İsrail’in Somaliland’ı Tanıması: Bölgesel Nüfuz Mücadelesi

İsrail, 26 Aralık 2025’te ayrılıkçı Somaliland bölgesini bağımsız bir devlet olarak tanıdığını ilan etmiştir. Bu adım, yalnızca Afrika bağlamıyla sınırlı olmayan; Ekim 2023’ten bu yana Gazze Savaşı’nın ardından ortaya çıkan bölgesel dönüşümlerle bağlantılı daha geniş bir çerçevede değerlendirilmektedir. Söz konusu tanıma kararı, İsrail’in; güç dengelerinin yeniden şekillendiği, deniz geçiş yollarının stratejik öneminin arttığı ve bölgedeki çatışma yönetimini belirleyen geleneksel sınırların zayıfladığı bir dönemde, bölgesel etki alanını genişletmeye yöneldiğini göstermektedir.
Bu çalışma, söz konusu tanımayı siyasi ve stratejik bir eylem olarak ele almakta; İsrail’in Gazze Savaşı sırasında ve sonrasında ortaya çıkan dönüşümleri nasıl kendi lehine kullandığını, uzun vadeli güvenlik ve siyasi çıkarlarını güçlendirecek şekilde nasıl değerlendirdiğini incelemektedir. Bu çerçevede metin, “Neden Somaliland?” ve “Neden bu zamanda?” sorularını merkeze alarak analitik bir okuma sunmaktadır.
Somaliland’ın Tanınması: Bağlam ve Süreç
Somaliland’ın “bağımsız bir devlet” olarak tanınması, bağlamından kopuk bir diplomatik adım değildir; aksine, ilan edilmemiş ikili hazırlıklar ve koordinasyonlardan oluşan kademeli bir sürecin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu noktada belirtmek gerekir ki İsrail, Haziran 1960’ta İngiliz sömürge yönetiminden bağımsızlığını kazanan Somaliland’ı tanımakta acele eden 35 ülkeden biri olmuştur. Ancak bu tanıma, 1 Temmuz 1960’ta İngiliz Somaliland’ı (Somaliland) ile İtalyan Somaliland’ının (Mogadişu hükümeti) birleşerek Somali Cumhuriyeti’ni ilan etmesiyle kısa sürede geçerliliğini yitirmiştir. Bu tarihsel arka plan, İsrail’in Afrika Boynuzu’na—özellikle Kızıldeniz kıyıları ve Babülmendep Boğazı karşısına—yönelik erken dönem stratejik düşüncesine işaret etmektedir. Nitekim o dönemde İsrail, Arap devletleriyle süregiden bir çatışma halindeydi ve Kızıldeniz, bu çatışmanın önemli cephelerinden birini oluşturuyordu. İsrail anlatısına göre Tiran Boğazı’nın İsrail gemilerine kapatılması, 1956 Süveyş Krizi ve 1967 Haziran Savaşı’na giden sürecin doğrudan bir savaş ilanı anlamı taşımaktaydı.
İlerleyen yıllarda Arap–İsrail çatışmasının görece zayıflaması, 1979’da Mısır ile Camp David Anlaşması’nın imzalanması ve İsrail’in Kızıldeniz’de seyrüsefer özgürlüğünü güvence altına almasıyla birlikte, Afrika Boynuzu’nun İsrail açısından önemi azalmıştır. Bu durum, 1990’lardan itibaren Somali’nin iç savaşa ve kronik istikrarsızlığa sürüklenmesiyle daha da pekişmiş; bölge, ancak ya istikrar yatırımıyla nüfuz arayan ya da siyasi kaos ve iç çatışmalardan fayda sağlamayı hedefleyen aktörler için cazip bir coğrafya hâline gelmiştir.
Buna rağmen, Somaliland’ın 1990’da yeniden bağımsızlığını ilan etmesinden sonra İsrail ile bir tür ilişki kurma arzusuna dair işaretler ortaya çıkmıştır. Nitekim 1995 yılında Somaliland Bölgesi Başkanı Muhammed İbrahim Egal, İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin’e bir mektup göndererek diplomatik ilişkiler kurulmasını ve karşılıklı tanınmayı önermiştir. Mektupta, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu’nun İsrail açısından taşıdığı stratejik öneme dikkat çekilmiş; askerî ve insani yardım ile Somaliland’ın bağımsızlığına yönelik siyasi destek talepleri dile getirilmiştir. Bu mektup çeşitli kaynaklarda sıkça anılmakla birlikte, İsrail tarafından verildiği bilinen herhangi bir yanıt bulunmamaktadır. Bu durum, o dönemde bölgenin İsrail’in öncelikleri arasında yer almadığı yönündeki değerlendirmeyi güçlendirmektedir.
Ancak 2020 yılından itibaren İbrahim Anlaşmaları sürecinin başlamasıyla birlikte Somali’nin adı yeniden gündeme gelmiştir. Dönemin İsrail Dışişleri Bakanı Eli Cohen’in, yedi Arap ve Müslüman ülkenin İsrail’le normalleşebileceğine dair açıklamaları sırasında Somali’nin de olası adaylar arasında zikredilmesi dikkat çekmiştir. Somali’nin bu çerçevede anılması tesadüfi değildir; zira İsrailli yetkililer ile Somalili siyasetçiler arasında temaslar gerçekleşmiştir. Bunlar arasında Somali Cumhurbaşkanı Muhammed Abdullahi Farmajo’nun, 2017’de Kenya’da ve 2020’de gizli bir Kudüs ziyareti kapsamında iki kez Benjamin Netanyahu ile görüşmesi yer almaktadır. Bu bilgiler, Times of Israel gazetesinde yer almıştır. Buna rağmen, gerek İsrail’in gerekse ABD’nin Somali’nin—hatta normalleşme arzusunu açıkça dile getiren Somaliland’ın—İbrahim Anlaşmaları’na katılımı konusunda istekli olmadığı görülmektedir. Bunun temel nedeni, Amerikan ve İsrail karar alıcılarının, Somali’nin bu sürece katılımının sağlayacağı stratejik ve ekonomik kazanımları sınırlı görmesidir.
Bu çerçevede, federal Somali devletinin dahi İsrail açısından yüksek bir öncelik taşımadığı düşünüldüğünde, Somaliland’ın da uzun süre ciddi bir ilgi odağı olmadığı anlaşılmaktadır. Her ne kadar son yıllarda İsrail ile Somaliland arasında güvenlik iş birliği ve askerî ilişkiler bulunduğuna dair bazı raporlar ortaya atılmış olsa da, bu iddialar teyit edilmemiştir ve kanıtlanana kadar söylenti düzeyinde kalmaktadır. Bu değerlendirmeyi destekleyen bir unsur da, İsrail’in Somaliland’ı tanımasının ardından Somali Cumhurbaşkanı Hasan Şeyh Mahmud’un yaptığı açıklamalardır. Mahmud, İsrail’in “Afrika Boynuzu’yla herhangi bir ilgisi ya da ilişkisi bulunmadığını, bu tanımayı beklemediklerini ve İsrail’in gereksiz biçimde sürece müdahil olmasını şaşkınlıkla karşıladıklarını” ifade etmiştir. Her ne kadar Somali Cumhurbaşkanı geçmişte İsrail–Somaliland ilişkilerine dair iddiaları dillendiren isimlerden biri olsa da, Afrika Boynuzu’na yönelik İsrail ilgisinin sınırlı olduğu yönündeki bu değerlendirme; Somali’nin İbrahim Anlaşmaları’na katılımına yönelik önceki İsrail ve ABD çekinceleri dikkate alındığında, tutarlı görünmektedir.
Gazze Şeridi’ne yönelik soykırım savaşıyla birlikte, Somali ve Somaliland bölgesi yeniden İsrail’in ilgi alanına girmiştir. Bu süreçte, İsrail basınında; Gazze’den Filistinlilerin zorla göç ettirilmesine yönelik olarak İsrail’in bazı ülkelerle temas kurduğuna dair haberler yer almış, bu ülkeler arasında Somali’nin de adı geçmiştir. Söz konusu ülkeler, Filistinlilerin topraklarına yerleştirilmesi fikrine açık biçimde karşı çıkmıştır. Ancak İsrail Kamu Yayın Kurumu (KAN), Mart 2025’te Somaliland Dışişleri Bakanı Abdurrahman Zahir Adan’ın İsrail’e bir mektup göndererek bu konuda iş birliğine açık olduklarını ifade ettiğini ileri sürmüştür. Buna karşın, Somaliland dâhil olmak üzere adı geçen tüm ülkeler, Filistinlilerin kabul edilmesine yönelik iddiaları kamuoyu önünde yalanlamıştır.
İsrail’in Somaliland’ı tanımasıyla birlikte, 1991’den bu yana Somali’den tek taraflı olarak ayrıldığını ilan eden bu ayrılıkçı yapıyı tanıyan ilk devlet İsrail olmuştur. Tanıma kararının ardından İsrail, tarım, sağlık, teknoloji ve ekonomi gibi çeşitli alanları kapsayan tam diplomatik ilişkiler kurma niyetini açıklamıştır. Bu husus, tanımanın rastlantısal bir adım değil; ayrıntıları açık kaynaklarda bütünüyle görünür olmasa da, siyasi ve güvenlik kanalları üzerinden kademeli biçimde geliştirilen örgütlü bir stratejik çabanın parçası olduğunu göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
Tanımanın hemen ardından atılan hızlı uygulama adımları—özellikle İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar’ın 6 Ocak’ta Hargeisa’ya gerçekleştirdiği resmî ziyaret ve ayrılıkçı bölge yönetimiyle yaptığı görüşmeler—tanıma ilan edilir edilmez devreye sokulmaya hazır mutabakatların bulunduğuna işaret etmektedir. Sa’ar, tanıma kararının Nisan 2024’te başlayan uzun ve kesintisiz görüşmelerin sonucu olduğunu belirtmiştir. Bu ziyaretle eş zamanlı olarak İsrail basınında, bölgede bir İsrail askerî üssü kurulmasına yönelik çalışmalar yapıldığına dair haberler de yer almıştır. Daha sonra İsrail medyası, tanıma kararından önce aylar boyunca süren müzakereler, temaslar ve görüşmelere ilişkin ayrıntılar yayımlamış; bu sürecin İsrail tarafında başta Gideon Sa’ar, Mossad Başkanı David Barnea ve eski Ulusal Güvenlik Danışmanı Tzachi Hanegbi tarafından, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun desteğiyle yürütüldüğü belirtilmiştir. Bu kapsamda Somaliland Başkanı Abdurrahman Muhammed Abdullahi’nin, tanıma kararından aylar önce İsrail’i gizlice ziyaret ettiği ve Netanyahu, Sa’ar, Barnea ile Savunma Bakanı Yisrael Katz’la görüştüğü aktarılmıştır.
Bu bağlam, İsrail’in daha önce İbrahim Anlaşmaları’na katılma isteğini açıkça dile getiren federal Somali devleti yerine, neden Somaliland’ı tanımayı ve onunla ilişkiler kurmayı tercih ettiği sorusunu gündeme getirmektedir. Bu tercihin ardında yatan nedenlerin, İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararını şekillendiren stratejik hedeflerle yakından ilişkili olduğu ve aşağıda ele alınacağı değerlendirilmektedir.
İsrail’in Çıkarları: Deniz Güvenliğinden Stratejik Genişlemeye
“Aksa Tufanı” operasyonu, İsrail’in güvenlik yaklaşımı açısından ciddi bir sınama oluşturmuş; etkileri Filistin sahasıyla sınırlı kalmayarak, İsrail deniz ticaretini doğrudan etkileyen Kızıldeniz ve Babülmendep ile bağlantılı güney deniz alanına taşmıştır. Kasım 2023’ten itibaren İsrail, “Ensarullah” (Husiler) hareketinin sürece dâhil olmasını, mevcut çatışmanın ve savaş cephelerinin bir parçası olan destekleyici bir operasyonel cephe olarak değerlendirmiştir. Her ne kadar İsrail bir dizi askerî saldırı gerçekleştirmiş olsa da, Husileri caydırmayı ve faaliyetlerini durdurmayı başaramamış; bu durum, uzun süreli bir çatışma olasılığına işaret etmiştir. Böylece Kızıldeniz, daha önce görece biçimde doğrudan çatışma hatlarının dışında, uluslararası bir ticaret alanı olarak algılanırken; fiilen İsrail’in güvenlik ve stratejik hesaplarının merkezine dâhil olmuştur.
Bu bağlamda Afrika Boynuzu, Babülmendep Boğazı’na coğrafi olarak bitişik olması nedeniyle, İsrail açısından ilave bir güvenlik ve stratejik derinlik alanına dönüşmeye elverişli bir saha olarak öne çıkmaktadır. Bu yönelim, yalnızca deniz ticaret yollarının güvence altına alınmasıyla sınırlı değildir; aynı zamanda İsrail’in bölgesel “hayati alanını” yeniden tanımlama, nüfuz sahasını genişletme, inisiyatif ve müdahale kapasitesini pekiştirme ve bölgesel sistemdeki merkezi konumunu sağlamlaştırma çabasını yansıtmaktadır. Buna ek olarak, geleneksel Arap–İsrail çatışma coğrafyasının ötesinde yeni dayanak noktaları oluşturmak; İran nüfuzunu dengeleme ve özellikle Türkiye başta olmak üzere rakip bölgesel genişlemeleri izleme hedefleri de bu stratejik mantığın parçasıdır.
Bu çerçevede “Somaliland” bölgesi, Aden Körfezi kıyısında, Kızıldeniz’in güney çıkışı olan Babülmendep Boğazı üzerinde yer alması nedeniyle İsrail’in stratejik hesaplarında özel bir önem kazanmaktadır. Babülmendep, dünya deniz taşımacılığının yaklaşık %12’sinin ve Doğu ile Batı arasındaki enerji sevkiyatının önemli bir bölümünün geçtiği, küresel ölçekte kritik bir boğaz konumundadır. Bu durum, ekonomik ve askerî çıkarların iç içe geçtiği bir deniz havzasında, güvenlik ve stratejik derinlik arayan devletler açısından Somaliland’a yüksek bir değer kazandırmaktadır. Bu perspektiften bakıldığında Somaliland, İsrail açısından potansiyel bir istihbarî ve güvenlik değeri taşımaktadır; zira bölge, İsrail’e doğrudan görünür olmaksızın deniz güvenliği düzenlemelerine dâhil olma, izleme ve istihbarat iş birlikleri yoluyla kıyı ve limanları stratejik dayanak noktaları olarak kullanma imkânı sunmaktadır. Bu da, siyasi ve ekonomik kazanımlar karşılığında dış aktörlere açık bir tutum sergileyen bölgesel yönetimle kurulabilecek iş birlikleri sayesinde mümkün görünmektedir.
Bu çerçevede tanıma kararı, Yemen sahasıyla ilişkilendirildiğinde daha belirgin bir güvenlik boyutu kazanmaktadır. Husilerin yükselişi ve Yemen’in batı kıyılarında fiilî hâkimiyet kurmaları, deniz güvenliği denklemine yeni bir unsur eklemiş; Kızıldeniz’deki seyrüseferi tehdit edebilecek bir kapasiteye ulaşmaları, İsrail’in askerî saldırılarını doğrudan uluslararası ticaret yollarıyla ilişkilendirmiştir. Bu bağlamda tanıma kararı, İsrail’in Yemen’deki doğrudan çatışma sahasına yakın bir noktada gözetleme, izleme ve istihbarat koordinasyonu sağlayabilecek bir “deniz derinliği” arayışının parçası olarak okunabilir. Bu durum, savaş sürecinde caydırılması zor olduğu görülen, yüksek karmaşıklığa sahip bir devlet dışı aktörle mücadelede İsrail’e daha geniş bir manevra alanı sunmaktadır. Aynı çerçevede, Somaliland’ın askerî bir platform olarak kullanılması suretiyle Husilere yönelik nokta atışı saldırıların gerçekleştirilmesi ihtimali de teorik olarak gündemde kalmaktadır.
Bu boyut, analize İran faktörünün dâhil edilmesiyle daha da güçlenmektedir. Husilerin başlıca destekçisi konumundaki İran, Kızıldeniz denkleminde en önemli dolaylı aktör olarak öne çıkmaktadır. Dolayısıyla Somaliland’ın tanınması yalnızca Sana’ya yönelik bir mesaj olarak değil, aynı zamanda Tahran’a dönük bir işaret olarak da değerlendirilebilir. Bu adım, İsrail’in deniz alanındaki varlığını genişletme ve geleneksel olmayan araçlar yoluyla esnek bir caydırıcılık kapasitesi inşa etme kabiliyetine işaret etmektedir. Bu bağlamda tanıma, olası bir askerî harekât öncesi aşamada; gözetleme, erken uyarı, lojistik ve istihbarî konumlanma işlevleri açısından operasyonel bir anlam kazanmaktadır. Böylece Husilerle bağlantılı, İran’dan gelen ya da Kızıldeniz’e yönelen ikmal hatlarının; gemi trafiği ve insansız hava araçları dâhil olmak üzere izlenmesi mümkün hâle gelmektedir.
Öte yandan, Somaliland’ın tanınması bölgedeki artan Türk nüfuzunu dengeleme boyutuna da sahiptir. 2011’den bu yana Ankara, Mogadişu’da askerî bir üs kurması (2017) ve Somali ordusunun yeniden inşasına doğrudan katkı sunmasıyla siyasi ve askerî nüfuzunu önemli ölçüde artırmıştır. Buna ek olarak Türkiye, 2019’dan itibaren deniz yetki alanları ve güvenlik anlaşmaları yoluyla Batı Libya’daki varlığını da genişletmiştir. Bu çerçevede İsrail’in Somaliland’ı tanıması, mevcut Türk nüfuz alanını dolanmayı mümkün kılan bir giriş kapısı olarak okunabilir. Zira bu adım, İsrail’in Mogadişu üzerinden geçmeden ve doğrudan Türk etkisine tâbi olmadan Afrika Boynuzu’na nüfuz etmesine olanak tanımaktadır. Bu strateji, İsrail’in Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile geliştirdiği iş birlikleriyle de örtüşmekte; Suriye ve Doğu Akdeniz gibi alanlarda Türk nüfuzunu sınırlamaya yönelik daha geniş bir dengeleme politikasının parçası olarak şekillenmektedir. Dolayısıyla İsrail’in Somaliland’daki olası varlığı, Ankara’ya; bölgedeki Türk etkisinin mutlak ve dokunulmaz olmadığı, doğrudan karşılaşma yerine coğrafi ve siyasi çevre alanlardan hareketle kuşatılabileceği yönünde bir mesaj taşımaktadır.
İsrail’in Tanıma Kararı ve Afrika Boynuzu’nda Nüfuz Rekabeti
İsrail’in Somaliland’ı tanıyarak ulaşmayı hedeflediği çıkarların, örneğin Eritre ile mevcut ilişkileri üzerinden ya da federal Somali devletiyle karşılıklı tanıma yoluyla da sağlanabileceği ileri sürülebilir. Ancak İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararını, Afrika Boynuzu’nun jeopolitik yapısından bağımsız şekilde anlamak mümkün değildir. Bu bölge; devlet kırılganlığının yüksek olduğu, yerel ve bölgesel aktörlerin çoğaldığı, hayati deniz geçiş yolları ve stratejik limanlar üzerindeki rekabetin iç içe geçtiği bir alan niteliği taşımakta; bu durum Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki güç dengelerini doğrudan etkilemektedir. Bu çerçevede İsrail’in tanıma kararı, ani ve dar kapsamlı ittifakların ürünü olmaktan ziyade, hâlihazırda var olan bir rekabet alanı içinde hesaplanmış bir konumlanma hamlesi olarak değerlendirilebilir. Bu adımla İsrail, çıkarları başka bölgesel güçlerle kesişen bir sahaya dâhil olmakta; bu da Somali’nin kendi istikrarını ve siyasi bütünlüğünü korumaya katkı sunabilecek bölgesel aktörlerle ilişkilerini genişletmeye çalıştığı bir ortamda, İsrail nüfuzunu sınırlayabilecek rakiplerin varlığını kaçınılmaz kılmaktadır. Aynı zamanda, Somali’nin zaten kırılgan olan siyasi birliğini tehdit etmeyi amaçlayan başka bölgesel güçler de bu denklemde yer almaktadır.
Kıtanın en büyük kara ülkesi olan Etiyopya, uzun süredir Cibuti’ye neredeyse tamamen bağımlı olan deniz erişimini çeşitlendirecek bir çıkış noktası arayışındadır. Bu arayış, Somaliland ile imzalanan mutabakat zaptında somutlaşmış; Mogadişu’daki Somali federal hükümetiyle bölgesel bir gerilim yaratmıştır. Ancak bu gelişme, aynı zamanda siyasi boşlukların ve kırılgan yerel koşulların bölgesel rekabetle nasıl kesişebildiğini ve dış aktörlerin bu alanları nüfuz araçları olarak kullanmasına nasıl imkân tanıdığını göstermektedir. Bu bağlamda İsrail’in bölgedeki varlığı, Etiyopya’nın coğrafi sıkışmışlığını aşma çabasıyla işlevsel olarak kesişen bir unsur olarak okunabilir ve çıkar dengeleri temelinde doğrudan bir koordinasyon ya da üçlü bir ittifak ihtimaline kapı aralayabilir.
Öte yandan, İsrail’in tanıma kararı; Somaliland limanlarına ve bunlara bağlı lojistik altyapıya yaptığı yatırımlar aracılığıyla bölgede belirgin bir nüfuz ağı kurmuş olan Birleşik Arap Emirlikleri’nin var olduğu bir ortama dâhil olmaktadır. Bu yatırımlar, ticaret akışlarını ve denizcilik politikalarını etkileyen stratejik bir alanda BAE’nin doğrudan etkisini artırmıştır. Bu durum, İsrail’e; görece istikrarın ve temel altyapının daha önce sağlandığı bir alanda konumlanma imkânı sunmakta, giriş maliyetlerini düşürmekte ve hareket alanını genişletmektedir. Aynı zamanda, örtüşen çıkarlar temelinde potansiyel güvenlik ve denizcilik ortaklıklarının önünü açabilecek bir zemin oluşturmaktadır.
Buna karşılık, İsrail’in tanıma kararı; başta Mısır ve Türkiye olmak üzere bazı merkezi bölgesel aktörler açısından denge bozucu bir unsur olarak değerlendirilmektedir. Mısır açısından, Kızıldeniz havzasında herhangi bir İsrail varlığı; deniz ulaşımının güvenliği ve Süveyş Kanalı ile doğrudan bağlantılıdır. Süveyş Kanalı, yalnızca küresel bir ekonomik geçiş hattı değil, aynı zamanda Mısır’ın ulusal güvenliğinin ve bölgesel güç konumunun temel dayanaklarından biridir. Bu hassasiyet, Etiyopya ile Nil suları ve Nahda Barajı (GERD) konusunda süregelen anlaşmazlık bağlamında daha da artmaktadır. Zira Nil suyu meselesi ile Kızıldeniz’deki deniz güvenliği birbirine eklemlenmekte; bu durum, Afrika Boynuzu’ndaki herhangi bir İsrail hamlesinin Kahire açısından doğrudan stratejik yansımalar üretmesine neden olmaktadır.
Türkiye açısından ise, son on yıl boyunca Afrika Boynuzu’nda—özellikle Somali üzerinden—siyasi, askerî ve ekonomik nüfuz inşa etmeye yönelik istikrarlı bir politika izlenmiştir. Bu süreç, Ankara’nın Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer bölgesel aktörlerle; deniz geçiş yolları ve yatırım alanları üzerindeki dolaylı rekabeti bağlamında şekillenmiştir. Bu çerçevede İsrail’in Somaliland’ı tanıması, Türkiye’nin kendi hayati etki alanlarından biri olarak gördüğü bir coğrafyada nüfuz ihlali olarak okunmaktadır. Tabloyu daha da karmaşık hâle getiren unsur ise, İran’ın Yemen’deki Husiler üzerinden dolaylı rolü ve bazı raporlara göre Somali’deki Eş-Şebab hareketiyle kurduğu iddia edilen etkileşimlerdir. Bu dinamikler, deniz güvenliği üzerindeki baskıyı artırmakta ve mevcut kırılgan dengeyi daha da zayıflatmaktadır.
Bu çok katmanlı denklem içinde, İsrail’in Somaliland’ı tanıması; yalnızca ikili ilişkilerle sınırlı kalmayan, hâlihazırda var olan bölgesel nüfuz dengelerini yeniden şekillendiren yeni bir değişken olarak ortaya çıkmaktadır. Nitekim bu durum, bazı Arap, İslam ve Afrika ülkelerinden gelen kınama tepkilerine de yansımıştır. Tanıma kararı bir yandan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Etiyopya gibi aktörlerle; Berbera Limanı ve Babülmendep Boğazı çevresinde örtük bir eşgüdümün önünü açabilecek potansiyeller barındırırken, diğer yandan Mısır ve Türkiye’nin geleneksel nüfuz alanlarını zayıflatarak hesaplarını daha karmaşık hâle getirmektedir. Aynı zamanda İran ve Yemen bağlamında doğrudan gerilimi tırmandırma riskini de artırmakta; İsrail’in Kızıldeniz ve Aden Körfezi’nde hareket kabiliyetini genişletmesiyle birlikte, bölgesel güvenlik dengelerinin yeniden ayarlanmasına yol açmaktadır.
Neden Özellikle Somaliland?
İsrail’in tanıma kararı, Somaliland açısından uzun süredir devam eden uluslararası tanınma arayışında özel bir siyasi ve diplomatik fırsat anlamı taşımaktadır. Bu adım, tek taraflı ayrılığından bu yana yaşadığı hukuki izolasyonu kırmak için bir giriş kapısı oluşturabilir ve ilerleyen aşamalarda ek tanınmalar elde etmek üzere kullanılabilecek diplomatik bir emsal niteliği taşıyabilir. Özellikle uluslararası sistemde siyasi ve diplomatik ağırlığı bulunan bir devletten gelmesi nedeniyle, bu tanıma yalnızca “ilk” olmasıyla değil, taşıdığı sembolik değerle de önem kazanmaktadır.
Geriye dönüldüğünde, Somaliland’ın özellikle İsrail’den tanınma arayışının kendi perspektifinden rasyonel bir temeli olduğu görülmektedir. Nitekim Somaliland’ın ilk başkanı Abdurrahman Tuur, Muhammed İbrahim Egal’in Eritre’deki İsrail Büyükelçisi aracılığıyla İsrail ile temas kurmasının; İsrail’le ilişki geliştirmenin, ABD ile bağ kurmanın kapısını aralayacağı ve bunun da ileride Somaliland’ın uluslararası tanınmasına zemin hazırlayacağı inancına dayandığını ifade etmiştir.
Öte yandan, Somaliland Dışişleri Bakanı’nın Gazzeli Filistinlilerin yerleştirilmesine açık olunduğuna dair İsrail’e gönderildiği iddia edilen mektupta yer alan ifadeler de bu önceliği açıkça ortaya koymaktadır. Söz konusu mesajda, “Bizim için asıl önemli olan tanınmadır… sonrasında diğer konular konuşulabilir” denildiği aktarılmaktadır. Buna ek olarak, Somalilandlı bir yazar olan F. Hüseyin’in İsrail’de yayımlanan Jerusalem Post gazetesindeki makalesi, İsrail tanımasının Batılı ülkeler nezdinde uluslararası tanınmaya giden en kısa yol olduğunu savunmaktadır. Hüseyin’e göre, Somaliland’da Rusya’nın askerî üs kurma ihtimali—potansiyel olarak olumlu bir gelişme olsa dahi—bölgenin Washington ve Avrupa Birliği ile kurduğu yakın ilişkileri riske atmaktadır; bu nedenle İsrail, “Somaliland bilmecesindeki eksik ve kritik parça” konumundadır.
Bu çerçevede, Somaliland yönetiminin özellikle İsrail’den tanınma yönündeki güçlü arzusu; Batı’nın ve özellikle ABD’nin onayını kazanmayı, fiilî ayrılık ve bağımsızlık sürecinin ön koşulu olarak görmesinden kaynaklanmaktadır. Bu ihtimal tümüyle dışlanabilir değildir. Nitekim bazı raporlar, Mart 2025’te ABD ile Somaliland arasında; Berbera Limanı’nda bir Amerikan askerî üssü kurulması karşılığında ABD tanınmasına ilişkin görüşmeler yapıldığını ileri sürmüştür. İsrail’in tanıma kararının ardından ABD’li Senatör Ted Cruz’un, “Somaliland’ın tanınmasının Amerikan güvenlik çıkarlarıyla uyumlu olduğu” yönündeki açıklaması da bu çerçeveyi destekler niteliktedir.
Sonuç
İsrail’in Somaliland’ı tanıma kararı, Gazze Savaşı’nın sonuçlarına verilen geçici bir tepki ya da münferit bir adım olarak değil; kırılgan bölgelerde merkezi olmayan aktörlerle angaje olmayı, siyasi ve güvenlik akışkanlığının yüksek olduğu alanları yeniden konumlanma ve nüfuz üretme sahaları olarak değerlendiren yerleşik bir İsrail bölgesel stratejisinin parçası olarak ele alınmalıdır. Bu yaklaşım, doğrudan merkezi devletlerle yüzleşmek yerine, boşluklardan hareket ederek krizleri uzun vadeli stratejik fırsatlara dönüştürmeyi ve dolaylı etki araçları inşa etmeyi amaçlamaktadır.
İsrail politikasının tarihsel ve güncel pratikleri—örneğin Suriye örneğinde olduğu gibi—işgalin; ihtilaflı ve istikrarsız alanlardan beslenen, azınlıklar, mezhepler, tamamlanmamış siyasal yapılar, ayrılıkçı hareketler ve egemenlik boşlukları üzerinden nüfuzunu yeniden üreten bir karaktere sahip olduğunu göstermektedir. Bu çizgi, 1950’lerden itibaren şekillenen ve “Çevre Doktrini” olarak bilinen yaklaşımın devamı niteliğindedir. Söz konusu doktrin, Arap çevresinin dışındaki aktörlerle ittifak ağları kurarak rakipleri kuşatmayı ve stratejik kazanımlar elde etmeyi hedeflemiştir. Uluslararası bağlam değişmiş olsa da bu strateji ortadan kalkmamış; aksine bugün, tanınmayan ya da sınırlı tanınırlığa sahip yapıları da kapsayacak biçimde yeniden üretilmiştir. Bu bağlamda Somaliland, Arap ve bölgesel mutabakatın dışında kalan; Filistin meselesinin merkezinden uzak olmakla birlikte Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki ticaret yolları ile deniz güvenliği ve istihbarat hatlarıyla yakından bağlantılı bir yapı olarak, Çevre Doktrini’nin çağdaş bir uzantısını temsil etmektedir.
Bu noktada tanıma kararı, kısa vadede açık krizler üretmese dahi, bölge için yapısal bir gerilim unsuru hâline gelmektedir. Zira İsrail’in Afrika Boynuzu denklemine dâhil olması, mevcut hassas dengeleri yeniden düzenlemekte ve başta merkezi bölgesel güçler olmak üzere birçok aktör açısından yeni bir belirsizlik ve kaygı alanı yaratmaktadır. Bu tür bir angajmanın etkileri, yalnızca İsrail’in geleneksel rakipleriyle sınırlı değildir; İsrail’le barış ya da normalleşme ilişkileri bulunan ülkeleri de kapsamaktadır. Zira bu ortaklıklar, İsrail’in bağımsız hareket alanını ve kendi çıkarları doğrultusunda politikalarını yeniden yönlendirme kapasitesini ortadan kaldırmamaktadır.
Tanıma kararının Afrika ölçeğinde de daha geniş sonuçları bulunmaktadır. Çok sayıda ayrılıkçı hareketin var olduğu bir kıtada bu adım, bağımsızlık sonrası dönemde görece sınır istikrarına dayanan Afrika düzeni açısından tehlikeli bir emsal teşkil etmektedir. Dolayısıyla tanımanın etkileri, yalnızca kısa vadeli sonuçlarla değil, ileride başka Afrika bağlamlarında kullanılabilecek potansiyeller yaratması bakımından da değerlendirilmelidir.
Bölgesel düzeyde ise tanıma kararı, Kızıldeniz üzerinden Mısır’a, Somali üzerinden Türkiye’ye ve dolaylı kuşatma ve yüksek erişim–gözetleme mantığı üzerinden İran’a yönelen çok katmanlı bir siyasi mesaj niteliği taşımaktadır. Bu durum, 7 Ekim sonrasında İsrail’in mevcut nüfuz alanlarını dolanarak bölgesel alanı yeniden şekillendirme çabasını ortaya koymaktadır. Aynı zamanda İsrail gücünün bölgede nasıl işlediğini de göstermektedir: yalnızca mevcut tehditleri bertaraf etmeye odaklanan değil, potansiyel tehditlerin ya da rakip bölgesel güçlerin ortaya çıkmasını engellemeyi hedefleyen bir yaklaşım. Bu nedenle Somaliland’ın tanınması, bölgesel dengelerin yeniden mühendisliğine yönelik daha geniş bir sürecin parçası olarak okunmalı; bölgenin kırılganlığını derinleştiren, nüfuz haritalarını yeniden çizen ve açık bir çatışma ya da anında görünür sonuçlar olmasa dahi gerilim ihtimallerini sürekli canlı tutan bir hamle olarak değerlendirilmelidir.
Not: Bu metin linkte bulunan Arapça makaleden Türkçe’ye uyarlanmıştır.



