Sekizinci Cephe: İsrail’in Birleşmiş Milletler’e Karşı Savaşı

Ben Gurion’un, 1955 yılında dile getirdiği Yidişçe “Um-Shmum” (“Birleşmiş Milletler hiçbir şeydir”) ifadesi, Birleşmiş Milletler’e yönelik küçümseyici yaklaşımının ve kararlarını önemsemeyen tutumunun bir yansıması olarak aktarılmaktadır. Bu ifade aynı zamanda onun, “Yahudilerin cesareti devleti kurdu; boş Birleşmiş Milletler kararları değil” şeklindeki yaklaşımını da özetlemektedir.
Bu tavır geçici bir çıkış olarak kalmamış, o tarihten itibaren siyasetçilerin, tarihçilerin ve araştırmacıların söylemlerinde defalarca yeniden üretilmiştir. Söz konusu alaycı ifade yalnızca siyasal literatürde yer almakla kalmamış, belgesel-sinematik üretimlere de konu olmuştur. Nitekim 2011 yapımı “Um-Shmum: Seven Hours to Death” adlı film, Ben Gurion’un alaycı perspektifinden İsrail ile Birleşmiş Milletler arasındaki ilişkinin gelişimini ele almıştır.
Güncel tablo da geçmişteki tarihsel örneklerden çok farklı görünmemektedir. Bu durum, gerek 1955 yılında İsrail’in Gazze Şeridi’ni işgale hazırlandığı dönemde, gerekse 2006 savaşında uluslararası sığınak ve merkezlerin bombalanması sırasında gözlemlenen örneklerle benzerlik göstermektedir. Aynı çizgi, 7 Ekim 2023 sonrasında uluslararası hukuk ve kararların ihlaline yönelik giderek artan bir dizi uygulamada da devam etmiştir. Bu süreç, İsrail’in Birleşmiş Milletler ve bağlı kurumlara karşı yürüttüğü propaganda kampanyasıyla zirveye ulaşmış; İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz, Birleşmiş Milletler’i “savaştıkları sekizinci cephe” olarak nitelendirmiştir.
Bu çerçevede çalışma, İsrail’in uluslararası sistemin ana kurumu olan Birleşmiş Milletler’e yönelik kapsamlı yaklaşımını çözümlemeyi amaçlamaktadır: Uluslararası meşruiyet arayışından başlayarak, ilişkinin araçsallaştırmadan gerilime ve nihayet 7 Ekim sonrasında belirginleşen sistematik düşmanlığa evrilmesine kadar uzanan dönüşüm incelenmektedir. Bu düşmanlık, örgütün meşruiyetini aşındırmaya yönelik sürekli girişimlerde, metodolojik tarafsızlığının sorgulanmasında ve uluslararası düzeyde “İsrail karşıtı” ve “antisemitik” bir yapı olarak yeniden çerçevelenmesi çabalarında somutlaşmıştır.
Elinizdeki çalışmanın amacı, uluslararası siyasette güç ile hukuk arasındaki ilişkinin mahiyetini ortaya koymak; ayrıca birincisinin, uluslararası hukuk düzeni içinde nasıl yapısal bir istisna alanı yaratabildiğini göstermektir. Böyle bir durum, belirli aktörlere sonuçsuz ihlal imkânı ve uluslararası hukuk sisteminin yaptırım gücünü fiilen etkisizleştiren, tasarlanmış bir dokunulmazlık sağlayabilmektedir.
Siyonist Hareketin Uluslararası Meşruiyet Arayışı
Siyonist hareket, daha ilk andan itibaren Arap dünyasının kalbinde kurulacak bir yerleşimci projenin yalnızca güç kullanımıyla ayakta kalamayacağını; bunun aynı zamanda tarihsel olarak geri döndürülemez bir fiilî durum yaratacak uluslararası hukuki bir dayanağa ihtiyaç duyduğunu fark etmişti. Bu nedenle, 1897’de Basel’de toplanan Birinci Siyonist Kongre’nin aldığı kararlardan biri, “Siyonist hedef için dünya devletlerinin desteğini sağlamak amacıyla gerekli yolları ve tedbirleri almak” olmuştu.
