; Suudi Arabistan ile olası bir anlaşma, bazı Arap ülkeleriyle başlatılan normalleşme sürecinin en önemli halkası ve İsrail’in bölgesel konumunda niteliksel bir dönüşüm yaratabilecek stratejik bir kazanım olarak değerlendirilmiştir. Bu yaklaşım, İsrail’deki düşünce kuruluşlarının analizlerine ve köşe yazılarına da yansımış; söz konusu yakınlaşmanın sağlayabileceği siyasi, ekonomik ve güvenlik temelli getiriler ile bölgedeki ittifak haritasını yeniden şekillendirme potansiyeli öne çıkarılmıştır.

Dönemin bazı İsrailli siyasi aktörlerinin açıklamaları da bu perspektifi desteklemiş; Suudi Arabistan ile muhtemel bir anlaşma, İsrail’in bölgesel konumunda tarihsel bir kırılma yaratabilecek bir adım ve normalleşme sürecinin zirve noktası olarak sunulmuştur.

Aynı dönemde İsrail söylemi, Filistin meselesinin “normalleşmenin” önündeki merkezi engel olma niteliğini görece azaltmaya dönük bir çaba da içermiştir. Siyasi ve medya çevrelerinin bir kısmında hâkim olan değerlendirmeye göre, özellikle güvenlik, ekonomi ve teknoloji alanlarındaki büyük bölgesel çıkarlar, Filistin dosyasının aşılmasına ya da en azından geçici olarak ertelenmesine imkân tanıyabilirdi.

Bu bağlamda Suudi Arabistan, İsrail söyleminde, yeni bir bölgesel vizyon çerçevesinde stratejik çıkarlarını gözeten pragmatik bir aktör olarak tasvir edilmiştir. Savaştan önceki dönemde ortaya çıkan bazı siyasi göstergeler de İsrail tarafında, normalleşme anlaşmasının yakın olduğu ya da sürecin ileri bir aşamaya geçtiği yönündeki kanaati güçlendirmiş; hatta kimi değerlendirmelerde anlaşmanın ilanının ilkesel bir ihtilaftan ziyade siyasi zamanlamaya bağlı olduğu ifade edilmiştir.

Sonuç olarak, Gazze’ye yönelik son savaş öncesinde İsrail söylemi; ortak çıkarlar temelinde bir yakınlaşma anlatısı inşa etme ve tarihsel düşmanlık zemininden bölgesel ortaklık zeminine geçiş olasılığını vurgulama eğilimindeydi. Ancak bu anlatı, Gazze’de savaşın patlak vermesi ve sonrasında yaşanan siyasi ve bölgesel dönüşümlerle birlikte ciddi bir sınamaya tabi tutulmuş; tarafların önceliklerini yeniden düzenleyen bu gelişmeler, İsrail’in Suudi Arabistan’a yönelik söyleminde sonraki aşamada farklı bir tonun ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır.

2) Gazze Savaşı’nın İsrail’in Suudi Arabistan’a Yönelik Söyleminde Bir Dönüm Noktası Olarak Ortaya Çıkışı

7 Ekim’de Gazze’de başlayan savaş, İsrail’in Suudi Arabistan’a yönelik söyleminde belirgin bir kırılma noktası oluşturmuştur. Daha önce yakınlaşma ve normalleşme fırsatlarına odaklanan söylem gerilemiş; yerini daha eleştirel ve temkinli bir dile bırakmıştır. Bu değişim, özellikle Suudi Arabistan’ın Filistin meselesinin merkeziliğini yeniden vurgulayan ve gelecekteki herhangi bir normalleşme sürecini bu alanda kaydedilecek ilerlemeye bağlayan tutumuyla ilişkilidir. Böylece savaş öncesinde Filistin dosyasının aşılabileceği ya da ertelenebileceği yönündeki değerlendirmelerin aksine, Filistin faktörü İsrail’deki siyasi ve medya tartışmalarında yeniden belirleyici bir unsur hâline gelmiştir.

Bu bağlamda İsrail’deki köşe yazılarında ve siyasi açıklamalarda, Suudi Arabistan’ın özellikle normalleşmeyi bir Filistin devletinin kurulmasına veya bu yönde somut siyasi adımlara bağlaması karşısında artan bir eleştirel ton dikkat çekmiştir. İsrail söyleminde bu tutum, savaş öncesinde son aşamaya yaklaştığı düşünülen sürece yönelik bir geri adım olarak sunulmuştur.

Askerî operasyonların sürmesi ve uluslararası baskıların artmasıyla birlikte, söz konusu eleştiriler daha doğrudan bir nitelik kazanmış; Suudi politikasının, “İsrail” ile yakınlaşma hattı yerine farklı bir bölgesel eksene doğru yeniden konumlandığına dair örtük ithamlar dile getirilmiştir.

Bu dönüşüm, bazı İsrailli siyasi aktörlerin açıklamalarında da açık biçimde görülmüştür. Başbakan Binyamin Netanyahu’nun, eğer Suudi Arabistan normalleşme için Filistin devleti şartı koşuyorsa bunu kendi topraklarında kurabileceğini ima eden açıklamaları, söylemin yakınlaşma dilinden daha sert ve polemikçi bir tona evrildiğinin göstergesi olarak değerlendirilmiştir.

Savaş aynı zamanda bölgesel aktörlerin önceliklerini de yeniden şekillendirmiştir. Suudi Arabistan, bir yandan bölgesel güvenlik hesaplarıyla, diğer yandan siyasi ve dini konumunun gereklilikleri arasında daha karmaşık bir dengeyle karşı karşıya kalmış; bu durum İsrail’e yönelik daha ihtiyatlı bir söylem ve Filistin meselesinin herhangi bir bölgesel düzenlemede göz ardı edilemeyeceğine dair tekrarlanan vurgular şeklinde yansımıştır.

Buna karşılık, İsrail içinde gelişen siyasi ve medya söylemi, Suudi tutumunu normalleşme sürecindeki tıkanmanın başlıca nedenlerinden biri olarak okuma eğilimi göstermiş; böylece potansiyel ortaklık anlatısından, ilişkinin yeniden değerlendirilmesine dayalı bir çerçeveye doğru kademeli bir geçiş yaşanmıştır. Bu yeni çerçevede ilişki, sabit ve kaçınılmaz bir yakınlaşma hattından ziyade, savaşın dengeleri ve bölgesel yansımaları tarafından şekillenen değişken bir çıkar ilişkisi olarak ele alınmaya başlanmıştır.

3) Bölgesel Çıkar Farklılaşmaları ve Bunun İsrail’in Suudi Arabistan’a Yönelik Söylemine Yansıması

İsrail’in Suudi Arabistan’a yönelik söylemindeki dönüşüm yalnızca Gazze savaşının doğrudan sonuçlarıyla sınırlı kalmamış; savaş sonrasında daha görünür hâle gelen çeşitli bölgesel dosyalardaki yaklaşım farklılıklarıyla da yakından bağlantılı olmuştur. Normalleşme sürecinin önceliğinin gerilemesiyle birlikte, İsrail’in siyasi ve medya söylemi Suudi politikalarına yönelik daha eleştirel bir okumayı yansıtmaya başlamış; iki taraf arasındaki çıkar kesişiminin önceki dönemdeki kadar net olmadığı yönünde bir algı güç kazanmıştır.

Bu eğilim, bazı İsrailli siyasetçilerin açıklamalarında ve analiz yazılarında açık biçimde gözlemlenmektedir. Söz konusu metinlerde Suudi Arabistan’ın son dönemdeki diplomatik hamleleri, daha geniş bir bölgesel yeniden konumlanmanın işareti olarak yorumlanmıştır.

Özellikle Suudi Arabistan’ın Türkiye ve Katar’la yakınlaşması, İsrail söyleminde zaman zaman “Müslüman Kardeşler eksenine yaklaşım” şeklinde çerçevelenmiş; ayrıca Suudi Arabistan’ın Pakistan ile askerî iş birliği ve İran’a yönelik görece daha düşük tansiyonlu yaklaşımı, İsrail açısından bölgesel güvenlik önceliklerinde artan bir farklılaşmanın göstergesi olarak değerlendirilmiştir. Bu yorumlar, savaş öncesi dönemde öne çıkan siyasi uyumun gerilemesini açıklamak için kullanılmıştır.

