ABD ve İsrail’in İran Rejimini Devirmek İçin Kürtlere Bel Bağlaması

ABD–İsrail’in İran’a karşı başlattığı ikinci savaşın ilk günlerinde, İran içinde çevresel bir Kürt isyanını harekete geçirmeye yönelik Amerikan–İsrail planlarına dair çeşitli açıklamalar ve raporlar gündeme gelmiştir. Bu planların, İran rejiminin çökertilmesine katkı sağlaması ve diğer azınlıkları da Kürtlerin izinden gitmeye teşvik etmesi hedeflenmiştir.
Ancak savaşın ilk günlerinde yükselen bu tartışma, savaşın karmaşıklaşarak hâlâ etkileri süren küresel bir krize dönüşmesiyle birlikte kısa sürede geri plana düşmüştür. Ne var ki Kürtler etrafında oluşan bu tartışmanın sönümlenmesi yalnızca savaşın seyrinin karmaşıklığıyla açıklanamaz; aynı zamanda ABD ve İsrail’in Kürt azınlığa yönelik beklentilerinin doğası ve daha başlangıçtan itibaren eşlik eden yanlış değerlendirmelerle de yakından ilişkilidir.
Bu çerçevede, İsrail’in rejimi zayıflatmak veya devirmek amacıyla Kürt hareketliliğine yüklediği rol dikkate alındığında, bu çalışma Kürtlerin özgül konumunu ve İsrail’in İran karşıtı stratejisindeki yerini incelemeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda “neden özellikle Kürtler?” sorusundan hareketle, bunun “çevre/azınlık ittifakı” doktriniyle ilişkisi ele alınmakta; ayrıca Kürt temelli bir isyanı desteklemeye yönelik Amerikan–İsrail planları, bu planların ortaya çıkmasına yol açan başarı varsayımları ve daha baştan onları başarısızlığa mahkûm eden yapısal etkenler çerçevesinde analiz edilmektedir.
Kürt Meselesinin İsrail Tarafından Tarihsel Olarak Araçsallaştırılması
Kürtlerin İsrail’in bölgesel stratejisindeki varlığı ne yeni ne de tesadüfidir; aksine, Filistin’de Nekbe sonrasında kurumsallaşan İsrail devletinden bile önceye uzanır. Bu ilişki, İsrailli söylemde sıkça vurgulanan “azınlık olma ve kimlik arayışı” ikiliği üzerinden temellendirilmiştir.
İsrailli aktörler, bu ortaklık alanını kendileri ile Kürtler arasında bir yakınlık zemini olarak sunmuştur. Bu bağlamda, istihbaratçı Reuven Şiloah, 1931 yılında Siyonist hareket ile Irak’taki Kürt bölgesi arasında erken ve resmî temasların kurulmasında öncü rol oynamıştır. 1940’ların sonlarında ise Kürdistan, Irak’tan İsrail’e yönelen Yahudi göçü sürecine destek ve kolaylaştırıcılık sağlamıştır.
Çevre Doktrini
Bu tarihsel zemin, Kürtleri David Ben-Gurion’un stratejisinin merkezine yerleştirmiştir. Bu strateji dört temel eksene dayanıyordu: büyük güçlerle ittifaklar kurmak, Yahudi göçünü geniş ölçekte teşvik etmek, nükleer caydırıcılık geliştirmek ve “çevre doktrini”ni (Torat HaPeriferiya) inşa etmek.
Söz konusu doktrin, İsrail’in ulusal güvenliğini güçlendirmek amacıyla, Arap dünyasını çevreleyen ülkelerle, ayrıca dinî ve etnik azınlıklarla ilişkileri derinleştirmeyi öngörüyordu. Böylece İsrail, olası bir Arap karşılaşmasında avantaj elde etmeyi, diplomatik ve ekonomik boykotları dengelemeyi ve bölgesel güç dengesini kendi lehine şekillendirmeyi hedeflemiştir.
Bu doktrinin uygulanması kapsamında İsrail, birinci düzeyde Türkiye, İran ve Etiyopya ile ittifaklar kurmuş; ikinci ve üçüncü düzeylerde ise Arap dünyası içindeki ve çevresindeki çeşitli dinî ve etnik gruplarla stratejik ilişkiler geliştirmiştir. Güney Sudan’daki Hristiyan topluluklar, Suriye ve Lübnan’daki Dürzîler, Lübnan’daki Marunîler ve özellikle Irak’taki Kürtler bu çerçevede öne çıkmıştır. Amaç, bu toplumlar içinde nüfuz alanları oluşturmak ve uygun zamanlarda bu ilişkileri kullanarak bölgesel dengeleri etkilemektir.
Bu bağlamda, sayıları 30–40 milyon arasında değişen ve bölgedeki en büyük Arap olmayan etnik grup olan Kürtler, İsrail’in stratejik ilgisinin merkezine yerleşmiştir. İlişkiler, 1950’lerde Mustafa Barzani ile İsrail Dışişleri Bakanı Golda Meir arasındaki temaslarla başlamış; 1961–1970 yılları arasında İran Şahı ile koordinasyon içinde Irak yönetimine karşı askerî destek verilmesiyle derinleşmiştir. Bunun yanı sıra İsrail, hastaneler ve okullar inşa ederek insani ve ekonomik destek sağlamış, eğitim müfredatlarının hazırlanmasına katkıda bulunmuş ve Kürtlerin ayrılık ve bağımsızlık taleplerine diplomatik destek sunmuştur.
Ayrıca, İsrail istihbaratı (Mossad) ile İran’ın SAVAK teşkilatının ortak çabalarıyla, Irak hükümeti hakkında istihbarat toplamak amacıyla Kürt istihbarat örgütü “Parastin” kurulmuş; Birleşmiş Milletler düzeyinde de Kürt temsil girişimlerine destek verilmiştir.
Ancak bu iş birliği, 1975 yılında İran ile Irak arasında imzalanan Cezayir Anlaşması ile sona ermiştir. Bu anlaşma, İran’ın Kürtlere verilen destek konusunda İsrail ile yürüttüğü iş birliğini durdurmasına yol açmış; 1979’daki İran İslam Devrimi sonrasında ise İsrail’in Kürtlere ulaştırdığı yardım hatlarının kapanmasıyla bu süreç tamamlanmıştır. Aynı dönemde, devrim sonrası İran ile İsrail arasındaki ilişkiler de kademeli biçimde düşmanlığa evrilmiş, ancak bu durum anlık ve tam bir kopuş anlamına gelmemiştir.
Buna rağmen İsrail, “çevre doktrini”ni farklı araçlarla sürdürmeye devam etmiştir. İran–Irak Savaşı sırasında Irak’taki Kürtleri destekleyerek, savaşın Irak’ın üçlü bir yapıya (Sünni, Şii ve Kürt) bölünmesiyle sonuçlanabileceği beklentisine yatırım yapmıştır; bu yaklaşım, Yinon Planı’nın yansımalarından biri olarak değerlendirilebilir. 1991’de Irak’a karşı yürütülen savaş sırasında ise ABD ve Birleşik Krallık’ın varlığı sayesinde Kürt bölgesine nüfuz etme imkânı elde etmiştir.
Öte yandan, İran’ın zamanla başat bir bölgesel rakip olarak konumlanması, İsrail’i bu stratejiyi doğrudan İran’ın iç dinamiklerine yöneltmeye sevk etmiştir; bu bağlamda özellikle Kürt sahası öne çıkmıştır. Aynı dönemde, 2003’te ABD’nin Irak’a müdahalesiyle birlikte Irak Kürtleriyle ilişkiler yeniden ve güçlü biçimde canlanmış; ekonomik, güvenlik ve diplomatik alanlarda önemli bir genişleme yaşanmıştır.
Hatta Kürt bölgesi, İsrail için bir enerji tedarik hattı ve güvenlik birimleri açısından eğitim ile konuşlanma alanı hâline gelmiştir. Bu süreç, Türkiye–İsrail ilişkilerinin Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidara gelmesiyle gerilemesi, IŞİD’in ortaya çıkışı ve İsrail ile İran arasındaki bölgesel rekabet gibi jeopolitik değişimlerle de paralel ilerlemiştir.
Sonuç olarak, İsrail ile Kürtler arasındaki ilişki, zaman içinde bölgesel ortaklık ile araçsal kullanım arasında dalgalanmıştır. Bu durum, ABD–İsrail’in İran’a yönelik savaşında Kürtlere atfedilen rolün büyütülmesinde de kendini göstermiştir. Kürtlerin, savaşın dengelerini değiştirebilecek ve İran ile çevresindeki Kürt nüfus barındıran ülkeleri yeniden şekillendirebilecek bir askerî aktör olarak sunulması, bu yaklaşımın bir yansımasıdır. Ancak bu söylem, Kürtlerin böyle bir çatışmayı fiilen belirleyici biçimde sonuçlandırabilecek kapasiteye sahip oldukları anlamına gelmemektedir.
İran’da Rejimi Devirmeye Yönelik Kürt İsyanını Destekleme Planı
Şubat 2026’da İran’a karşı ikinci savaşın başlamasıyla birlikte, bazı çevrelerde Kürtlerle iş birliği yaparak İran rejimini devirmek ya da en azından zayıflatmak yönünde çağrılar yükselmeye başlamıştır. Kanada Silahlı Kuvvetleri’nden emekli subay A. J. Geff, İsrail’de yayımlanan Jerusalem Post gazetesinde kaleme aldığı “Yükselen Aslan neden sahada dişlere ihtiyaç duyar?” başlıklı yazısında, Kürtlerle iş birliği yoluyla rejimi devirmek için bir fırsat penceresinin açık olduğunu, ancak bunun uzun sürmeyeceğini savunmuştur.
Ona göre “Kürt ittifakı hazır, örgütlü ve beklemektedir.” Geff, İran’a karşı zaferin merkeze saldırmakla değil, çevreyi harekete geçirmekle mümkün olacağını ileri sürmekte; Kürt nüfusun yoğun olduğu eyaletlerin özerklik talebiyle harekete geçirilmesini önermektedir. Güvenlik uzmanı kimliğiyle, Kürtlerin en gelişmiş siyasi altyapıya, en deneyimli savaşçı kadrolara ve Batı değerleriyle en yüksek uyuma sahip grup olduğunu; bu nedenle İran’ın çevresinde oluşacak bir iktidar boşluğunu doldurmaya en uygun aktör olduklarını iddia etmektedir.
Buna paralel olarak, ABD Başkanı Trump’ın bazı muhalif Kürt liderlerle temas kurduğu ve İran’a karşı yürütülecek herhangi bir kara harekâtına destek verdiğini ifade ettiği yönünde haberler de basına yansımıştır.
Ardından, İsrail istihbaratı Mossad tarafından hazırlandığı ve savaş öncesinde Mossad Başkanı David Barnea’nın hem İsrail Başbakanı Netanyahu’ya hem de Trump’a sunduğu ileri sürülen bir plan hakkında çeşitli raporlar yayımlanmıştır. Bu plan, rejimin çökmesi durumunda İran içinde özerk bir Kürt bölgesinin kurulmasına siyasi destek verilmesi karşılığında, Kürt savaşçıların İran rejimine karşı seferber edilmesini ve bu harekâtın ABD–İsrail hava desteğiyle yürütülmesini öngörmektedir.
Bazı Kürt kaynaklarının, söz konusu saldırının fiilen planlandığını ve 2022’de İran polisi tarafından gözaltında hayatını kaybeden Kürt genç kadın Mahsa Amini’nin ikinci adı olan “Jina” kod adıyla anıldığını belirtmesi, bu iddiaları güçlendirmiştir. Ayrıca, saldırı için hazırlıkların tamamlandığı ve Kürt ile Fars yeni yılına denk gelen 17–20 Mart tarihleri arasında sınır ötesi ilerlemenin planlandığına dair bilgiler de paylaşılmıştır.
Mossad planının temel hedeflerinden birinin, savaşın ilk günlerinde milyonlarca İranlıyı sokaklara dökerek rejimi devirmeye teşvik etmek olduğu ifade edilmektedir. Bu çerçevede Kürt isyanının rolü, on binlerce silahlı unsurun sınır bölgelerinden içeri sızarak ilerlemesi yoluyla “İran halkının korku bariyerini kırmak” ve rejimin kapasitesini dağıtmaktır.
İsrail’in özellikle Kürtlere odaklanmasının arkasında ise birden fazla neden bulunmaktadır. Bölgedeki diğer azınlıklarla karşılaştırıldığında Kürtlerin daha örgütlü ve güçlü olması, İsrail ile ilişkilerinin tarihsel bir derinliğe sahip bulunması ve bu ilişkilerin askerî ile istihbarî boyutları da içeren yarı-ittifak niteliği taşıması bu nedenlerin başında gelmektedir.
Buna ek olarak, bazı Kürt liderlerle kurulan güçlü siyasi ilişkiler, sahada mevcut silahlı milliyetçi hareketlilik, ayrılık ve bağımsızlık yönündeki eğilimler ile bölgedeki savaş ve istikrarsızlık ortamı, bu ilişkinin stratejik olarak kullanılabilir görülmesine zemin hazırlamaktadır.
Planın Daha Başlangıçta Başarısızlığa Uğraması
Kürt temelli bir isyan olasılığı, bir dizi yapısal kısıtla karşı karşıya kalmıştır. Askerî düzeyde, İranlı Kürt gruplar, İran ordusu ya da Devrim Muhafızları ile doğrudan çatışabilecek kapasiteden yoksundur. Azami güçlerinin yaklaşık 2.500 savaşçıyla sınırlı olması, üstlenebilecekleri rolü ancak rahatsız etme ve yıpratma ile sınırlamakta; belirleyici bir sonuç üretme ihtimalini ortadan kaldırmaktadır.
Ayrıca bu grupların lojistik ve istihbarat açısından neredeyse tamamen dış desteğe bağımlı olmaları, sürdürülebilirliklerini destek veren aktörlerin siyasi tercihine bağlamaktadır. Geçmiş deneyimler, bu desteğin hızla kesilebildiğini göstermiştir; örneğin Trump yönetiminin Suriye’de IŞİD’e karşı uluslararası koalisyonla birlikte hareket eden Kürt güçlere verdiği desteği aniden sonlandırması bu duruma örnektir.
Siyasal ve örgütsel düzeyde ise İran’daki Kürt sahası belirgin bölünmeler yaşamaktadır. Ortak çatı oluşturma girişimlerine rağmen, hedefler konusunda ayrışma sürmektedir: kimi gruplar merkezi olmayan bir İran içinde özerkliği savunurken, bazıları daha geniş ayrılıkçı projeleri gündeme getirmektedir. Bu durum, açık bir savaş bağlamında güvenilebilecek birleşik bir cephe oluşturma kapasitesini zayıflatmaktadır.
Bölgesel çevre de bu tabloyu daha karmaşık hâle getirmektedir. Türkiye, her türlü Kürt yükselişini doğrudan ulusal güvenliğine tehdit olarak görmekte ve bu nedenle İran ve Irak ile koordinasyon içinde Kürt hareketlerini sınırlamaya çalışmaktadır. Medyaya yansıyan bilgilere göre Türkiye, Kürt grupların İran’a karşı savaşta yer almasını engellemek için diplomatik ve güvenlik adımları atmış, hatta “Kürtlerin çatışmaya girmesi durumunda Ankara’nın doğrudan askerî müdahalede bulunacağı” yönünde uyarılarda bulunmuştur.
Bu yaklaşım, 2004, 2018 ve 2023 yıllarında Bağdat, Erbil ve Tahran ile yapılan güvenlik anlaşmalarıyla da uyumludur. Söz konusu anlaşmalar, Kürt muhalif grupların faaliyetlerini sınırlamayı, silahsızlandırmayı ve denetim altına almayı hedeflemektedir. Buna ek olarak İran ve Türkiye’nin hem Irak merkezi hükümeti hem de Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi üzerindeki baskıları, Kürt hareketinin askerî bir girişime dönüşmesini yüksek riskli hâle getirmektedir.
İç dinamikler
İç Kürt dinamikleri de belirleyici bir faktör olmaya devam etmektedir. İran’daki bazı Kürt bölgelerinde memnuniyetsizlik bulunsa da, ABD ve İsrail adına yürütülecek bir savaşa katılım konusunda geniş bir toplumsal mutabakat mevcut değildir. Dahası, bazı Kürt çevreler İran ile ilişkilerini mutlak bir düşmanlık çerçevesinde görmemektedir; İran’ın Irak Kürt bölgelerini işgal etmemiş olması, 1990’larda Saddam Hüseyin’e karşı ve 2014’te IŞİD’e karşı Kürtlere destek vermesi bu algıyı etkilemiştir. Bu nedenle Kürt siyasi tepkisi, çoğunlukla sürgündeki bazı marjinal liderlerin ayrılma çağrılarıyla sınırlı kalmıştır.
Buna ek olarak, ABD ve İsrail’in İran’ı parçalama yönündeki bu yaklaşımı, yalnızca rejim yanlılarını değil, rejimin sert muhaliflerini de rahatsız etmiştir. Nitekim İran’da monarşi yanlısı figürlerden Rıza Pehlevi bile 25 Şubat’ta Kürt girişimlerini eleştirerek, bunların ülkenin birliğini ve toprak bütünlüğünü tehdit ettiğini savunmuştur.
Bu yapısal engeller karşısında plan daha başlangıç aşamasında etkisizleşmiştir. İran, Irak’taki Haşdi Şabi unsurlarıyla birlikte, Kürdistan Bölgesi’nde İranlı muhalif Kürt gruplara ait kampları hedef alarak olası bir askerî mobilizasyonu baştan engellemeye yönelmiştir. Tüm bu gelişmeler ışığında ABD ve İsrail, hedeflerini rejimi devirmekten, daha uzun vadede rejimin zayıflamasına zemin hazırlamaya doğru düşürmüş; Kürt isyanını destekleme yönündeki söylemden ise büyük ölçüde geri adım atmıştır.
Sonuç
Bir Kürt yetkilinin Amerikan desteğine ilişkin değerlendirmesi durumu çarpıcı biçimde özetlemektedir: “Amerika gelir, Amerika gider; ama İran kalır. Bu basit ifade, bölgesel bir gerçeğe işaret eder: Türkiye, Irak, İran ve Suriye başta olmak üzere bölge ülkeleri, bölünme ve ayrılık projelerine karşı son derece güçlü ve ortak bir tutuma sahiptir. Söz konusu tutum, ABD ve İsrail’in sunduğu her türlü güvence ve vaatten çok daha belirleyicidir.
Bu nedenle Kürt–İsrail yakınlaşması da, tarihsel örneklerde olduğu gibi, geçici ve araçsal çıkar ilişkileri çerçevesinde kalmaktadır; İsrail, bu tür ilişkilerde çoğu zaman azınlıkları kendi stratejik hedefleri doğrultusunda kullanmakta, ancak bu grupların maruz kalabileceği siyasi ve toplumsal sonuçları dikkate almamaktadır.
Öte yandan ABD ve İsrail’in bölgede herhangi bir etnik ya da azınlık grubunu “araçsallaştırma” kapasitesi, bölge ülkelerinin politikaları, karşılıklı ilişkileri ve çıkar dengeleriyle doğrudan sınırlıdır. Bu dengelerde yaşanabilecek herhangi bir değişim, kritik anlarda Amerikan ve İsrail desteğinin kesilmesine ve bu grupların kendi ülkelerinde “vatana ihanet” suçlamalarıyla karşı karşıya kalmasına yol açabilir.
Bununla birlikte, Kürtlere yönelik destek tartışmasının başından itibaren büyük ölçüde abartılı ve geçici bir gündem olduğu görülmüştür. ABD ve İsrail’in bir yandan Kürt isyanını teşvik eden, diğer yandan İran halkını ayaklanmaya çağıran, zaman zaman Körfez ülkelerini savaşa dâhil olmaya zorlayan ve nihayetinde İran’ın kendisini (yalnızca rejimini değil) hedef alan tehditlere yönelmesi—tüm bunlar, özgürlük ve demokrasi söylemleriyle çelişen bir tablo ortaya koymaktadır.
Bu çelişkili ve dağınık söylem, aslında açık bir gerçeğe işaret etmektedir: ABD ve İsrail ciddi bir çıkmaz içindedir ve savaş daha ilk aşamalarından itibaren kontrollerinin dışına çıkmıştır. Bu nedenle bugün, sahadaki dengeyi kendi lehlerine çevirebilmek için her türlü desteği aramakta; hatta 2500 Kürt savaşçıdan dahi medet umar hâle gelmektedirler. Bu durum, Amerikan–İsrail askerî kapasitesinin başaramadığını alternatif araçlarla telafi etme çabasının bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.