Bu yaklaşım, Herzl’in Yahudi Devleti adlı eserinde ortaya koyduğu vizyonun bir yansımasıydı. Herzl burada Yahudi meselesinin uluslararası siyasi bir sorun hâline getirilmesinin önemini vurgulamış; tüm “medenî” ulusların ilgili hükümetlerin yardımıyla bu meseleyi görüşüp bir çözüme kavuşturmasını savunmuştu.
Bu süreç, farklı meşrulaştırma yollarıyla eş zamanlı ilerledi. Bunların ilki, 1917’de dönemin Britanya Dışişleri Bakanı tarafından verilen Balfour Deklarasyonu’ydu. Her ne kadar bu deklarasyon o dönemde hukuken bağlayıcı bir belge niteliği taşımıyor olsa da, Siyonist projeye uluslararası siyasi destek sağlamış; daha sonra 1922’de Milletler Cemiyeti tarafından yayımlanan Britanya Mandası belgesine dâhil edilerek resmî hukuki bir çerçeve kazanmıştır.
Buna ilaveten, “devletten önce devlet” olarak tanımlanan yapı kapsamında, doğmakta olan bir devletin işlevlerini yerine getiren bütünleşik bir kurumlar ağı oluşturuldu. Bu yapı; mali, askerî, eğitimsel ve idari kurumları kapsıyor, hem Filistinli nüfustan hem de Britanya Mandası yönetiminden bağımsız biçimde faaliyet gösteriyordu.
1949’da Nekbe’nin fiilî bir devlet kuruluşuyla sonuçlanmasının ardından, bağımsızlık ilanında 181 sayılı Taksim Kararı’ndan seçilmiş metinler kullanılarak İsrail, “Birleşmiş Milletler Şartı’nın ilkelerine bağlı” bir devlet olarak tanımlandı. Bunun hemen ardından yeni kurulan yapı, Birleşmiş Milletler’e tam üyelik elde etmek için yoğun bir diplomatik çaba başlattı ve Mart 1949’da, sürgün ve Nekbe’nin üzerinden henüz bir yıl bile geçmeden Güvenlik Konseyi’ne başvuruda bulundu.
Uluslararası meşruiyete yönelik bu hızlı yönelim –İsrail’in Birleşmiş Milletler’e tam üye devlet olarak kabul edilmesiyle sonuçlanan süreç– yalnızca askerî zaferin ürünü değildi. Tıpkı 181 sayılı karar gibi, bu gelişme de kademeli bir siyasi stratejinin sonucuydu. Bu süreç, 1948’de askerî işgalin tamamlanmasına, yerleşimci toplumun kendi kendini yönetebilecek hazır bir devlete dönüşmesine ve Yahudi Ajansı’nın Taksim Kararı öncesinde Birleşmiş Milletler nezdinde kendisini muhatap taraf olarak sunmasına dayanıyordu; buna karşılık Arap tarafı ise bu süreci reddetmişti.
Bu noktada erken dönem İsrail diplomasisinin mimarı olarak öne çıkan Moshe Sharett, yoğun bir diplomatik kampanya yürüterek devletlere İsrail’in kurumsal açıdan istikrarlı, Birleşmiş Milletler Şartı’na bağlı ve II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni uluslararası sistem içinde önemli roller üstlenebilecek bir devlet olduğunu anlatmaya çalıştı. Hem ABD’nin hem de Sovyetler Birliği’nin desteğini toplamayı başaran bu diplomasi, aynı zamanda Batı dünyasının Yahudilere Holokost sonrasında “güvenli bir devlet sağlama” yönündeki ahlaki sorumluluk söyleminden de yararlandı.
Bu kampanyanın kritik aşaması ise İsrail’in, mülteciler ve Kudüs meselesine ilişkin Birleşmiş Milletler çözümlerini kabul edeceğine ve ilgili kararları uygulayacağına dair verdiği siyasi ve hukuki taahhüttü. Genel Kurul kararı da bu taahhüde dayanarak alındı ve İsrail, 11 Mayıs 1949’da, “barışsever bir devlet olarak, Birleşmiş Milletler Şartı’nda yer alan yükümlülükleri kayıtsız şartsız kabul ettiği ve Birleşmiş Milletler üyesi olduğu günden itibaren bunlara uyacağını taahhüt ettiği” gerekçesiyle tam üyeliğe kabul edildi.
Böylece “barışsever devlet”, Birleşmiş Milletler kapısından içeri girerek 1945’te kurulan örgüte katılan 59. devlet oldu. O tarihten itibaren ilişki, İsrail’in kimi zaman uluslararası meşruiyetini pekiştirmek için örgüte yaslandığı, kimi zaman ise onu düşman ve antisemitik bir yapı olarak tanımladığı dalgalı bir seyir izlemeye başladı.
Başlangıçtan İtibaren Sorunlu Bir İlişki
İsrail, Birleşmiş Milletler’e adım atar atmaz, ABD-Sovyet rekabetinden elde ettiği avantajın zamanla Birleşmiş Milletler nezdindeki kazanımlarında kayba dönüşmeye başladığını gördü. Özellikle Soğuk Savaş dönemindeki yeniden saflaşma süreci, İsrail’i Amerikan ekseninin bir parçası hâline getirirken, Sovyetler Birliği’nin desteğini kaybetmesine yol açtı.
Birleşmiş Milletler’in yapısının değişmesi ve 1950’lerin sonuna gelindiğinde üye sayısının 100’ü aşmasıyla –ki bunların büyük çoğunluğu Afrika ve Asya’daki sömürge sonrası devletlerdi– İsrail, giderek artan bir diplomatik yalnızlaşma sorunuyla karşı karşıya kaldı. Buna karşılık Filistin meselesi, İsrail’in kabul edilmediği Afrika ve Asya gruplarının öncelikli gündem maddelerinden biri hâline geldi.
İlk büyük karşılaşma 1956 yılında yaşandı. Birleşmiş Milletler, Mısır’a yönelik Üçlü Saldırı’ya karşı açık bir tavır aldı ve Britanya ile Fransa’nın vetosunu aşmak amacıyla Güvenlik Konseyi’ndeki tıkanıklığı geçersiz kılacak ilk gerçek uluslararası acil müdahale gücünü oluşturdu. Genel Kurul, olağanüstü oturumunda derhâl ateşkes ilan edilmesi, İsrail, Britanya ve Fransa güçlerinin geri çekilmesi ve Mısır’ın egemenliğine saygı gösterilmesi yönünde kararlar aldı.
Her ne kadar örgüt, Akabe Körfezi’nde İsrail deniz ulaşımının kolaylaştırılmasını ve Tiran ile Sanafir Boğazları’nın İsrail’e kapatılmamasını da kabul etmiş olsa da, İsrail –özellikle Başbakan David Ben Gurion– örgüte sert biçimde saldırdı.
Daha sonraki bir aşamada Ben Gurion, Genel Kurul’un Kudüs’ün uluslar-arasılaştırılmasına yönelik girişimine meydan okuyarak hükümet bakanlıklarının ofislerini Kudüs’e taşıma kararı aldı ve bunu Moşe Şaret’e şu sözlerle ifade etti: “Eğer Kudüs’ten ayrılmakla Birleşmiş Milletler’den ayrılmak arasında bir tercih yapmak zorunda kalırsak, Birleşmiş Milletler’den ayrılmayı tercih ederiz.”
İsrail açısından her askerî çatışma, kendisine karşı daha sert ve olumsuz Birleşmiş Milletler tutumlarıyla ve siyasal hedeflerine karşı çıkan kararlarla yüzleşmek anlamına geliyordu. Bu süreç özellikle 1967 Savaşı sonrasında açık biçimde görüldü. İsrail, 242 sayılı kararla diplomatik bir meydan okumayla karşı karşıya kaldı ve sonrasında diplomatik sarsıntılar birbirini izledi.
1970 tarihli 2535 sayılı Genel Kurul kararı, Filistin halkının “devredilemez haklarını” ve kendi kaderini tayin hakkını tanıdı. 1974 yılında ise 3210 sayılı karar, Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yasser Arafat’ın Genel Kurul’da konuşma yapmaya davet edilmesi ve Filistin Kurtuluş Örgütü’ne Birleşmiş Milletler kurumlarında gözlemci statüsü verilmesiyle dikkat çekici bir siyasi kırılmaya işaret etti.
Kasım 1975’te kabul edilen 3379 sayılı karar ise, İsrail ile Birleşmiş Milletler ilişkilerinin bozulmasında temel dönüm noktalarından biri oldu. Söz konusu karar, “Siyonizm bir ırkçılık ve ırk ayrımcılığı biçimidir” hükmünü içeriyordu ve böylece İsrail ile uluslararası örgüt arasındaki gerilim yeni bir aşamaya taşındı.
1990’lardan İtibaren Önleyici Politika
1990’ların başından itibaren İsrail ile Birleşmiş Milletler arasındaki ilişkiler, hızla değişen siyasi gelişmelerin dayattığı dikkat çekici bir dönüşüm yaşadı. Bu dönüşümün başında Sovyetler Birliği’nin dağılması ve Amerika Birleşik Devletleri’nin tek süper güç olarak yükselişi geliyordu.
Güç dengelerindeki bu değişim, diplomatik alanda da etkisini gösterdi. Özellikle Madrid Barış Konferansı sürecinde İsrail, konferansa katılım için Siyonizmi bir ırkçılık biçimi olarak tanımlayan 3379 sayılı kararın iptal edilmesini şart koştu. Birleşmiş Milletler nezdindeki bu yumuşama, daha sonra Filistin tarafı ve Ürdün ile imzalanan barış anlaşmaları ile Arap, Afrika ve Asya ülkeleriyle ekonomik ilişkilerin normalleştirilmesine yönelik geniş çaplı kampanyalar sayesinde daha da pekişti.
Bu gelişmelerin sonucunda İsrail politikası, Birleşmiş Milletler içindeki etkinliğini artırmaya yöneldi. Ancak asıl kırılma 2000 yılından sonra yaşandı. İsrail, Asya ve Afrika gruplarının kendisine yönelik ret tutumunu aşarak Batı Avrupa ve Diğerleri Grubu’na (ABD, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda ile birlikte) katılmayı başardı. Bu süreç, İsrail’in “Birleşmiş Milletler’e yönelik önleyici angajman politikası” olarak adlandırdığı yaklaşımı benimsemesiyle eş zamanlı gelişti.
Uluslararası ilişkiler alanında çalışan İsrailli araştırmacı Yaron Salman’a göre[1], İsrail 2000 yılından itibaren bu önleyici politika kapsamında Birleşmiş Milletler’e nüfuz etmek için üç temel strateji belirledi. Birincisi, Binyıl Kalkınma Hedefleri’nin gerçekleştirilmesine katkı sağlamak; ikincisi, Birleşmiş Milletler kurumları içinde önemli görevlere gelmek; üçüncüsü ise Genel Kurul’daki oylama kalıplarını etkilemeye çalışmaktı.
İlk strateji kapsamında İsrail, damla sulama sistemleri, güneş enerjisi teknolojileri, ekonomik yönetim ve gelişmekte olan ülkelere ekonomik yardım gibi alanlardaki teknolojik kapasitesini kullandı. Görev ve temsil düzeyinde ise yalnızca 19 yıl içinde Birleşmiş Milletler bünyesindeki hassas ve üst düzey pozisyonlara 103 İsraillinin gelmesini sağlamayı başardı. Bu kapsamda Dan Gillerman’ın küresel çalışma grubuna temsilci olarak seçilmesi, Don Prosor’un 2012’de aynı göreve gelmesi ve İsrail’in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi Danny Danon’un 2016’da Genel Kurul Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmesi dikkat çekici örnekler arasında yer aldı.
Oylama davranışlarını etkileme stratejisi ise doğrudan İsrail lehine oy toplamaktan çok, karşıt oyları çekimserliğe veya yokluğa dönüştürmeye odaklandı. Bu strateji özellikle Afrika ülkeleri ile Asya ve Latin Amerika’daki gelişmekte olan devletler üzerinde, diplomatik ilişkiler, ekonomik iş birliği ve ortak kalkınma projeleri aracılığıyla uygulanmaya çalışıldı.
Her ne kadar bu strateji bazı Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde belirli ölçüde başarı sağlasa da, doğrudan destek yerine yalnızca çekimserlik ya da oylamaya katılmama gibi sonuçlar doğurması, İsrail’in etkisinin sınırlı kaldığını gösteriyordu. Nitekim Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 2015-2019 yılları arasında İsrail karşıtı toplam 94 karar kabul etti.
Buna ek olarak, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi 2006’dan bu yana “Filistin’de ve işgal altındaki diğer Arap topraklarında insan haklarının durumu” başlığı altında düzenli raporlar yayımlayarak İsrail’in Filistinlilere yönelik ihlallerini kayıt altına almaktadır. Ayrıca UNESCO’nun Ekim 2016 tarihli raporu, Yahudilik ile Burak Duvarı arasındaki bağları tartışmaya açarken, Mayıs 2017 tarihli rapor ise İsrail’in Kudüs üzerindeki egemenliğini tanımayan bir yaklaşım ortaya koymuştur.
Bununla birlikte, bu tablo İsrail açısından Birleşmiş Milletler’den çekilmek ya da kurumlarıyla önleyici angajman politikasından vazgeçmek anlamına gelmemektedir. Eski İsrail Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi Dan Gillerman bu yaklaşımı şu sözlerle ifade etmektedir: “İsrail’in çekilmesi ya da çeşitli kurumlara katılmama kararı, İsrail karşıtlarının işine yarar; çünkü İsrail’in bırakacağı boşluğu er ya da geç onlar dolduracak ve bize karşı daha özgür hareket edeceklerdir. Birleşmiş Milletler önemli bir alandır; dünya parlamentosudur ve İsrail’in gerçek yüzünü göstermek, dünya ülkeleriyle ilişkiler kurmak için bir fırsattır.”
Bu bağlamda İsrail’in Birleşmiş Milletler ile ilişkisi, büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’nin oynadığı temel role dayanmıştır. Bu rol; devletler ve temsilcileri üzerinde baskı kurulmasını, karar taslaklarının şekillendirilmesini ve veto hakkının sık biçimde kullanılmasını içermektedir.
Ekim 2023’ten 2025 sonuna kadar Gazze ile ilgili olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunulan 11 karar tasarısı; derhâl ateşkes, insani yardımların ulaştırılması, Ramazan döneminde ateşkes ilanı ve kuşatmanın kaldırılması gibi talepler içeriyordu. Bunlardan yalnızca üçü, ABD’nin çekimser kalması sayesinde insani yardımların artırılması ve geçici ateşkes çağrısıyla kabul edilebildi; geri kalan karar tasarıları ise Amerikan vetosuna takıldı.
Tarihsel olarak ABD’nin rolü yalnızca veto yoluyla koruma sağlamakla sınırlı kalmamıştır. Birleşmiş Milletler’in kuruluşundan bu yana Washington, İsrail lehine Güvenlik Konseyi’nde 51 kez veto hakkını kullanarak bu alanda en fazla veto kullanan aktör olmuştur. Bu vetoların yaklaşık üçte biri, özellikle İsrail’in Filistin topraklarını işgali veya Filistinlilere yönelik ihlallerine ilişkin kararların kabul edilmesini engellemek amacıyla kullanılmıştır. Bu durum, Amerikan vetosunu, uluslararası hukuk ihlalleri ile İsrail’in karşılaşabileceği hukuki sonuçlar arasındaki bağı kesen bir koruma kalkanına dönüştürmüştür.
2002 yılında veto, “Negroponte İlkesi” olarak bilinen çerçeveyle sistematik bir politikaya dönüştü. ABD’nin Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi John Negroponte, İsrail-Filistin çatışmasına ilişkin herhangi bir Güvenlik Konseyi kararının kabul edilmesi için Amerikan ön şartlarını ilan etti.
Bu şartlar arasında “Filistin terörünün” açık biçimde ismen kınanması ve İsrail’in geri çekilmesinin güvenlik koşullarına bağlanmadan talep edilmemesi gibi maddeler yer alıyordu. Böylece İsrail için kurumsallaşmış ve sürdürülebilir bir güvence mekanizması oluşturulmuş; Güvenlik Konseyi’nin, İsrail’in eylemlerinin niteliği ne olursa olsun bağlayıcı bir karar alması fiilen zorlaştırılmıştır.
Bu durum, Trump’ın ikinci döneminde daha da pekişmiştir. Bu aşamada ABD’nin rolü, yalnızca koruyucu bir kalkan sağlamaktan çıkarak, İsrail’i hesap vermeye zorlayan uluslararası kurumların meşruiyetini aşındırmaya ve onları etkisizleştirmeye yönelik aktif bir müdahaleye dönüşmüştür. Nitekim Şubat 2025’te Donald Trump, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne yaptırım uygulanmasını öngören bir başkanlık kararnamesi yayımlamış; bundan haftalar önce de ABD Temsilciler Meclisi, mahkemeye yaptırım uygulanmasını öngören bir yasa tasarısını oylamıştır.
7 Ekim Sonrası Çatışmanın Derinleşmesi
7 Ekim 2023 sonrasında, İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik savaşıyla birlikte İsrail ile Birleşmiş Milletler arasındaki ilişki daha sert bir aşamaya girdi. Bu süreçte İsrail politikası, Birleşmiş Milletler ve bağlı kurumlarla ilişkilerinde belirli bir strateji benimsedi.
Bu strateji, uluslararası ve Birleşmiş Milletler kaynaklı söylem için İsrail’in kabul ettiği asgari bir çerçevenin dayatılmasına dayanıyordu. Söz konusu yaklaşım; sürekli uluslararası sempati talebini, askerî eylemlerine yönelik örtük onayı, operasyonlarının sonuçlarının meşrulaştırılmasını ve ortaya çıkan ihlallerin ise münferit olaylar ya da Filistin kaynaklı iddialar olarak sınıflandırılarak değersizleştirilmesini içeriyordu.
Ancak Birleşmiş Milletler’in gelişmelere yönelik tutumu, İsrail perspektifinden olumsuz olarak değerlendirildi. Güvenlik Konseyi, İsrail’in talep ettiği şekilde “Hamas’ın savaş suçlarının açık ve net biçimde kınanması ve İsrail’in kendini savunma hakkına güçlü destek verilmesi” yönünde bir tavır ortaya koymadı. Özellikle Rusya ve Çin’in “çatışmaların derhâl durdurulması ve anlamlı müzakerelere başlanması” çağrısı yapması ve 7 Ekim olaylarını kısmen “çözülememiş sorunların bir sonucu” olarak değerlendirmesi, İsrail’in beklentileriyle çelişti.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin tutumu da İsrail’in öfkesini artırdı. Her ne kadar António Guterres 7 Ekim operasyonunu kınamış olsa da, olayların “boşlukta ortaya çıkmadığını” söylemesi, Filistinlilerin onlarca yıldır “baskıcı bir işgal” altında yaşadığını hatırlatması ve İsrail’in Gazze’de “uluslararası insancıl hukuku ihlal ettiğini” belirtmesi, İsrail’de sert tepkilere yol açtı.
Bunun üzerine İsrail Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Guterres’in “kırmızı çizgiyi aştığını” ifade ederken, İsrail’in Birleşmiş Milletler Daimî Temsilcisi Gilad Erdan onun derhâl istifa etmesini talep etti ve İsrail hükümetinin Birleşmiş Milletler temsilcilerine vize vermeyi reddedeceğini açıkladı. Bu adımlar, Ekim 2024’te Dışişleri Bakanı Yisrael Katz’ın Genel Sekreter António Guterres’i “istenmeyen kişi” ilan etmesi ve onu “BM tarihindeki bir utanç lekesi” olarak nitelendirmesiyle daha da ileri taşındı.
Daha sonraki süreçte gerilim, İsrail’in UNRWA’ya yönelik suçlamalarıyla yeni bir boyut kazandı. İsrail, kurumun bazı çalışanlarının 7 Ekim olaylarına karıştığını ve bazılarının Gazze’deki Filistinli direniş gruplarıyla bağlantılı olduğunu öne sürdü. Bu iddialar, sonunda İsrail’in UNRWA ile ilişkilerini kesmesine ve kurumun İsrail ile Kudüs içindeki faaliyetlerini sonlandırmasına kadar uzanan bir dizi karar ve yasal düzenlemeye yol açtı.
Aynı yıl Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, derhâl ateşkes çağrısı yapan, Filistin’in tam üyeliğe yükseltilmesini destekleyen, işgalin sona erdirilmesini talep eden, UNRWA’ya destek veren, İsrail’in UNRWA’ya yönelik yükümlülüklerini Uluslararası Adalet Divanı’na taşıyan ve tüm sınır kapılarının açılmasını isteyen toplam yedi karar kabul etti. İsrail ise Birleşmiş Milletler kararlarına karşı çıkmayı sürdürdü; uluslararası görevlilere yönelik saldırılarını artırdı, Özel Raportör Francesca Albanese’nin işgal altındaki topraklara girişini engelledi ve UNRWA’nın Gazze ile Batı Şeria’daki faaliyetlerini sona erdirmeye yönelik çabalarını devam ettirdi.
Daha sonraki aşamada İsrail, söylem düzeyini aşarak sahada somut adımlar attı. Knesset’in UNRWA’nın faaliyetlerini yasaklayan düzenlemeyi kabul etmesi, kurumun Doğu Kudüs’teki merkezini boşaltmaya zorlanmasına ve uluslararası personelinin çıkarılmasına neden oldu. Bu durum daha sonra Lübnan’a da yayıldı; İsrail’in güney Lübnan’daki UNIFIL güçlerini hedef alması dikkat çekti. Aynı zamanda Gazze Şeridi’ne uluslararası kuruluşların girişinin engellenmesi, insani yardım ve belgelemeye yönelik rollerinin sınırlandırılması ve yayımladıkları raporlar ile verilerin sürekli biçimde sorgulanması da bu politikanın devamı olarak ortaya çıktı.
Sonuç
Sonuç olarak, İsrail’in Birleşmiş Milletler’e yönelik tutumu, bir yandan “uluslararası örgütün üyesi bir devlet” kimliği ile diğer yandan “varlığını savunan bir devlet ile kendisine düşman devletler lehine taraflı bir uluslararası sistem arasındaki mücadele” anlayışı arasında gidip gelmektedir. Netanyahu, 2024 yılında Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada bu yaklaşımı şu sözlerle ifade etmiştir: “Örgüt İsrail’e karşı taraf tutmuştur; eğer bu antisemitik durumu düzeltmezse, dünyanın dört bir yanındaki ilke sahibi insanlar Birleşmiş Milletler’i bir maskaralık olarak görecektir.”
Bu yaklaşıma göre İsrail, yalnızca Birleşmiş Milletler kararlarını reddetmekle yetinmemekte; aynı zamanda hukuki mantığı kendi lehine tersine çevirmektedir. Bu çerçevede kendisini uluslararası hukuk düzeninin mağduru olarak sunmakta; Birleşmiş Milletler’i “İran ekseninin elindeki bir araç” ya da “Hamas’ın hukuki kolu” olmakla suçlamaktadır. Ayrıca bu kurumların tepkilerini, “on yıllardır İsrail’i yok etmeye, meşruiyetini aşındırmaya ve ona karşı çifte standart uygulamaya yönelik kesintisiz bir sürecin devamı” olarak çerçevelemektedir.
Bu strateji, Birleşmiş Milletler’in hesap vermesi gerektiğini savunan İsrailli ve Amerikalı bazı akademik ve siyasi çevreler tarafından da desteklenmektedir. Ancak bu yaklaşımın uygulama biçimleri çok çeşitlidir: Birleşmiş Milletler’in bazı kurumlarının meşruiyetini sorgulamak, raporlarının tarafsızlığını, hukuki mekanizmalarını ve veri kaynaklarını tartışmaya açmak, İsrailli rehineler meselesini öne çıkarmak ve Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. maddesi kapsamında İsrail’in “meşru müdafaa hakkını” vurgulamak bu stratejinin temel unsurları arasında yer almaktadır.
Bu çerçevede, Birleşmiş Milletler ile İsrail arasında olası bir kopuşun yapısal ve kapsamlı bir ayrışma biçiminde gerçekleşmesi zor görünmektedir. Gerilim daha çok Birleşmiş Milletler içindeki belirli kurumlarla veya İsrail’in denetim kapasitesinin dışına çıkan kararlarla sınırlı kalmaktadır. Bu kararlar kimi zaman Amerikan vetosuyla, kimi zaman da kalkınma yardımları ve diplomatik araçlarla sınırlandırılabilmektedir.
2006 Lübnan savaşı sırasında Birleşmiş Milletler’in tutumu, Gazze’ye yönelik İsrail saldırılarına ilişkin Goldstone Komisyonu soruşturmasının kabul edilmesi ya da Filistin’in tam üyelik girişimleri gibi başlıklar, İsrail ile Birleşmiş Milletler arasında sık sık kriz yaratan konular olmuştur.
Bununla birlikte, tüm bu gerilimlere rağmen Birleşmiş Milletler, İsrail diplomasisi açısından önemini koruyan bir alan olmaya devam etmektedir. İsrail, örgütün koridorlarında hem kendi varlığını ve meşruiyetini yeniden teyit etme hem de Filistinliler ve onların destekçileriyle uluslararası anlatı mücadelesi yürütme imkânı bulmaktadır.
[1] Salman, Yaron & Assessment, Strategic. (2020). The UN and Israel: From Confrontation to Participation. 23.



