Necef’te “Hukukun Tenfizi”: Kontrol ve Tehcir Politikaları

1948’de işgal edilen Filistin toprakları içinde yer alan Necef (Nakab/Negev) bölgesi, son yıllarda —özellikle mevcut dönemde— yoğun polis operasyonları, kapsamlı “uygulama/denetim” faaliyetleri[1], ev yıkımları ve Arap köyleri ile sakinlerini hedef alan tutuklamalarla belirginleşen dikkat çekici bir tırmanışa sahne olmaktadır. Bu uygulamalar, resmî söylemde “hukuk ve düzenin sağlanması” ile “kontrolün yeniden tesis edilmesi” başlıkları altında sunulmaktadır. Söz konusu tırmanış, devletin Necef’i; nüfusu yönetme ve mekânı düzenleme açısından stratejik bir alan olarak ele alan tarihsel ve siyasal yaklaşımının devamı niteliğindedir ve bu yaklaşım, Filistinli Arap varlığını ve haklarını doğrudan etkilemektedir.
Resmî söylemde yaşananlar güvenlik ya da suçla mücadele gerekçeleriyle açıklansa da, bu çerçeve; güvenlik ve hukuk araçları üzerinden yürütülen daha geniş siyasal hedeflerle kesişmektedir. Bu süreçte, devlet ile Necef’te yaşayan Filistinli Araplar arasındaki ilişki yeniden yapılandırılmakta; “yönetişim”[2], “güvenlik” ve “düzenin sağlanması” gibi kavramlar, taşıdıkları siyasal işlevleri perdeleyen açıklayıcı çerçeveler olarak kullanılmaktadır. Bu durum, mevcut tırmanışın; Nekbe’den bu yana süregelen tarihsel bağlam, devam eden halk hareketleri ve güvenlik, kalkınma ile yerleşim politikalarını birbirine bağlayan siyasal-güvenlik söylemi içinde eleştirel bir okumaya tabi tutulmasını gerekli kılmaktadır.
Bu bağlamda, Necef’te yürütülen bir güvenlik faaliyeti sırasında İsrail polisi tarafından vurularak öldürülen Muhammed Hüseyin et-Tarabin vakası, çarpıcı bir örnek teşkil etmektedir. Olay, “güvenlik şüphesi” gerekçesiyle açıklanmış; ancak ölümcül güç kullanımını haklı kılacak acil ve doğrudan bir tehlike ortaya konmamıştır. Bu vaka, hukukî–güvenlikçi denetim mekanizmalarının nasıl işlediğini ve Necef halkının temel hakları üzerindeki doğrudan sonuçlarını görünür kılan açıklayıcı bir örnek niteliği taşımaktadır.
Necef ’te Tarihsel ve Siyasal Süreklilik: Nekbe’den Zorlayıcı Hukuk Politikalarına (Enforcement)
Necef (Nakab) bölgesi, 1948’den bu yana; toprak kontrolüne ve demografik alanın yeniden şekillendirilmesine dayanan Siyonist projenin coğrafi ve stratejik önemi nedeniyle İsrail politikalarında merkezi bir konuma sahip olmuştur. Nekbe, Necef’teki Filistinli nüfusun büyük bölümünün zorla yerinden edilmesiyle sonuçlanmış; geride kalanlar ise 1966 yılına kadar askerî yönetim rejimine tabi tutulmuştur. Bu dönem, yaygın toprak müsadereleri, hareket özgürlüğünün kısıtlanması ve geleneksel toplumsal yapıların zayıflatılmasıyla karakterize edilmiştir.
Askerî yönetimin sona ermesi, Arap nüfusun haklarının fiilen tanınması anlamına gelmemiş; aksine denetim ve kontrol, hukukî ve idarî araçlar üzerinden yeniden tesis edilmiştir. Bu sürecin en belirgin tezahürlerinden biri, onlarca Arap köyünün “tanınmayan köyler”[3] olarak sınıflandırılması olmuştur. Bu sınıflandırma, söz konusu toplulukların planlama süreçleri ve temel hizmetlerden dışlanmasını kalıcı hâle getirmiş; “ruhsatsız yapılaşma” ve “düzenin sağlanması” gerekçeleriyle yürütülen yıkım politikalarına sürekli bir hukukî zemin sağlamıştır.
Bu bağlamda, Necef’in devlet öncelikleri doğrultusunda yeniden düzenlenmesini hedefleyen resmî planlar gündeme gelmiş; bunların en kapsamlısı Prawer–Begin Planı olmuştur. Söz konusu plan, planlama ve kalkınma söylemi altında, zorunlu yeniden iskân ve geniş çaplı toprak müsaderelerini içeren bütüncül bir girişim niteliği taşımıştır.
Plan, resmî kalkınma söylemi ile uygulamanın zorlayıcı karakteri arasındaki çelişkiyi açığa çıkarmış; 2013 yılında “Prawer İsyanı (Hibbet Prawer)” olarak anılan geniş çaplı protestolara yol açmıştır. Bu protestolar, Necef halkı açısından siyasal bilincin kristalleştiği bir dönüm noktası olmuş; toprak ve barınma meselelerinin idarî değil, doğrudan siyasal bir çatışma alanı olduğu anlayışını pekiştirmiştir.
Planın resmî olarak askıya alınmasına rağmen, başlattığı siyasal ve idari yönelim sona ermemiş; daha parçalı ve daha az görünür araçlarla sürdürülmüştür. Bu süreç; yıkım politikalarının yoğunlaştırılması, “enforcement” uygulamalarının sertleştirilmesi ve hukukun yeniden denetim ve kontrol aracı olarak yaygın biçimde kullanılmasıyla devam etmiştir.
Bu eğilim, 2022’deki Necef İsyanı sırasında açık biçimde görünür hâle gelmiş; bölge yeniden “egemenlik ve güvenlik” meselesi olarak ele alınmış, protestolar yoğun polis müdahaleleriyle bastırılmış ve “kaos” ile “düzen tehdidi” söylemleri üzerinden kriminalize edilmiştir.
Bu gelişmelere paralel olarak, Necef’teki Arap–Bedevi toplum derin sosyal ve ekonomik dönüşümler yaşamıştır. Destekleyici altyapılardan yoksun biçimde uygulanan zorunlu kentleşme ve modernleşme politikaları, toplumsal ve ekonomik kırılganlığı derinleştirmiştir.
Toplum, 2000 yılından itibaren yaşanan siyasal ve güvenlik dönüşümlerinden ve devletin ekonomi politikalarından doğrudan etkilenmiş; buna karşılık, özellikle gençler arasında siyasal katılım biçimlerinde belirgin bir artış gözlenmiştir. Genç kuşaklar, modern örgütlenme araçları ve dijital platformlar aracılığıyla protesto hareketlerinde giderek daha görünür bir rol üstlenmiş; Necef meselesinin yerel sınırları aşarak daha geniş bir kamusal ve siyasal gündeme taşınmasına katkı sağlamıştır.
Necef ’te Güncel Gerginlik: “Enforcement” ve Kontrol Politikaları
Necef’teki mevcut tırmanış, yoğun polis operasyonlarını, konut yıkımlarındaki hızlanmayı, gözaltıların kapsamının genişletilmesini ve belirli yerleşimler ile aileleri hedef alan kolektif uygulamaları içeren bütüncül bir saha politikaları paketi üzerinden somutlaşmaktadır. Bu uygulamalar, birbirinden kopuk güvenlik müdahaleleri ya da belirli olaylara verilen geçici tepkiler olarak okunamaz; aksine, Necef’teki mekânsal ve toplumsal alanı yeniden düzenlemeyi ve Filistinli Arap varlığının “kabul edilebilir” sınırlarını yeniden tanımlamayı amaçlayan örgütlü bir “enforcement” (zorlayıcı uygulama) rejiminin parçası olarak değerlendirilmelidir.
Bu politikalar çoğu zaman, yerel ve münferit olayların genelleştirilmesi yoluyla meşrulaştırılmakta; bireysel sorumluluk ilkesini aşan, caydırıcı ve kolektif nitelikte tedbirler devreye sokulmaktadır. Bu çerçevede “enforcement”, nüfusu yönetmenin bir aracına dönüşmekte; sürekli bir istikrarsızlık hâli üretilmektedir.
Yıkım kararları, yoğun polis takibi ve idarî baskı mekanizmalarıyla birlikte, Necef’teki Filistinli Arapların gündelik yaşamı hukuki koruma yerine kalıcı bir tehdit rejimine tabi kılınmaktadır.
Hukuk ve güvenliği sağlamak amacıyla uygulanan politikalar (İbranice: akhifa/אכיפה) kontrolün yeniden üretildiği siyasal araçlar olarak işlev görmektedir. Zorlayıcı uygulamalar “hukukun uygulanması” olarak sunulurken, düzensiz yerleşim gerçekliğini üreten yapısal nedenler sistematik biçimde göz ardı edilmektedir.
Bunların başında dışlayıcı planlama politikaları, barınma alternatiflerinin yokluğu ve tanınmayan köylerin en temel altyapı ve örgütlenme olanaklarından mahrum bırakılması gelmektedir. Bu anlamda hukuk, sorunun çözümüne yönelik bir araç olmaktan çıkmakta; bizzat dışlayıcı sistemin parçası hâline gelerek varlığı suçlaştıran bir mekanizmaya dönüşmektedir.
Tanınmayan el-Sirr köyü, bu politika örüntüsünün çarpıcı bir örneğini sunmaktadır. Köyde onlarca konutun yıkılmasının, planlama otoritelerinin katılımı ve polis koruması altında gerçekleştirilmiş olması zorunlu yerinden etme sürecinde sivil ve güvenlik aygıtlarının nasıl iç içe geçtiğini açıkça ortaya koymuştur. Nitekim bu uygulamalar, “tanınmama” hâlini geçici bir idarî aksaklık olarak değil, kalıcı bir yönetsel statü olarak üreten hukukî–planlamacı yapıdan bağımsız düşünülemez.
Bu yapı, Bedevi köylerini yalnızca tanınma ve planlama haklarından mahrum bırakmakla kalmamakta; bu mahrumiyeti, konutu sürekli bir “ihlâl” olarak yeniden tanımlayarak yıkım, tahliye ve kökten sökme politikalarının sürekli gerekçesi hâline getirmektedir. Böylece hukuk, düzensizliğin nedenlerini ortadan kaldırmak yerine, onu yeniden üretmekte ve kontrol–dışlama rejiminin yapısal bir unsuruna dönüşmektedir.
Aynı bağlamda, Muhammed et-Tarabin’in İsrail polisi tarafından vurularak öldürülmesi, “enforcement” mantığının idarî denetimden ölümcül şiddete nasıl evrildiğini gözler önüne seren çarpıcı bir vakadır. Bu cinayet, yalnızca münferit bir olay ya da sahadaki bir hata olarak değil; Arap nüfusu sürekli bir şüphe nesnesi olarak gören ve “güvenlik” söylemi altında aşırı güç kullanımını meşrulaştıran güvenlik politikalarının doğrudan bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.
Söz konusu vaka, gerçek bir hesap verebilirlikten yoksun güvenlik aygıtlarıyla yürütülen kontrol siyasetinin, hukukun kendisini dahi aşarak can kayıplarına yol açabileceğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Tüm bu unsurlar, Necef’teki güncel tırmanışın; münferit güvenlik olaylarının yönetimi ya da yalıtık hukuk uygulamalarıyla sınırlı olmadığını göstermektedir. Aksine bu süreç, mekânın ve insanın yeniden düzenlenmesini hedefleyen sistematik bir politikanın parçasıdır. “Hukukun uygulanması”, burada eşitsiz güç ilişkilerini yeniden üretmenin ve yerinden etmeye dayalı bir gerçekliği kurumsallaştırmanın temel aracı hâline gelmekte; “enforcement”, bu rejimin merkezî bileşeni olarak işlev görmektedir.
Güvenlik Söylemi ve Yerleşimci Politikaların Meşrulaştırılması
Necef’te sahadaki tırmanış, yaşananları “yönetişim” ve “düzenin yeniden tesis edilmesi” meselesi olarak çerçeveleyen siyasal–güvenlikçi bir söylemle birlikte ilerlemektedir. Bu söylem, “suçla mücadele” ve “güvenliğin sağlanması” kavramlarını; toprak üzerindeki kontrolün yeniden düzenlenmesine yönelik daha geniş projelerle ilişkilendirmektedir. Böylece tartışma, haklar ve sivil eşitlik bağlamından koparılmakta; Necef, yurttaşlık ve eşitlik perspektifinden değil, denetim ve caydırıcılık mantığıyla yönetilen egemenlik–güvenlik alanı olarak yeniden üretilmektedir.
Bu bağlamda, Benjamin Netanyahu’nun Necef’e gerçekleştirdiği son ziyaret; “yönetişimin güçlendirilmesi” ve güvenlik önlemlerinin sertleştirilmesine dair resmî açıklamalarla birlikte okunmalıdır. Ziyaret, Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in politikalarına sağlanan açık hükümet desteğiyle birleşmiş; böylece “enforcement” yaklaşımı, bireysel bir bakanlık pratiği olmaktan çıkarak genel bir hükümet tercihi hâline gelmiştir. Bu çerçevede zorlayıcı uygulamalar, geçici güvenlik tedbirleri olarak değil; egemenliğin yeniden tesisini hedefleyen ulusal bir projenin parçası olarak sunulmaktadır.
Siyonist–İsrail söyleminde kullanılan “yönetişim” kavramı, demokratik literatürdeki iyi yönetişim ya da sivil katılımın genişletilmesi anlamlarına karşılık gelmemektedir. Aksine bu kavram, devletin mekân ve toplum üzerindeki egemenliğini; güvenlik ve hukuk araçları yoluyla yeniden dayatmasını ifade etmektedir. Necef bağlamında “yönetişim”, devletin güç tekeline yeniden sahip çıkması, coğrafi alanın sıkı denetim altına alınması ve yerli Filistinli nüfusun; eşit haklara sahip yurttaşlar olarak değil, “yönetilmesi gereken bir sorun” ya da “güvenlik tehdidi” olarak ele alınması anlamına gelmektedir.
Bu nedenle “yönetişim” söylemi, Necef’i sivil hukuk ve yurttaşlık ilkeleriyle yönetilmesi gereken bir alan olmaktan çıkararak; polis gücü, olağanüstü yetkiler ve yoğun “enforcement” politikalarıyla idare edilen bir güvenlik sahasına dönüştürmenin ideolojik zeminini oluşturmaktadır.
Bu çerçevede “yönetişimin yeniden tesis edilmesi”, toplumsal ya da planlamaya ilişkin sorunların kökenlerine çözüm üretmeyi değil; devlet ile yerli nüfus arasındaki ilişkinin kontrol ve caydırıcılık temelinde yeniden kurulmasını hedeflemektedir. Bu yaklaşım, baskının tırmandırılması ile yerinden etme ve yerleşimci politikaların derinleştirilmesine siyasal ve hukuksal meşruiyet sağlamaktadır.
Itamar Ben-Gvir’in söylemleri ve sahadaki uygulamaları, bu yönelimin en açık ifadesini oluşturmaktadır. Ben-Gvir, Necef’teki Arap toplumunu ve özellikle et-Tarabin ailesi gibi belirli grupları, sözde “kaos” ve “egemenlik boşluğu”nun sorumlusu olarak göstermektedir. Bu tür açıklamalar, teknik güvenlik değerlendirmeleri olmaktan ziyade; Filistinli Arapları kolektif bir tehdit olarak kodlayan, yıkım, gözaltı ve baskı politikalarını “meşru bir yanıt” olarak sunan kışkırtıcı bir işlev görmektedir. Bu söylem, güvenlik diskuru aracılığıyla sömürgeci yerleşimci politikaların normalleştirilmesini ve derinleştirilmesini mümkün kılmaktadır.
Bu süreç, mevcut hükümet tarafından Necef’te yürütülen Yahudileştirme ve yerleşimci projeden bağımsız değildir. Söz konusu proje, iki kilit bakanlığın doğrudan katkısıyla ilerlemektedir: Celile, Necef ve Ulusal Direniş Bakanlığı ile Yerleşim ve Ulusal Görevler Bakanlığı. Bu iki bakanlığın rolü, Necef’e yönelik saldırının yalnızca güvenlik araçlarıyla değil; “Yahudi varlığını” güçlendirmeyi hedefleyen planlama ve yerleşimci bir vizyon çerçevesinde yürütüldüğünü göstermektedir.
Bu bağlamda Necef, demografik bir rekabet alanı olarak ele alınmakta; İsrail söyleminde yeniden üretilen sözde “demografik sorun” çerçevesinde, Arap nüfus bölgedeki “dengeyi tehdit eden” bir çoğunluk olarak sunulurken, Yahudi nüfusun hedefli konut ve yerleşim projeleriyle güçlendirilmesi gerektiği ileri sürülmektedir.
Bu yaklaşım, pratikte “kalkınma” ve “planlama” politikaları aracılığıyla hayata geçirilmektedir. Bedevi köylerinin, kalkınma kasabalarına benzer şekilde planlanmış kentsel alanlarda yoğunlaştırılması hedeflenmekte; bu süreç, geleneksel kırsal mekânın parçalanmasına ve yüz binlerce dönüm arazinin gasp edilmesine yol açmaktadır.
Bu çerçevede toplama yerleşimleri, barınma çözümleri olarak değil; nüfusun devletin planlama ve yerleşimci önceliklerine uygun biçimde yeniden dağıtılmasını sağlayan iç sürgün araçları olarak işlev görmektedir. Bu yapıların dışında kalan yerleşim biçimleri ise kalıcı bir “ihlâl” hâline getirilerek kriminalize edilmektedir.
Buna paralel olarak, bu proje; Mısır–İsrail sınırıyla ilişkilendirilen kışkırtıcı bir güvenlik söylemiyle beslenmektedir. Necef, “güvenlik açısından akışkan” bir alan olarak sunulmakta; Bedevi coğrafyasının silah kaçakçılığı için kullanıldığı iddia edilmektedir. Bu anlatı, başlangıçta organize suçla ilişkilendirilen kaçakçılık suçlamalarından, daha ileri düzeyde; Batı Şeria’ya ve hatta Gazze Şeridi’ne silah ulaştırıldığına dair senaryolara kadar genişletilmiştir.
Bu söylem, Necef’in bir güvenlik cephesi olarak yeniden tanımlanmasına; polis varlığının benzeri görülmemiş ölçüde artırılmasına, baskınlara, tutuklamalara ve toplu baskı politikalarına meşruiyet kazandırmaktadır.
Bu yönelim, üst düzey yetkililerin açıkça kışkırtıcı nitelik taşıyan açıklamalarında en sert biçimde ifadesini bulmaktadır. Bunlar arasında Naftali Bennett’in, Necef’teki Arap varlığını “yönetilmesi gereken” gelecekteki bir tehdit olarak tanımlayan açıklamaları ile Kültürel Miras Bakanı Amihai Eliyahu’nun Necef’in izole edilmesi ve “Necef Bedevileri” etrafına bir çit çekilmesi çağrısı öne çıkmaktadır.
Bu tür söylemler, “enforcement” uygulamalarının mevcut mekân içinde sertleştirilmesinden; mekânsal ve kolektif ayrışmaya dayalı tasavvurlara geçildiğini göstermektedir. Böylece yerli nüfus, medeni haklara sahip bir toplum olarak değil; güvenlik aygıtlarıyla kuşatılarak yönetilecek bir kitle olarak konumlandırılmaktadır.
Bu çerçevede “güvenlik”, yıkım politikaları ve yoğun “enforcement” uygulamaları için kapsayıcı bir gerekçe işlevi görmekte; Arap varlığının kendisi, istikrarsızlık kaynağı olarak yeniden tanımlanmaktadır. Hâkim söylem, güvenlik gerekçeleri ile yerleşimci projeler arasındaki yapısal iç içeliği açık biçimde ortaya koymaktadır.
Yahudi yerleşiminin güçlendirilmesi, “güvenlik” ya da “demografi” başlığı altında tanımlanan sorunlara çözüm olarak sunulmakta; böylece güvenlik, modern bir sömürgeci mantığın yeniden üretilmesinin aracı hâline gelmektedir. Bu mantık, mekânın yeniden düzenlenmesini ve kontrolünü yerli nüfus pahasına meşrulaştırmakta; “hukukun uygulanması” söylemi ile yerinden etme ve yerleşimci projenin birbirine eklemlendiği analitik sonuca zemin hazırlamaktadır.
Sonuç
Necef’in tarihsel ve siyasal seyri, güncel tırmanışın geçici güvenlik tedbirleri olarak okunamayacağını; aksine, mekânın ve nüfusun hukukî ve güvenlikçi araçlar aracılığıyla yeniden düzenlenmesinde ileri bir aşamayı temsil ettiğini göstermektedir. Askerî yönetimden sözde “sivil” çerçevelere geçiş, denetim yapısının ortadan kalkmasına değil; daha karmaşık biçimlerde yeniden üretilmesine yol açmıştır. Bu süreçte hukuk, Arap varlığını denetleme, yerleşim biçimlerini suçlaştırma, yıkımı meşrulaştırma ve yapısal kırılganlığı derinleştirme aracına dönüştürülmüştür.
“Hükümet etme/yönetişim” ve “güvenlik” etrafında kurulan hâkim söylem, betimleyici olmanın ötesinde bir işleve sahiptir. Bu söylem aracılığıyla Necef’teki çatışmanın hak ve siyaset boyutu sistematik biçimde görünmez kılınmakta; güvenlikçi uygulamalar ile yerleşimci proje arasındaki yapısal iç içelik teknik bir dile tercüme edilerek örtülmektedir. Bu bağlamda güvenlik, hakların ön koşulu olarak sunulmakta; yerli Filistinli nüfus ise toprağın ve mekânın meşru sahipleri olarak değil, yönetilmesi ve denetlenmesi gereken bir kitle olarak yeniden tanımlanmaktadır.
Sahadaki uygulamalar—tekrarlanan yıkımlar ve ölümcül güç kullanımına varan müdahaleler dâhil—“hukukun uygulanması”nın kamusal alanı düzenleyen tarafsız bir mekanizma olmaktan çıktığını; aksine, güç ilişkilerini yeniden kurmanın ve derinleştirmenin bir aracına dönüştüğünü ortaya koymaktadır.
Bu nedenle Necef’te yaşananlar, hukukî ve güvenlikçi araçlarla işletilen çağdaş bir yerleşimci-sömürgeci mantığın tezahürü olarak okunmalıdır. Bu gerçeklik, denetim ve dışlama döngüsünü kırmayı hedefleyen her yaklaşımın; hakları yeniden merkeze alan, yerli nüfusun varlığını ve mekânsal aidiyetini tanıyan bir perspektifi esas almasını zorunlu kılmaktadır.
[1] Enforcement (אכיפה): Bu çalışmada kavram, İsrail devleti tarafından polis, planlama ve idarî araçlar yoluyla uygulanan hukukî–güvenlikçi denetim politikaları bütününü ifade etmek için kullanılmaktadır. “Enforcement”, burada hukukun teknik ya da tarafsız biçimde uygulanmasıyla sınırlı değildir; aksine, hukukun mekânı yeniden düzenleme, nüfusu denetleme ve dışlayıcı planlama politikalarının ürettiği barınma ve varlık biçimlerini suçlaştırma aracı olarak kullanılmasını kapsamaktadır. Bu çerçevede yapısal ve tarihsel bir sorun, hukuki bir ihlâl olarak yeniden tanımlanmakta ve sorumluluk, doğrudan yerli nüfusun üzerine yüklenmektedir.
[2] Yönetişim (משילות): Bu bağlamda “yönetişim”, demokratik literatürdeki iyi yönetişim, şeffaflık ya da sivil katılım anlamlarına karşılık gelmemektedir. Aksine kavram, devletin hukukî–idarî ve güvenlik araçları aracılığıyla mekânı ve nüfusu yönetmesini; sivil meseleleri güvenlik sorunlarına dönüştürerek egemenliği yeniden tesis etmesini meşrulaştıran bir çerçeve olarak kullanılmaktadır.
[3] “Tanınmayan” Arap Köyleri: “Tanınmayan köyler”, büyük çoğunluğu Necef (Nakab) bölgesinde bulunan Filistinli (Bedevi) köy ve yerleşim birimlerini ifade etmektedir. Sayıları yaklaşık 35 olan bu köylerde, yaklaşık 150.000 kişi yaşamaktadır. İsrail makamları, bu köylerin toprak mülkiyetini tanımamakta; söz konusu alanları “devlet arazisi” olarak sınıflandırmaktadır.
Bu durum, köy sakinlerinin su, elektrik, sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerden mahrum bırakılmasına yol açmakta; konutları “yasadışı” ilan edilerek sürekli yıkım tehdidi altında tutulmaktadır. Son yirmi yıl içinde bu köylerden 11’inin resmen tanınmış olmasına rağmen, söz konusu yerleşimler hâlen temel altyapıdan yoksundur ve nüfusun sınırlı coğrafi alanlarda toplanmasını hedefleyen yerinden etme planlarıyla karşı karşıyadır.
Not: Bu metin linkte bulunan Arapça makaleden Türkçe’ye uyarlanmıştır.