Yemen ve Afrika Boynuzu dosyalarında da benzer bir ayrışma dikkat çekmiştir. Suudi Arabistan’ın bölgedeki bölünme projelerine veya siyasi haritaların yeniden çizilmesine yönelik daha temkinli bir tutum benimsemesi, bazı İsrailli analistler tarafından, daha önce ortak zemin oluşturduğu varsayılan bölgesel hizalanma modelinden uzaklaşma olarak yorumlanmıştır. Ayrıca Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki bazı bölgesel alanlardaki rekabet, İsrail’in bölgesel güç dengelerine ilişkin değerlendirmelerinde yer bulmuş; BAE’nin bazı dosyalarda İsrail vizyonuyla daha uyumlu bir aktör olarak görülmesi, bu karşılaştırmalı okumanın bir parçası olmuştur.

Suriye dosyasında da ek bir farklılaşma ortaya çıkmıştır. Suudi Arabistan ile Türkiye arasındaki görece yakınlaşma ve Suriye devletinin bütünlüğünü korumaya yönelik yaklaşımların desteklenmesi, bölgenin parçalanmasına dair senaryolara mesafeli bir tutumu yansıtmıştır. Bu durum, özellikle Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki artan rolüne temkinli yaklaşan İsrail perspektifiyle tam olarak örtüşmemiştir. Böylece İsrail söyleminde, Suudi Arabistan’ın yeni bölgesel hamlelerinin, İsrail’in güvenlik öncelikleriyle bütünüyle örtüşmeyen bir yeniden konumlanmaya işaret ettiği yönünde bir çerçeve güçlenmiştir.

İran dosyasında ise farklılık daha belirgin hâle gelmiştir. Suudi Arabistan, bölgesel istikrarı ve Körfez güvenliğini gözeten bir perspektifle, tırmanmayı sınırlama ve kapsamlı bir çatışma ya da İran devletinin çöküşü senaryosundan kaçınma eğilimi göstermektedir. Buna karşılık İsrail söylemi İran’ı merkezi tehdit olarak tanımlamaya devam etmekte ve daha çatışmacı bir stratejiye ihtiyaç olduğunu savunmaktadır. Bu durum, risk algısında ve başvuru araçlarında belirgin bir ayrışmaya yol açmıştır.

Genel olarak değerlendirildiğinde, bu farklılaşmalar İsrail söyleminin, şekillenmekte olan bir stratejik ortaklık varsayımından daha temkinli bir çerçeveye evrilmesine katkı sağlamıştır. Bu yeni çerçeve, Suudi Arabistan ile ilişkinin değişken çıkar hesaplarına bağlı olduğunu; savaş öncesindeki yakınlaşmanın ise tam bir stratejik uyumdan ziyade, belirli bölgesel koşulların ürettiği geçici bir çıkar kesişimine dayandığını yansıtmaktadır.

4) Yeni Söylemin Anlamı ve İsrail–Suudi Arabistan İlişkisinin Geleceği

İsrail’in Suudi Arabistan’a yönelik söyleminde yaşanan dönüşüm, yalnızca geçici siyasi görüş ayrılıklarının ötesine geçen bir değişime işaret etmektedir. Bu değişim, Gazze’ye yönelik savaşın dayattığı yeni bölgesel koşullar ve önceliklerin yeniden sıralanması ışığında, Tel Aviv’in Riyad ile kurulabilecek ilişkinin mahiyetini ve sınırlarını yeniden değerlendirdiğini göstermektedir.

Savaş öncesinde İsrail söylemi, güvenlik alanındaki çıkar kesişimine dayanan normalleşmeyi neredeyse kaçınılmaz bir süreç olarak sunarken; mevcut aşamada ilişki, daha karmaşık siyasi ve bölgesel bağlamlar içinde ele alınmakta, Filistin meselesi yeniden belirleyici bir unsur olarak öne çıkmaktadır.

Son dönemdeki İsrail siyasi ve medya değerlendirmeleri, Suudi Arabistan’ın “İsrail” ile ilişkiye yalnızca güvenlik perspektifinden yaklaşmadığı yönünde artan bir farkındalığa işaret etmektedir. Riyad’ın tutumu; bölgesel ve dini konumu, iç ve bölgesel istikrar hesapları ve Filistin meselesindeki hassasiyetleriyle birlikte okunmaktadır. Bu durum, normalleşme sürecinin hızlı ve sorunsuz bir şekilde ilerleyebileceği yönündeki önceki beklentilere belirgin sınırlamalar getirmektedir.

Yeni İsrail söylemi aynı zamanda beklentilerin yeniden tanımlandığını da göstermektedir. Daha önce dile getirilen “kapsamlı stratejik ortaklık” tasavvuru yerini, farklılıkların yönetilmesine dayalı daha pragmatik bir yaklaşıma bırakmaktadır. Bu çerçevede ilişki, otomatik ve doğrusal bir ilerleme hattı olarak değil; Gazze savaşının seyri, Filistin dosyasının geleceği ve bölgesel hizalanmaların alacağı şekle bağlı olarak değişkenlik gösterebilecek bir süreç olarak değerlendirilmektedir.

Sonuç olarak, İsrail söyleminde son dönemde belirginleşen temkinli ton, iki taraf arasındaki ilişkinin artık sabit ve kaçınılmaz bir yakınlaşma süreci olarak değil; bölgesel dengelere, savaşın sonuçlarına ve Filistin meselesinin çözüm perspektifine bağlı olarak yeniden şekillenebilecek, kırılgan ve şartlı bir ilişki olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.

Sonuç

Bu çalışmada ele alınan gelişmeler, İsrail–Suudi Arabistan ilişkisinin yeni bir evreye girdiğini göstermektedir. Bu yeni aşamada yakınlaşmanın sınırları yeniden tanımlanmakta; normalleşme artık güvenlik çıkarlarının kesişmesinin otomatik bir sonucu olarak değil, değişken bölgesel ve siyasal bağlamlara bağlı, şartlı bir süreç olarak değerlendirilmektedir. Gazze’ye yönelik savaş, savaş öncesi dönemde hâkim olan yaklaşımın sınırlarını görünür kılmış; Suudi Arabistan’ı içeren kapsamlı herhangi bir bölgesel düzenlemede Filistin meselesinin göz ardı edilmesinin mümkün olmadığını ortaya koymuştur.

Bu çerçevede ilişkinin, kapsamlı bir stratejik ortaklıktan ziyade, karşılıklı çıkarların dikkatli biçimde yönetildiği temkinli bir yakınlaşma modeli içinde sürmesi muhtemel görünmektedir. Suudi Arabistan, bölgesel konumunu ve dini meşruiyetini gözetirken iç ve bölgesel istikrar arasında denge kurmaya çalışmakta; “İsrail” ise savaşın dayattığı yeni koşullar ışığında beklentilerini yeniden şekillendirmekte ve savaş öncesinde öngörülen hızlı ve kapsamlı bir normalleşme ihtimalini daha sınırlı bir çerçevede değerlendirmektedir.

Dolayısıyla İsrail söylemindeki dönüşüm, bir kopuştan ziyade geçiş dönemine işaret etmektedir. Bu dönem, ilişkinin imkân ve sınırlarının yeniden tanımlandığı; geleceğinin ise Filistin dosyasındaki gelişmelere, savaş sonrası bölgesel düzenlemelere ve iki tarafın önceki dönemin koşullarını bütünüyle ortadan kaldırmadan yeni bir ortak çıkar zemini üretme kapasitesine bağlı olduğu bir süreci ifade etmektedir.

Bu dönüşümün ileriye dönük anlamı şu temel başlıklarda özetlenebilir:

  • İlişkinin, neredeyse kaçınılmaz görülen stratejik ortaklık tasavvurundan, yeniden değerlendirmeye açık ve şartlı bir yakınlaşma modeline evrilmesi.
  • Filistin meselesinin, Suudi Arabistan ile olası herhangi bir normalleşme sürecinde yeniden belirleyici unsur hâline gelmesi.
  • Özellikle İran, Suriye ve Gazze savaşının ardından şekillenecek bölgesel düzenlemeler gibi başlıklardaki görüş ayrılıklarının, iki taraf arasındaki siyasi söylemi daha fazla etkilemesi.
  • İlişkinin, İsrail’in güvenlik öncelikleri ile Suudi Arabistan’ın bölgesel ve dini meşruiyet hesapları arasındaki hassas dengeye bağlı kalması.
  • Savaş öncesindeki çıkar kesişimine benzer bir zemin oluşmadıkça, İsrail’in Suudi Arabistan’a yönelik temkinli söylemini sürdürme ihtimalinin güçlü kalması.
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu