İsrail Toplumunda Süreklileşen Savaşın Normalleşmesi

İsrail, 7 Ekim 2023’ten bu yana kesintisiz askerî operasyonlar ve savaşlar yürüttüğü üçüncü yılına doğru ilerlemektedir. Sürekli askerî yığınak ve tekrar eden yedek kuvvet çağrılarıyla şekillenen bu süreçte, yaşanan görece “sükûnet” dönemleri dahi, yeni tırmanışların öncesindeki geçici aralıklardan ibaret kalmıştır. Nitekim Gazze, Lübnan ve Batı Şeria başta olmak üzere birden fazla cephede sürdürülen operasyonlar, varsayılan ateşkes dönemlerinde dahi fiilî bir çatışmasızlık durumunun oluşmadığını göstermektedir.

Bu uzun süreli savaşlar sürecinde İsrail, önemli insani, ekonomik ve siyasal maliyetler üstlenmiştir. On binlerce yerleşimci kuzey ve güney bölgelerden uzun süreli olarak tahliye edilmiş, iç cephede geniş alanlar tekrarlanan saldırılara maruz kalmıştır. Savaşın ekonomik yansımaları ise askerî harcamalardaki artış, ekonomik faaliyetlerde daralma ve kredi notunda gerileme şeklinde ortaya çıkmış; buna ek olarak, İsrail açısından görece yüksek kabul edilen can kayıpları ve artan uluslararası izolasyon dikkat çekmiştir.

Buna rağmen, savaşın sona erdirilmesini talep eden güçlü bir toplumsal muhalefet ortaya çıkmamıştır. Gazze’deki esirler meselesine odaklanan sınırlı protestolar dışında, İsrail toplumunda askerî faaliyetlerin devamına karşı geniş çaplı bir kitlesel hareket gözlenmemektedir.

28 Şubat’tan bu yana devam eden ABD ve İsrail’in İran’a yönelik savaşı, Hizbullah’ın çatışmaya dâhil olması ve diğer cephelerin de açılma ihtimaliyle birlikte, ekonomik, toplumsal ve beşerî maliyetleri daha da artırmaktadır. Bu bağlamda temel soru şudur: İsrail toplumu, geçmişte hâkim olan “İsrail’in uzun süreli savaşlara dayanamayacağı” yönündeki kabule rağmen, yüksek maliyetlere karşın nasıl olup da uzun süreli bir savaşa uyum sağlayabilmektedir?

İsrail Toplumunun Yapısında Militarizasyon ve Varoluşsal Kaygı

İsrail toplumunun savaşla kurduğu ilişki, devletin kuruluşundan bu yana şekillenen düşünsel ve toplumsal yapıdan bağımsız olarak anlaşılamaz. İsrail, toplumun bizzat askerî kurumun bir uzantısı olarak kurgulandığı bir anlayış içinde gelişmiştir. Bu durum, İsrail literatüründeam be-madim” (עם במדים), yani “üniformalı halk” kavramıyla ifade edilmektedir. Bu kavram, zorunlu askerlik ve yedeklik sistemi aracılığıyla sivil toplum ile ordu arasındaki sınırların büyük ölçüde iç içe geçtiğini; ordunun yalnızca bir güvenlik kurumu değil, toplumun yapısal bir bileşeni ve kolektif kimliğin inşasında merkezi bir unsur hâline geldiğini göstermektedir.

Bu yaklaşım, farklı kültürel arka planlardan gelen Yahudi göçmenleri tek bir ulusal kimlik altında birleştirmeyi amaçlayan “eritme potası” (melting pot) projesiyle de yakından ilişkilidir. Bu çerçevede ordu, yalnızca güvenlik sağlayan bir yapı değil, aynı zamanda toplumsal entegrasyonun ve ulusal kimliğin yeniden üretiminin temel araçlarından biri olmuştur. Nitekim Azmi Bishara, İsrail örneğinde ordunun yalnızca savunma işlevi görmediğini; aksine toplumun inşasında merkezi bir rol oynayan kurucu bir kurum olduğunu vurgulamaktadır.[1] Benzer şekilde Baruch Kimmerling, toplum ile askerî yapı arasındaki bu iç içeliğin, askerî karakterin baskın olduğu bir toplumsal ve siyasal düzen ortaya çıkardığını belirtmektedir.[2]

Bunun yanında, bu yapı “sürekli varoluşsal tehdit” algısına dayanan tarihsel bir anlatıyla da beslenmiştir. Yahudi tarihindeki zulüm deneyimi ve Holokost hafızası, güvenlik ile ulusal kimlik arasında güçlü bir bağ kurulmasına yol açmıştır. Bu durum, İsrail toplumunda militarizasyonun yüksek düzeyde kurumsallaşmasına neden olmuş; güvenlik kaygıları siyasal ve toplumsal hayatın temel düzenleyici unsurlarından biri hâline gelmiştir.

Bu bağlamda, İsrail toplumunun tarihsel olarak çatışma ve tekrarlayan savaş koşullarına uyum sağlayabilme kapasitesi daha anlaşılır hâle gelmektedir. Savaş, bu toplum için istisnai bir durumdan ziyade siyasal gerçekliğin süreklilik arz eden bir parçası olarak içselleştirilmiştir. Bu çerçeve, 7 Ekim 2023 sonrasında İsrail toplumunun savaşla kurduğu ilişkide yaşanan dönüşümleri analiz etmek için önemli bir zemin sunmaktadır.

7 Ekim Öncesi Savaş Yönetimi: Asimetrik Savaşlar

İsrail’in kuruluşundan itibaren David Ben-Gurion tarafından şekillendirilen güvenlik doktrini; caydırıcılık, erken uyarı, hızlı sonuç alma ve savaşın düşman topraklarına taşınması gibi temel ilkelere dayanmıştır. Bu doktrin, İsrail’in sınırlı coğrafi derinliği, kısıtlı insan kaynağı ve Arap ülkeleriyle arasındaki demografik fark gibi yapısal unsurlar üzerinden şekillenmiş; bu nedenle İsrail’in uzun süreli savaşları veya büyük askerî yenilgileri taşıyamayacağı varsayımı merkezî bir kabul olarak yerleşmiştir.

Ancak 1979’da Mısır’la imzalanan barış anlaşmasının ardından gelen dönemde, özellikle Irak’ın İran-Irak Savaşı’na sürüklenmesi ve 2003 ABD işgali sonrasında bölgesel dengelerin değişmesiyle birlikte, İsrail’in karşı karşıya olduğu tehdit biçimi köklü biçimde dönüşmüştür.

Artık devlet ordularıyla konvansiyonel savaşlar yerine, Hizbullah ve Filistinli örgütler gibi devlet dışı silahlı aktörlerle çatışmalar ön plana çıkmıştır. Bu tür çatışmalar askerî literatürde “asimetrik savaşlar” olarak tanımlanmakta; yüksek teknolojili düzenli bir ordu ile gerilla taktikleri, roket kapasitesi ve düzensiz savaş yöntemleri kullanan aktörler arasındaki mücadeleye işaret etmektedir.

Bu bağlamda, son yirmi yılda İsrail’in benimsediği savaş yönetimi modeli, “sınırlı askerî turlar” (limited rounds) olarak tanımlanabilecek bir çerçevede gelişmiştir. Bu model; 2006 İkinci Lübnan Savaşı, Gazze’ye yönelik “Dökme Kurşun” (2008–2009), “Bulut Sütunu” (2012), “Koruyucu Hat” (2014) ve “Surların Muhafızı” (2021) gibi operasyonlarda somutlaşmıştır. Bu operasyonların temel özelliği, yoğun fakat zaman bakımından sınırlı olmaları ve çoğunlukla uluslararası veya bölgesel arabuluculuklarla ateşkesle sonuçlanmalarıdır.

Bu durum, İsrail’in tarihsel olarak hiç uzun süreli çatışmalara girmediği anlamına gelmez. Nitekim 1960’ların sonunda Mısır’la yapılan Yıpratma Savaşı, 1982–2000 arasında Güney Lübnan’daki askeri varlığı ve Birinci ve İkinci İntifada gibi daha uzun soluklu çatışmalar da yaşanmıştır. Ancak son dönemdeki asimetrik savaşların ayırt edici yönü, İsrail iç cephesine doğrudan etkilerinin çok daha belirgin hâle gelmesidir. Özellikle roket kapasitesinin gelişmesiyle birlikte İsrail şehirleri de savaşın doğrudan hedefi hâline gelmiş; bu durum savaşın gündelik hayat üzerindeki etkisini artırmıştır.

Asimetrik savaşlara geri dönüldüğünde, 2006 Temmuz Savaşı ve 2014 Gazze Savaşı gibi çatışmaların nihai bir askerî zafer elde etmeyi değil, daha çok caydırıcılığı yeniden tesis etmeyi ve çatışma düzeyini kontrol edilebilir bir çerçevede yönetmeyi hedeflediği görülmektedir. Özellikle Gazze bağlamında bu çatışmalar, yoğun fakat zaman bakımından sınırlı askerî operasyonlar şeklinde yürütülmüş; çoğunlukla bölgesel ya da uluslararası arabuluculuklarla sağlanan ateşkeslerle sonlandırılmıştır. Bu süreçlerin ardından ise İsrail içindeki siyasal ve ekonomik hayat görece bir “normallik” düzeyine geri dönmüştür.

Bu bağlamda İsrail askerî doktrini, kesin askerî sonuç almaktan ziyade caydırıcılığa öncelik veren bir yönelime evrilmiştir. Bu durum, asimetrik savaşlarda kesin bir zafer elde etmenin güçlüğüne dair artan farkındalıkla ilişkilidir. Bu çerçevede, 2006 Lübnan Savaşı sonrasında ortaya atılan “Dahiye Doktrini” gibi operasyonel yaklaşımlar ile iç cepheyi korumaya yönelik “Demir Kubbe” hava savunma sistemi öne çıkmıştır.

Aynı zamanda “çim biçme” (mowing the grass) ve “savaşlar arası mücadele” (campaign between wars) gibi kavramlar da, kapsamlı bir savaşa sürüklenmeden düşmanın kapasitesini sürekli aşındırmayı ve askerî güç birikimini engellemeyi amaçlayan stratejik araçlar olarak geliştirilmiştir.

Bu çerçevede, İsrail stratejik literatüründe “kısa ve hızlı savaş” anlayışının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini savunan yaklaşımlar da ortaya çıkmıştır. Bu doğrultuda yedek general ve eski Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı Yaakov Amidror, özellikle düzenli ordulara sahip olmayan silahlı örgütlere karşı yürütülen çatışmalarda, savaşın uzatılmasının bazı durumlarda İsrail açısından daha elverişli olabileceğini ileri sürmüştür. Bu yaklaşıma göre İsrail, sahip olduğu askerî üstünlük ve lojistik kapasite sayesinde, iç cepheye yönelik saldırılar devam etse dahi uzun süreli bir yıpratma savaşını sürdürebilecek imkâna sahiptir.

Bu tartışma, İsrail güvenlik düşüncesinde gözlemlenen daha geniş bir dönüşüme işaret etmektedir. Nitekim bu dönüşüm, hızlı sonuç alma ve savaş süresini kısaltma ilkesinden, belirli bağlamlarda uzun süreli savaşların da kabul edilebilir bir seçenek olarak görülmesine doğru kademeli bir kaymayı yansıtmaktadır.

Zamanla İsrail’in karşı karşıya kaldığı en önemli senaryolardan biri de çok cepheli bir savaş ihtimali olmuştur. “Direniş ekseni”nin güçlenmesi ve “cephelerin birliği” söyleminin yaygınlaşması, önceki çatışma yönetimi modelinin sınırlarını zorlayan bir gelişme olarak öne çıkmıştır. Nitekim 7 Ekim 2023 olayları, bu modelin yetersizliklerini açık biçimde ortaya koymuş ve İsrail açısından savaşın doğası ve yönetim biçimi bakımından yeni bir dönemin kapısını aralamıştır.

7 Ekim ve “Ev İçin Savaş” Kavramı

7 Ekim 2023 olayları, çatışmanın doğasında köklü bir kırılma noktası oluşturmuştur. Hamas’ın gerçekleştirdiği saldırılar, son yirmi yılda İsrail güvenlik düşüncesine hâkim olan temel varsayımların önemli bir kısmını sarsmıştır. Bu dönemde İsrail stratejisi, esas olarak “çatışmayı yönetme” ve caydırıcılık dengesi üzerine kuruluydu.

Ancak söz konusu saldırı, bu modelin sınırlarını benzeri görülmemiş biçimde ortaya koymuştur. Devlet dışı bir aktörün, 1948 sınırları içindeki İsrail derinliğinde geniş çaplı bir operasyon gerçekleştirebilmesi, hem resmî düzeyde hem de toplum nezdinde derin bir şok yaratmıştır. Bu şokun etkisi, saldırının sınırlı imkânlara sahip ve uzun süredir kuşatma altında olan Gazze’den gelmesiyle daha da artmıştır. Üstelik bu durum, İsrail’de Filistin meselesinin bölgesel ve siyasal düzeyde gerilediğine dair yaygın kanaatin hâkim olduğu bir dönemde gerçekleşmiştir.

Bu bağlamda, önceki yıllarda baskın olan “çatışmayı yönetme” söylemi geri plana itilmiş; yerine İsrail siyasi ve medya söyleminde “ev için savaş” (İbranice: nilhamim al habayit) olarak ifade edilen yeni bir çerçeve öne çıkmıştır. Bu söylem, çatışmayı sınırlı askerî turların ötesine taşıyarak varoluşsal bir mücadele olarak yeniden tanımlamıştır. Artık savaş, geçici bir askerî operasyon olarak değil; devletin güvenliği ve sürekliliğiyle doğrudan bağlantılı bir varoluş meselesi olarak sunulmaktadır. Bu çerçeve, toplumun geniş kesimlerinin askerî operasyonların sürdürülmesine destek vermesinde önemli rol oynamıştır.

Dolayısıyla 7 Ekim’in etkisi yalnızca askerî düzeyle sınırlı kalmamış; İsrail toplumunun çatışmayı algılama biçiminde de köklü bir dönüşüme yol açmıştır. Çatışma artık yönetilebilir bir süreç olarak değil, devletin varlığına ve toplumu koruma kapasitesine yönelik doğrudan bir sınama olarak görülmeye başlanmıştır.

Bu durum, olayın yalnızca bir güvenlik zafiyeti değil; aynı zamanda İsrail’in kırılganlığına ve benzer saldırıların tekrarlanma ihtimaline işaret eden bir dönüm noktası olarak değerlendirilmesine yol açmıştır. Saldırı, İsrail açısından yalnızca büyük ölçekli bir askerî eylem değil, sınırların aşılabilirliğini ve çatışmanın ülke içine taşınabilirliğini ortaya koyan bir gelişme olarak görülmüş; bu durum, devletin vatandaşlarına güvenlik sağlama kapasitesine dayanan toplumsal sözleşmenin temel bir unsurunu sarsmıştır.

Bu algı değişimi, 7 Ekim benzeri bir senaryonun tekrarını önlemenin zorunluluğuna dair güçlü bir toplumsal kanaat üretmiştir. Bu nedenle savaşın sürdürülmesi, kamuoyunda giderek daha fazla güvenlik hissinin yeniden tesisi ve benzer ihlallerin önlenmesi için gerekli bir yol olarak sunulmuştur.

Savaşın bu şekilde varoluşsal güvenlik çerçevesinde sunulması, onun maliyetlerine katlanmayı kolektif bir yükümlülük olarak meşrulaştırmıştır. Bu durum, askerî operasyonların önceki dönemlere kıyasla çok daha uzun sürmesine rağmen, güçlü bir toplumsal muhalefetin ortaya çıkmamasını açıklayan önemli bir faktördür.

Bu süreçte siyasal söylem de bu çerçeveyi pekiştirmiştir. Benjamin Netanyahu, İsrail’in sürekli düşmanca bir çevrede yaşadığını ve varlığını sürdürebilmek için daima hazır olması gerektiğini vurgulamıştır. 2015 yılında yaptığı bir konuşmada dile getirdiği “İsrail kılıcın üzerinde yaşıyor” ifadesi, bu anlayışın özlü bir yansımasıdır. Ona göre devletin varlığı askerî üstünlüğünü koruma ve sürekli çatışmaya hazır olma kapasitesine bağlıdır.

Bu söylem, 7 Ekim sonrası dönemde ve çok cepheli çatışma ortamında yeniden merkezî hâle gelmiştir. Özellikle İran’la doğrudan gerilimi de içeren bu dönemde, savaş resmî söylemde yalnızca bir askerî operasyon olarak değil; devletin güvenliği ve varlığını doğrudan ilgilendiren bir mücadele olarak sunulmuştur. Bu çerçeve, savaşın sürekliliğini meşrulaştıran ve toplumsal desteği konsolide eden temel söylemsel araçlardan biri hâline gelmiştir.

Bu çerçeve yalnızca Benjamin Netanyahu’nun söylemiyle sınırlı değildir; diğer siyasi ve askerî liderlerin açıklamalarında da açıkça görülmektedir. Nitekim dönemin Savunma Bakanı Yoav Gallant, savaşı “İsrail’in varlığına yönelik bir savaş” olarak tanımlamış ve devletin “güvenliği ve geleceği için bir mücadele” yürüttüğünü vurgulamıştır.

Benzer şekilde Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, yaşanan süreci “İsrail halkının varlık ve güvenlik hakkını savunduğu tarihsel bir an” olarak nitelendirmiştir. Bu tür açıklamalar, savaşı siyasal ya da askerî bir tercih olmaktan ziyade varoluşsal bir zorunluluk olarak sunan yorumlayıcı bir çerçevenin yerleşmesine katkı sağlamaktadır.

Söz konusu söylem, İsrail toplumunun seferber edilmesinde kritik bir işlev görmektedir. Zira askerî operasyonların sürdürülmesi, bu çerçevede devletin varlığını ve güvenliğini korumanın önkoşulu olarak sunulmaktadır. Bu durum, uzun süren savaşın yüksek insani ve ekonomik maliyetlerine rağmen, İsrail toplumunun gösterdiği göreli bütünlüğü ve sınırlı düzeydeki muhalefeti açıklayan temel unsurlardan biri olarak öne çıkmaktadır.

Sonuç

Analitik değerlendirme, 7 Ekim 2023’ten bu yana süren uzun soluklu savaşa İsrail toplumunun gösterdiği uyumun tek bir nedene indirgenemeyeceğini; aksine yapısal ve söylemsel faktörlerin etkileşimiyle şekillendiğini ortaya koymaktadır.

Söz konusu saldırı, devlet ile toplum arasındaki örtük toplumsal sözleşmenin temel unsurlarından biri olan “güvenlik sağlama kapasitesini” derinden sarsmış; bu durum savaşın kolektif algıda yeniden tanımlanmasına yol açmıştır. Böylece savaş, sınırlı askerî turlar çerçevesinde yönetilen bir süreç olmaktan çıkarak, toplumun güvenliği ve varlığıyla doğrudan ilişkili bir “varoluşsal mücadele” olarak kodlanmıştır.

Bununla birlikte, İsrail toplumunun savaşın sürmesine yönelik görece kabullenmesini yalnızca siyasal söylemle açıklamak yeterli değildir. Savaşın beşerî ve ekonomik maliyetleri, önceki dönemlere kıyasla artmış olsa da, tarihsel olarak zorunlu askerlik sistemi ve ordunun kolektif kimlik inşasındaki merkezi rolüyle şekillenmiş militarize toplumsal yapı sayesinde belirli sınırlar içinde tolere edilebilir düzeyde kalmıştır. Bu durum, güvenlik ve milliyetçi söylemin toplumsal alandaki belirleyiciliğiyle de pekişmiştir.

Son dönemde çatışma alanının genişleyerek İran’la doğrudan karşı karşıya gelinmesi ve iç cepheyi hedef alan saldırıların artması, bu dönüşümün anlamını daha görünür kılmaktadır. Bu gelişmeler, İsrail toplumunun çok cepheli ve daha uzun süreli bir çatışma gerçekliğine, geleneksel güvenlik doktrininin öngördüğünden daha yüksek bir uyum kapasitesi geliştirdiğine işaret etmektedir.

Bununla birlikte temel soru açık kalmaktadır: Bu uyum, İsrail toplumunun savaşla kurduğu ilişkide kalıcı ve yapısal bir dönüşüme mi işaret etmektedir, yoksa 7 Ekim’in yarattığı şok ve onun bölgesel yansımalarının ürettiği geçici bir durumdan mı ibarettir?


[1] Bkz.: Azmi Bişara, Devletin Yahudiliğinden Şaron’a: İsrail Demokrasisinin Çelişkileri Üzerine Bir İnceleme (Kahire: Dâr eş-Şark, 2005).

[2] Bkz.: Baruch Kimmerling, İsrail Toplumu: Göçmenler, Yerleşimci Kolonistler ve Yerli Doğanlar, çev. Hani el-Abdullah (Beyrut: Arap Birliği Çalışmaları Merkezi, 2011).

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu