“Hindistan’dan Kuş’a” Netanyahu’nun Altılı İttifakı: Söylem ile Gerçeklik Arasında

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Şubat 2026’da yaptığı bir konuşmada, Orta Doğu ve onun jeopolitik çevresini kuşatmayı hedefleyen bir “altılı ittifak” oluşturulmasına yönelik stratejik vizyonunu açıkladı. Bu ittifakın, Hindistan, Yunanistan ve Kıbrıs gibi kilit ülkelerin yanı sıra, isimlerini belirtmediği Arap, Afrika ve Asya ülkelerini de kapsaması öngörülmektedir. Amaç, geleneksel ikili ilişkilerin ötesine geçen çok katmanlı bir ittifaklar sistemi inşa etmektir. Netanyahu bu vizyonu, bölgede “radikal eksenler” olarak tanımladığı yapılara karşı bir denge unsuru olarak sunmuş; bu eksenleri “yaralı Şii ekseni” ve “yükselen Sünni ekseni” şeklinde sınıflandırmıştır. Ayrıca projesine tarihsel ve sınır aşan bir nitelik kazandırmak amacıyla, Güney Asya’dan Afrika Boynuzu’na ve oradan Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyayı ifade eden Tevrat kökenli “Hindistan’dan Kuş’a”[1] ifadesine atıfta bulunmuştur.

Bununla birlikte, söz konusu açıklama mevcut ve kurumsallaşmış ittifaklara dayanmaktan ziyade, farklı ikili ilişkileri tek bir çerçeve altında birleştirmeyi amaçlayan bir siyasi tasavvuru yansıtmaktadır. Bu ilişkilerin henüz bütüncül ve uyumlu bir stratejik eksen oluşturma düzeyine ulaşmadığı dikkate alındığında, bu yaklaşım çeşitli soruları beraberinde getirmektedir:

Bu girişim gerçekten çok taraflı bir ittifak inşa etme yönünde somut bir adım mıdır, yoksa dağınık çıkar ilişkilerinin geniş bir siyasi anlatı içinde yeniden formüle edilmesinden mi ibarettir? Ayrıca ilgili ülkelerin farklı öncelikleri, tehdit algıları ve iş birliği yaklaşımları göz önünde bulundurulduğunda, bu vizyonun olgunlaşma ve hayata geçirilme imkânı da belirsizliğini korumaktadır.

“Altılı İttifak”ın Bağlamları ve İlk İşaretleri

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, konuşmasında “Hindistan’dan Kuş’a” ifadesini kullanarak önerdiği ittifakın coğrafi kapsamını tanımlamıştır. Bu ifade yalnızca bir coğrafi betimleme olmanın ötesine geçerek, tehdit algılarını yeniden çerçeveleyen bir siyasi araç işlevi görmektedir. Güney Asya’yı Afrika Boynuzu ve Doğu Akdeniz ile ilişkilendiren bu söylem, İsrail’in Şii ve Sünni eksenleri çevrelemeyi amaçlayan “altılı ittifak”ını meşrulaştırma çabasını yansıtmaktadır. Netanyahu tüm ortakları açıkça belirtmemiş olsa da, İsrail’in son dönemdeki diplomatik hamleleri bu ittifakta yer alması muhtemel aktörleri anlamaya imkân tanımaktadır.

Netanyahu’nun açıklaması, Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin 25–26 Şubat 2026 tarihlerinde İsrail’e gerçekleştirdiği resmî ziyaretle eş zamanlı olmuştur. Bu ziyaret, yaklaşık on yıl aradan sonra yapılan ilk resmî temas niteliğindedir. Modi, 1992’de diplomatik ilişkilerin kurulmasından bu yana bir Hindistan başbakanının ilk kez İsrail parlamentosu Knesset’te konuşma yaptığı bu ziyarette, ülkesinin “İsrail’in yanında kararlılıkla durduğunu” vurgulamıştır. Ziyaret kapsamında 17 mutabakat zaptı ve anlaşma imzalanmış, ayrıca ikili ilişkilerin “stratejik ortaklık” düzeyine yükseltilmesi konusunda mutabakata varılmıştır.

Afrika

Afrika cephesinde ise bu vizyon, yoğun diplomatik girişimlerle somutlaşmıştır. İsrail Cumhurbaşkanı İzak Herzog, 25 Şubat 2026’da Etiyopya’ya tarihî bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Bu ziyaret, Afrika’daki nüfuz mücadelesinin arttığı bir dönemde ikili ilişkileri güçlendirmeyi hedeflemektedir. Söz konusu adım, Türkiye Cumhurbaşkanı’nın 17 Şubat 2026’da Etiyopya’ya yaptığı ve yaklaşık on yıl aradan sonra gerçekleşen ziyaretin hemen ardından gelmiştir.

Bu ziyarette Türkiye tarafı, Afrika Boynuzu’nun dış güçler için bir rekabet alanına dönüştürülmesine karşı olduğunu ifade etmiş; bu tutum, İsrail’in 26 Aralık 2025’te Etiyopya’ya komşu olan Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanımasına dolaylı bir gönderme olarak değerlendirilmiştir.

Teknik ve ekonomik iş birliği alanında da İsrail–Etiyopya ilişkileri ilerleme kaydetmiştir. 6 Şubat 2026’da İsrail Enerji ve Altyapı Bakanı Eli Cohen’in Addis Ababa ziyareti sırasında, enerji, su ve inovasyon alanlarında iş birliğini artırmaya yönelik bir anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma, İsrail şirketlerinin Etiyopya’daki yenilenebilir enerji ve su altyapısı projelerine entegre edilmesini hedeflemektedir.

Bu ekonomik temaslardan önce, 12 Ocak 2026’da Etiyopya Dışişleri Bakanlığı Devlet Bakanı Hadera Abera ile İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar arasında bir görüşme gerçekleştirilmiş; Sa’ar bu görüşmede Etiyopya’yı “İsrail için uzun vadeli stratejik bir ortak” olarak tanımlamıştır. Bu diplomatik süreç, Sa’ar’ın 6 Ocak 2026’da Somaliland’a yaptığı ziyaretle başlamış ve İsrail’in 25 Şubat 2026’da Somaliland temsilcisi Muhammed Hacı’nin büyükelçi olarak atanmasını resmen onaylamasıyla devam etmiştir.

Doğu Akdeniz düzleminde ise Netanyahu’nun açıklamaları, Yunanistan ve Kıbrıs’ın bu “altılı ittifak”a dâhil edilmesinin zeminini hazırlamıştır. Nitekim 2025’in sonlarında İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs arasında askerî iş birliğini de kapsayan üçlü bir ittifak ilan edilmiştir. Bu girişim, İsrail’in bölgede Türkiye’nin artan etkisini dengeleme politikasının bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

Bölgedeki Çatışmayı Yeniden Tanımlamaya Yönelik İsrail Girişimi

Bu coğrafi genişleme tasavvurunun eleştirel bir okumaya tabi tutulması, İsrail’in farklı önceliklere sahip devletler arasında ortak bir tehdit algısı varmış gibi varsayan yeni bir güvenlik söylemi inşa etmeye çalıştığını göstermektedir. Bu yaklaşım, bölgeyi —Arap ve Arap olmayan, Sünni ve Şii unsurlarıyla— İsrail’e karşı bütüncül bir düşmanlık alanı olarak tasvir etmeye yöneliktir. Böylece söz konusu düşmanlık, siyasi bağlamından koparılarak ideolojik temellere indirgenmekte ve İsrail’in izlediği politikaların bir sonucu olmaktan ziyade “doğal” bir durum olarak sunulmaktadır.

“Yaralı Şii ekseni” tanımlaması ise, İsrail’in Ekim 2023 sonrası İran ve müttefikleriyle yaşadığı gerilimin sonuçlarına dair geliştirdiği bir okumayı yansıtmaktadır. İsrail bu ekseni zayıflamış fakat tamamen yenilmemiş bir yapı olarak sunmakta; böylece onu hâlen merkezî bir tehdit olarak konumlandırmayı meşrulaştırmaktadır. Bu söylem, özellikle 2026 yılında planlanan ABD–İsrail ortaklı İran karşıtı askeri senaryolar bağlamında daha da dikkat çekici hâle gelmektedir.

Bu yaklaşım, bölgedeki gerilimlerin —Arap ülkeleri, Türkiye ve diğer aktörler açısından— yalnızca ideolojik temellere dayanmadığı gerçeğini göz ardı etmektedir. Aksine bu ilişkiler; ulusal egemenlik, sınır güvenliği ve bölgesel denge gibi karmaşık jeopolitik hesaplarla şekillenmektedir.

İran ile savaş

Nitekim birçok bölge ülkesi, İsrail’in aksine İran ile açık bir çatışmaya sürüklenmekten kaçınmış; uzun yıllar boyunca gerilimi kontrol altında tutma, ekonomik ve diplomatik kanalları açık tutma yönünde politikalar izlemiştir. Bu nedenle İsrail–İran gerilimi, söz konusu ülkeler arasında otomatik olarak ortak ve bütünleşik bir stratejik bakış üretmemektedir. Bu ülkelerin yaklaşımları; örtük dengeleme, sınırlı iş birliği ve tarafsızlık arasında değişirken, İsrail İran’ı doğrudan varoluşsal bir tehdit olarak tanımlamaktadır.

Sünni Eksen

Öte yandan “yükselen Sünni eksen” ifadesi, Suudi Arabistan, Türkiye, Pakistan ve muhtemelen Mısır ile Katar gibi bölgesel aktörlere işaret etmektedir. Bu sınıflandırma, özellikle 2026 Ocak ayı ortasında Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan arasında şekillenen savunma iş birliği yapısına katılma eğiliminin ortaya çıkmasıyla birlikte gündeme gelmiştir. Ancak bu yapı, İsrail’in sunduğu çerçeveden önemli ölçüde farklıdır. Nitekim Pakistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü 26 Şubat 2026’da yaptığı açıklamada “altılı ittifak” fikrini eleştirmiş ve İsrail ile Hindistan arasındaki savunma iş birliğinin artmasından duyulan rahatsızlığı dile getirmiştir.

Bununla birlikte bu sınıflandırma, gerçekte tek bir siyasi ya da ideolojik blok oluşturmayan aktörlerin bir araya getirilmesine dayanmaktadır. Özellikle bu sözde “Sünni eksen”in Müslüman Kardeşler ile ilişkilendirilmesi, söz konusu ülkeler arasındaki en derin ayrışma hatlarından birini ortaya koymaktadır. Suudi Arabistan ve Mısır, 2013–2014’ten bu yana Müslüman Kardeşler’i “terör örgütü” olarak tanımlayıp güvenlik merkezli bir yaklaşım benimserken; Türkiye ve Katar, farklı bölgesel bağlamlarda daha esnek ve açık bir politika izlemektedir.

Bu farklılıklar, Netanyahu’nun tanımladığı şekilde homojen bir “Sünni eksen”in varlığını temelden sorgulamaktadır. Nitekim son yıllarda —özellikle 2022’den itibaren— Türkiye’nin Mısır ve Suudi Arabistan ile ilişkilerinde görülen yakınlaşma, ideolojik ya da askerî bir blok oluşturma amacı taşımaktan ziyade krizleri yatıştırma ve ekonomik–ticari iş birliğini geliştirme yönünde ilerlemiştir.

Bu yakınlaşmalar, İsrail veya İran gibi temel meselelerde ortak ve bütüncül politikalara dönüşmemiştir. Dolayısıyla bu tür geçici ve sınırlı çıkar kesişimlerini “Sünni eksen” olarak nitelendirmek, İsrail’in kendi dışında gelişen her bölgesel yakınlaşmayı potansiyel bir tehdit olarak yorumlama eğilimini yansıtmaktadır.

“Altılı İttifak”ın Pratik Uygulanabilirliğinin Sınırları

“Altılı ittifak”ın etkinliğini değerlendirmek, İsrail ile Netanyahu’nun işaret ettiği ülkeler arasındaki mevcut ilişkilerin doğasını analiz etmeyi gerektirir. Bu tür bir inceleme, karşımızda bütünleşmiş ve organik bir ittifaktan ziyade; motivasyonları farklılaşan, kapsamı değişken ve tehdit algıları örtüşmeyen çok katmanlı ikili ve çok taraflı ilişkiler ağının bulunduğunu göstermektedir.

Bu nedenle Asya’dan Doğu Akdeniz’e ve Afrika Boynuzu’na uzanan bu geniş coğrafi çerçeve, gerçek bir siyasi birlikten çok; deniz güvenliği, enerji, teknoloji ve stratejik geçiş hatları gibi farklı dosyaların kesiştiği ilişkileri tek bir vizyon altında toplama çabasını yansıtmaktadır.

Hindistan, bu ittifakın karmaşıklığını en açık biçimde ortaya koyan örneklerden biridir. İsrail ile ilişkilerinin derinleşmesi, silah ithalatı ve ticaret hacmi açısından önemli bir ortak konumunda bulunmasına rağmen, Hindistan’ın dış politika yaklaşımı çok yönlü ortaklıklar kurmaya ve keskin bloklaşmalardan kaçınmaya dayanmaktadır.

İsrail açısından Asya’ya açılan stratejik bir kapı olan Hindistan, aynı zamanda Körfez ülkeleri ve İran ile ilişkilerini dengelemeye özen göstermektedir. Bu durum, Hindistan’ın doğrudan çatışma eksenli bir ittifaka tam anlamıyla dahil olmasını sınırlandırmakta; her ne kadar Pakistan ve Türkiye ile yaşadığı gerilimler bazı alanlarda İsrail ile çıkar kesişimi yaratsa da, bu kesişim kalıcı bir stratejik hizalanmaya dönüşmemektedir.

Doğu Akdeniz

Doğu Akdeniz’de ise Yunanistan ve Kıbrıs ile kurulan iş birliği daha farklı bir nitelik taşımaktadır. Bu ilişkiler, enerji projeleri, doğal gaz hatları ve deniz güvenliği bağlamında şekillenmekte; aynı zamanda Türkiye ile yaşanan jeopolitik rekabetten beslenmektedir. Ancak bu iş birliği, söz konusu ülkelerin Avrupa Birliği ve NATO gibi daha geniş uluslararası yapılara olan bağlılıkları nedeniyle sınırlanmaktadır. Bu durum, İsrail’in Netanyahu’nun sunduğu gibi bölgeler arası geniş bir ittifak kurma kapasitesine ilişkin yapısal bir kısıt ortaya koymaktadır.

Hindistan’ın İran ile ilişkileri de bu çerçevede dikkat çekicidir. Yeni Delhi yönetimi, İran ile enerji ve ticaret alanlarında önemli bağlarını sürdürmekte; özellikle Çabahar Limanı üzerinden Orta Asya ve Afganistan’a açılan stratejik bir koridor geliştirmektedir. Bu nedenle Hindistan’ın “Şii eksene” karşı bir ittifak içinde konumlandırılması, kendi stratejik öncelikleriyle tam anlamıyla örtüşmemektedir. Benzer şekilde Yunanistan ve Kıbrıs’ın İsrail ile iş birliği, ideolojik bir tehdit algısından ziyade, Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları ve enerji rekabetine dayalı jeopolitik bir çerçevede gelişmektedir.

Birleşik Arap Emirlikleri ise Arap dünyası içinde bu tür bir ittifaka en yakın aktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır. İsrail ve Hindistan ile teknoloji, enerji ve savunma yatırımları alanlarında geliştirdiği ilişkiler, onu bu ağ içinde önemli bir konuma taşımaktadır. Ayrıca Somaliland’daki Berbera Limanı üzerinden Doğu Afrika’da elde ettiği lojistik varlık ve Yemen ile Kızıldeniz’deki rolü, bölgesel nüfuzunu güçlendirmektedir. Bununla birlikte, BAE’nin dış politikası esneklik üzerine kuruludur ve açık, keskin ve çatışma odaklı ittifaklara katılmaktan kaçınmaktadır; özellikle Sünni dünyayı hedef alan bloklaşmalara mesafeli durmaktadır.

Afrika

Afrika boyutunda ise Etiyopya ve Somaliland, İsrail’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’ndaki varlığını genişletme çabasında önemli dayanak noktaları olarak öne çıkmaktadır. Ancak bu ilişkiler de bölgesel dengelerin hassasiyeti nedeniyle sınırlıdır. Özellikle Mısır ve Türkiye gibi aktörlerle olan rekabet, İsrail’in bu bölgede derin ve kalıcı bir ittifak kurmasını zorlaştırmaktadır. Bu nedenle İsrail’in Afrika’daki varlığı, daha çok sınırlı ve yerel nüfuz düzenlemeleri şeklinde kalmakta; bütüncül bir stratejik ittifakın parçası olmaktan uzak görünmektedir.

Sonuç olarak, Netanyahu’nun kullandığı “Hindistan’dan Kuş’a” ifadesi, gerçek bir ittifaktan ziyade söylemsel bir çerçeve sunmaktadır. Bu söylem, birbirinden farklı coğrafyaları ve çıkar ilişkilerini tek bir stratejik vizyon altında toplamayı amaçlamakta; ancak sahadaki gerçeklikten çok siyasi bir anlatı işlevi görmektedir.

Bu bağlamda “altılı ittifak”, İsrail’in karşı karşıya olduğu diplomatik, askeri ve siyasi zorluklara rağmen kendisini bölgesel olarak izole olmayan, aksine çok katmanlı bir ilişki ağı kurabilen bir güç olarak sunma çabasının bir parçası olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, bu söylem ile mevcut gerçeklik arasındaki derin uçurum, söz konusu ittifakın kısa vadede somut ve bütünleşmiş bir yapıya dönüşme ihtimalinin oldukça sınırlı olduğunu göstermektedir.

“İbrahimî Barış” Sona mı Erdi?

Son iki yılda İsrail söyleminde gözlemlenen değişim, İbrahim Anlaşmaları bölgesel sistem içindeki konumunda bir dönüşüme işaret etmektedir. Özellikle Ekim 2023 sonrasında İsrail’in savaşlarının ve askeri operasyonlarının genişlemesiyle birlikte, 2020 yılında yeni bir bölgesel barış vizyonu olarak sunulan İbrahim Anlaşmaları, güçlü ve bütünleşik stratejik ittifaklar üretme kapasitesini gösterememiştir.

Ayrıca bu anlaşmalar, İsrail’e sağladığı kazanımlara kıyasla Arap tarafına denk bir karşılık sunmamıştır. Bu durum, söz konusu anlaşmaların siyasi ittifak inşasında ne ölçüde işlevsel olduğu sorusunu gündeme getirmektedir. Aynı zamanda İsrail’in giderek artan biçimde “varoluşsal tehdit” söylemine yönelmesi, geleneksel barış çerçevelerinin ötesinde güvenlik ve askeri düzenlemeler arayışını da beraberinde getirmiştir.

Şii ve Sünni eksenlerin birlikte ele alınması, İsrail’in çatışmayı yalnızca İsrail–İran hattıyla sınırlı ikili bir çerçeveden çıkararak, çok boyutlu bir bölgesel tehdit algısı üretme çabasını yansıtmaktadır. Ancak bu dönüşüm, İsrail’in normalleşme sürecindeki potansiyel ortaklarıyla ilişkilerinde artan gerilimle eş zamanlı ilerlemektedir. Bu bağlamda, normalleşme sürecinin merkezinde yer alan Suudi Arabistan, İsrail ile ilişkilerin geliştirilmesini hâlâ bağımsız bir Filistin devletinin kurulması şartına bağlamakta; Gazze savaşı sonrasında İsrail söyleminde Suudi Arabistan’a yönelik eleştirel tonun arttığı görülmektedir.

Ürdün’le ilişkiler

İsrail’in Ürdün ile ilişkilerinde de belirgin bir gerilim söz konusudur. İsrail, su kaynakları, kutsal mekânların himayesi ve sınır güvenliği gibi başlıkları siyasi baskı araçları olarak kullanmaktadır. Nitekim İsrail Enerji Bakanı’nın Ürdün’e yıllık olarak sağlanan 50 milyon metreküp suyun kesildiğini açıklaması, daha önce 2024 yılında Ürdün’ün Gazze savaşı konusundaki tutumu nedeniyle su anlaşmasının yenilenmemesiyle benzerlik göstermektedir. Bu su, Ürdün’ün yıllık olarak satın aldığı miktarın yanı sıra, Wadi Araba Treaty kapsamında ücretsiz sağlanan kısmı da içermektedir.

Aynı dönemde Ürdün Parlamentosu’nun İsrail’i resmî kayıtlardan çıkararak “düşman” olarak nitelendirmesi, ilişkilerdeki gerilimin derinliğini göstermektedir.

Benzer şekilde İsrail, Gazze meselesinde Mısır’ın rolünü giderek daha fazla marjinalleştirmekte ve Sina Yarımadası bağlamında barış anlaşmasının ihlal edildiği yönünde iddialar ileri sürmektedir. Öte yandan Etiyopya ve Somaliland ile ilişkilerini güçlendirmesi, Mısır’ın ulusal güvenliği ve stratejik çıkarları açısından doğrudan etkiler doğurmaktadır.

Bu çerçevede, İsrail’in normalleşme ortaklarına yönelik artan sert söylemi, İbrahim Anlaşmaları İsrail stratejik düşüncesindeki merkezî konumunun zayıfladığını göstermektedir. Bu süreçte söz konusu anlaşmalar, kalıcı bir bölgesel düzen kurma aracından ziyade, konjonktürel ihtiyaçlara göre kullanılan işlevsel bir araç hâline dönüşmektedir. Her ne kadar diplomatik ilişkiler devam etse de, özellikle Filistin meselesi başta olmak üzere temel konulardaki görüş ayrılıkları, bu anlaşmalara duyulan siyasi güveni aşındırmıştır. Bu durum, İsrail’in alternatif siyasi ve güvenlik düzenlemeleri arayışına yönelmesini açıklamaktadır.

Bu bağlamda “altılı ittifak” önerisi, İsrail’in bölgedeki konumunu yeniden tanımlamaya yönelik üç temel öncelik üzerine inşa edilmektedir:

  • İsrail güvenlik anlayışını Orta Doğu’nun ötesine taşıyarak, Atina’dan Mogadişu’ya uzanan geniş bir coğrafyada çok katmanlı bir güvenlik kuşağı oluşturmak
  • Bölgedeki büyük güçleri, özellikle Türkiye ve İran’ı dengelemek ve Suudi Arabistan’ın alternatif bölgesel yönelimlerini sınırlandırmak
  • Filistin meselesinin getirdiği siyasi ve toplumsal baskılardan görece bağımsız, güvenlik ve askeri iş birliklerine açık ortaklarla ilişkileri derinleştirmek

Sonuç

Yukarıdaki analiz, “altılı ittifak” söyleminin, İsrail’in tehdit algısını yeniden tanımlama girişimi olduğunu göstermektedir. Bu çerçevede İsrail, yalnızca “Şii eksen”i değil, aynı zamanda bir “Sünni eksen”i de tehdit kategorisine dâhil ederek, bu algı etrafında bölgesel bir uzlaşı bulunduğu izlenimini yaymaya çalışmaktadır. Ancak sahadaki dinamikler, İsrail’in bu yaklaşımını paylaşan bütünlüklü bir bölgesel vizyonun bulunmadığını; aksine, değişken ve parçalı çıkar ilişkilerinin hâkim olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu bağlamda söz konusu söylem, İsrail’in bölgedeki çeşitli aktörlerle olan ilişkilerini, ihtiyaç duyduğu tehdit anlatısına göre yeniden çerçeveleme politikasının bir parçası olarak okunabilir. Başka bir ifadeyle, bugün İran’a karşı, yarın Türkiye’ye karşı, gerektiğinde ise Suudi Arabistan, Pakistan ya da Mısır’a karşı konumlandırılabilecek esnek ve araçsallaştırılmış bir “tehdit söylemi” söz konusudur.

Sonuç olarak, “altılı ittifak” gibi alternatif düzenlemelerin öne çıkarılması, İsrail’in kendisini bölgesel ölçekte baskın bir aktör olarak konumlandırma arayışını yansıtmaktadır. Bu yaklaşım, Arap uzlaşısına duyulan ihtiyacın azaldığı ve normalleşme sürecinin çökmesinin artık aynı derecede belirleyici görülmediği bir stratejik yönelime işaret etmektedir. Nitekim 2023 sonrası gelişmeler, yalnızca diplomatik barış anlaşmalarının, temel Arap sabitleri—özellikle Filistin meselesi—ile çeliştiği durumlarda, kalıcı ve işlevsel ittifaklar üretmekte yetersiz kaldığını açık biçimde ortaya koymuştur.


[1] Bu ifade, Ester Kitabı’nın girişinde Pers Kralı Ahaşveroş’un krallığını tanımlamak için geçmektedir; Yahudi jeopolitik tarihiyle doğrudan bir ilişkisi bulunmamaktadır.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu