Netanyahu’nun Uluslararası Barış Kurulu’nda Yer Alması Ne Anlama Geliyor?

Son Davos Konferansı’nda Uluslararası Barış Kurulu ’nun kurulduğunun ilan edilmesi ve kuruluş sözleşmesinin imzalanması ile birlikte, ABD yönetiminin Jared Kushner tarafından sunulan planının gündeme getirilmesi, Filistin meselesinin seyrinde tehlikeli bir dönüm noktasına işaret etmektedir.
Barış Kurulu, Gazze’ye ilişkin Filistin meselesini yöneten en üst çerçeve olarak tasarlanmış; yetkileri yalnızca Gazze Şeridi ile sınırlı kalmayıp, bölgeyi ve hatta küresel ölçekte düzenlemeleri kapsayan bütüncül bir vizyonu içerecek şekilde kurgulanmıştır. Kurulun yanı sıra, Amerikalı ve uluslararası diplomatlar, özel temsilciler ve iş insanlarından oluşan bir yürütme konseyi de oluşturulmuştur.
Dikkat çekici olan husus, Barış Kurulu’nda hiçbir Filistinli temsilcinin yer almamasına karşın, Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında tutuklama talebi bulunan İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun bu kurulun üyesi olarak yer almasıdır. Bu durum, kurulun adı, meşruiyeti ve işlevleri hakkında temel ve ciddi soruları beraberinde getirmektedir.
Asıl tehlike ise bu adımın, Gazze Şeridi’ne ilişkin önceden planlanmış, kurumsal yapılarla desteklenen ve sahada işlemeye başlamış bir sürecin varlığını açık biçimde ortaya koymasıdır. Bu süreç, Gazze’yi tamamen uluslararası vesayet altına yerleştirmeyi hedeflemekte ve onu Filistin ulusal çerçevesinin bütünüyle dışına çıkarmaktadır.
Zira oluşturulan sözde Filistin komitesi, ne resmi ne de gayriresmî herhangi bir ulusal Filistin meşruiyetine sahiptir. Bu komite; Filistin Kurtuluş Örgütü’ne, Filistin Yönetimi’ne ya da ulusal hareket ve direniş fraksiyonlarından herhangi birine dayanmamaktadır.
Aksine, bu komitenin referans kaynağı, Barış Kurulu’nda türeyen yürütme konseyi ile yeni atanmış yüksek temsilci Nikolay Mladenov olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla söz konusu süreç, Gazze Şeridi’ni Filistin ulusal bağlamından kopararak, açık biçimde Amerikan referanslı bir uluslararası vesayet rejimine tâbi kılmayı amaçlamaktadır.
Filistin Komitesi mi, yoksa Uluslararası Bir Kurumun Çalışanları mı?
Ortaya konulan yapıya yakından bakıldığında, Gazze Şeridi’ni yönetecek olan Filistinli “teknokrat” komitenin —katılan isimlere duyulan tüm saygıya rağmen— fiilen yabancı bir yönetim aygıtı bünyesinde çalışan Filistinli memurlar konumuna indirgendiği görülmektedir.
Bu durum, Oslo Anlaşması öncesinde işgal koşulları altında İsrail’e bağlı “sivil idare” yapısında çalışan Filistinli personeli büyük ölçüde andırmaktadır. O dönemde sağlık, eğitim ve kamu hizmetleri gibi alanlarda Filistinliler görev almakta, ancak bu alanlar işgalin sivil idaresi tarafından yönetilmekteydi.
Bugün ortaya çıkan paradoks ise şudur: İşgalci güç, işgalci sıfatıyla üstlenmesi gereken sorumluluklardan fiilen muaf tutulmakta, bu sorumluluklar bir uluslararası konsey ve vesayet mekanizması aracılığıyla devralınmaktadır. Bu yapı, Filistinliler üzerinde yönetimi, bir teknokrat komite üzerinden dolaylı biçimde icra etmeyi amaçlamaktadır.
Söz konusu komite hiçbir egemenlik niteliğine sahip değildir, tümüyle siyasi yetkilerden arındırılmıştır ve yalnızca sivil–hizmet odaklı bir çerçevede faaliyet gösterecektir. Komitenin fiilî lideri ise Filistinli üyelerden herhangi biri değil, yeni atanmış uluslararası yüksek temsilcidir. Bu da komitenin, özne bir Filistin yönetimi olmaktan ziyade, uluslararası vesayet düzeninin icracı bir aparatı olarak kurgulandığını açıkça ortaya koymaktadır.
Yeni Bir Oslo’yla mı Karşı Karşıyayız?
Filistin meselesi, Filistin halkı ve ulusal hareket, Oslo Anlaşmalarıyla bağlantılı olarak son otuz yılda son derece zor bir süreçten geçti. Bu anlaşmalar, Filistin halkını uluslararası fakat son derece kısıtlayıcı bir çerçeve içine hapsetti.
Doğru, Oslo süreci Filistin Yönetimi’nin kurulmasını sağladı; ancak bu yapı, Filistin devletine götürecek sağlam temeller üzerine inşa edilmedi. Devlete gidiş süreci, İsrail hükümetlerinin ve ardışık Amerikan yönetimlerinin inisiyatifine bırakıldı.
Sonuç olarak Filistinliler ne devletlerini kurabildi ne de işgalden kurtulabildi. Aksine bu dönem, işgalin Filistin halkına karşı sorumluluklarından büyük ölçüde sıyrıldığı, buna karşılık sömürgeci varlığını derinleştirdiği bir süreç oldu. Batı Şeria’daki yerleşimci sayısı dört kat arttı, Kudüs’te Yahudileştirme hız kazandı ve son yıllarda sağcı İsrail hükümetleri döneminde Filistin siyasal varlığının temel unsurları sistematik biçimde aşındırıldı.
Filistinliler, özellikle son yıllarda, Oslo’nun dayattığı kısıtları aşmaya ve yeni bir çerçeve arayışına girmeye çalıştı. Bu çabalar, bir yandan Birleşmiş Milletler ve ona bağlı kurumlar üzerinden yürütülen diplomatik ve hukuki girişimleri, diğer yandan da işgale karşı farklı direniş ve intifada biçimlerini kapsadı. Ama şimdiye kadar bu girişimler somut bir sonuç üretmedi.
Yeni Oslo
Bugün gelinen noktada Filistin halkının, “Oslo 1” ve “Oslo 2”den sonra, “Oslo 3” olarak nitelendirilebilecek yeni bir aşamaya sürüklendiği görülüyor. Hatırlanacağı üzere Oslo 1 ve 2, Gazze ve Eriha’dan çekilmeyi, Filistin Yönetimi’nin kurulmasını ve Batı Şeria’nın A, B ve C bölgelerine ayrılmasını öngörmüş; Filistin Yönetimi’nin yetkilerinin kademeli olarak genişlemesi, sözde devletin ön aşaması olarak sunulmuştu.
Bu yeni aşamayı farklı kılan unsur, sürecin Gazze Şeridi üzerinde uluslararası bir vesayetle başlaması ve Gazze’nin Filistin ulusal çerçevesinden fiilen koparılmaya çalışılmasıdır. Ancak bunun Gazze ile sınırlı kalması beklenmemektedir. Bir sonraki adımın Batı Şeria olması kuvvetle muhtemeldir. Nitekim İsrail hükümetinin benimsediği ve Batı Şeria’nın kuzeyi, merkezi ve güneyinde “emirlikler” kurulmasını öngören “nihai çözüm” planı bu yönde bir hazırlığa işaret etmektedir.
Bu çerçevede, ABD’nin de Batı Şeria’ya yönelik ikinci bir aşama olarak uluslararası vesayeti dayatması olasıdır. Bu, Filistinlilerin “kendilerini yönetme kapasitesine sahip olmadıkları”, Filistin Yönetimi’nin yolsuzlukla malul olduğu ve reform yapamadığı, dolayısıyla yönetme ehliyetini kaybettiği iddialarıyla gerekçelendirilebilir.
Önümüzdeki tablo, Filistin meselesinin bir kez daha egemenlikten ve kendi kaderini tayin hakkından uzaklaştırılarak, yeni bir uluslararası denetim ve vesayet rejimi içine sokulma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.
Hangisi Daha Kötü: Uluslararası Vesayet mi, İngiliz Mandası mı?
Bazıları bugün yaşananları 1917’de başlayan Britanya mandasıyla karşılaştırıyor; ancak dikkatli bir inceleme, bugün gelinen noktanın çok daha sorunlu olduğunu gösteriyor. Britanya mandası, tüm olumsuzluklarına rağmen, bütün Filistin topraklarını ve Filistin halkının tamamını kapsıyordu ve teorik olarak tüm Filistin’de bir devletin kurulmasına geçiş aşaması olarak tasarlanmıştı.
Britanya’nın sonraki uygulamalarının Siyonist yapının (devletin) kurulmasına zemin hazırlamış olması bir yana, bu manda düzeni en azından teorik düzeyde coğrafyayı ve halkı bugünkü gibi parçalamamıştı ve bütünüyle Birleşmiş Milletler denetimine tabiydi.
Amerikan Mandası
Buna karşılık, bugün söz konusu olan vesayet uluslararası değil, açık biçimde Amerikan vesayetidir. Kadronun büyük bölümü Amerikalılardan oluşmakta, plan Amerikan kaynaklı olmakta ve Barış Kurulu’nun başkanlığı da bir Amerikalıya verilmektedir. Daha da tehlikelisi, bu vesayet düzeni herhangi bir siyasal ufuk ya da siyasi proje öngörmemekte; yalnızca ekonomik projelerden, yatırımlardan ve Gazze Şeridi’nin bir Riviera’ya dönüştürülmesinden söz etmektedir. Bu yaklaşım, Filistin halkının ulusal bir davası olmadığı, özgürlük ve bağımsızlık talep etmediği varsayımına dayanmaktadır.
Bu, Filistinlilere Oslo sürecinin başında yapılan ve Batı Şeria ile Gazze’nin “Ortadoğu’nun Singapur’u” olacağı yönündeki vaatleri hatırlatmaktadır. O vaatlerin tamamı boşa çıkmış, Filistinliler somut hiçbir kazanım elde edememiştir. Mevcut plan da Filistin halkının ulusal haklarını görmezden gelmekte ve çatışmanın doğasını ve gerçekliğini bilinçli biçimde es geçmektedir.
Bu nedenle, uzun vadede başarı şansı son derece düşüktür. İlk aşamada bazı projeler hayata geçirilebilir; ancak sağlam temellere dayanmadığı için bu düzen sürdürülebilir olmayacak ve bölge yeniden patlama noktasına gelecektir. Çünkü adalet yoktur, ulusal onur zedelenmiştir ve arzulanan özgürlük ufukta görünmemektedir.
Filistin halkı ulusal haklarını ve siyasal hedeflerini gerçekleştirmedikçe, işgal ile çatışma da sona ermeyecektir. Nitekim Gazze Şeridi nüfusunun yaklaşık yüzde 65–70’ini Filistinli mülteciler oluşturmaktadır; Gazze, Filistin siyasi bilincinde ulusal mücadelenin ana damarlarından biri olarak görülmekte ve direniş ile ulusal hareketlerin büyük bölümü buradan doğmuştur. İşgal sürdüğü sürece Gazze de diğer Filistin toprakları gibi güvenlik ve istikrardan uzak kalacaktır. Filistin halkı temel ulusal haklarından yoksun bırakıldığı müddetçe, bu topraklar ne yatırımlar ne de turistik projeler için uygun bir zemin oluşturacaktır.
Filistinliler ne yapmalı?
Bu projenin ortaya çıkardığı siyasi ortam ve güç dengeleri nesnel biçimde değerlendirildiğinde, en acil soru şudur: Filistinliler ne yapmalı ve fiilen ne yapabilir?
Bu çerçevede birkaç temel noktaya işaret edilebilir:
- Meşruiyet. Filistin meselesiyle ilgili herhangi bir sürece meşruiyet kazandırabilecek tek taraf, Filistin halkının kendisi ve onun farklı siyasal-toplumsal güçleridir. Tarihsel sorumluluk, bu sürecin Amerikan biçimiyle ulusal bir meşruiyet kazanmamasını gerektirir. Filistinliler, işgal tarihi boyunca işgalciyi ve onun projelerini meşruiyetten mahrum bırakmayı başarmışlardır. Bugün hâlâ İsrail’in normalleşme ve anlaşmalar için ısrarcı olması, ABD’nin—işgalin başlıca hamisi olarak—Arap ve İslam ülkelerine Filistinlileri baypas etmeyi amaçlayan yoğun baskılar uygulaması bunun göstergesidir.
- İşgalin hedeflerine ulaşmasını engellemek. Filistinliler topraklarını tümüyle özgürleştirememiş ya da devletlerini kuramamış olsalar da, Siyonist hareketin nihai ve kapsamlı hedeflerini gerçekleştirmesinin önünde durabilmişlerdir. 1950’lerde Sina’ya yerleştirme (Rogers Planı) girişimini boşa çıkarmış, zorunlu göç (transfer) fikrine karşı durmuş, “alternatif vatan” projelerini engellemiş ve işgale bağlı, ona sadık bir Filistinli liderlik oluşturma çabalarını bertaraf etmişlerdir. Bu durum, işgalin ve destekçilerinin Filistin meselesini tasfiye etmesini ve Siyonist yapı için kalıcı bir istikrar üretmesini engellemiştir. Bugün de tüm zorluklara rağmen, Amerikan planının Filistin davası açısından taşıdığı stratejik tehlike nedeniyle bu planın akamete uğratılması için düşünmek ve çalışmak zorunludur.
- Ulusal hafızanın ve ulusal projenin korunması. Bu, yalnızca siyasi örgütlerin ya da kurumların görevi değildir; ulusal elitlerin, akademisyenlerin, aydınların ve sivil toplum kuruluşlarının ortak ve kolektif sorumluluğudur.
- Asgari düzeyde de olsa ulusal birlik. Filistinlilerin ortak bir zemin oluşturma ve bölünmüşlüğü aşma kapasitesine dair yaygın bir hayal kırıklığı bulunsa da, ulusal hareketin ve Filistinli grupların yeniden birleştirilmesi için sürekli çaba göstermek gerekmektedir. Tüm fraksiyonlar, hedef alınanın yalnızca Gazze’deki direniş ya da Hamas olmadığını; sıranın Batı Şeria’ya, diğer fraksiyonlara ve Filistin ulusal projesi ile siyasal varlığa da geleceğini idrak etmelidir.
Sonuç
Filistin koşullarının son derece ağır olduğu ve büyük bir esneklik ile derin bir hikmet gerektirdiği doğrudur. Gazze’de toparlanmayı mümkün kılan fırsatlarla etkileşim kurmak, Filistin halkının yaralarını sarmaya katkı sunmak elzemdir. Ancak bu geçici gerekliliklerle, işgalden kurtuluş ve özgürleşmeyle bağlantılı stratejik hedeflerden taviz vermeden hareket edebilmek en büyük meydan okumayı oluşturmaktadır.
Kalıcılık ve süreklilik Filistin halkına aittir; onu hedef alan herhangi bir formüle ya da yapıya değil. Bu halk, 1917’den bu yana yüz yılı aşkın bir süredir işgale direnmektedir. Durumdan duruma, ayaklanmadan ayaklanmaya geçmiştir; fakat teslim olmamış, boyun eğmemiştir. Ulusal haklarını elde etme ve işgalden tam kurtuluş konusunda ısrarını sürdürmüş ve sürdürecektir.
Trump Kurulu’nun akıbeti de, Filistin meselesini tasfiye etmeyi amaçlayan önceki tüm proje ve girişimlerden farklı olmayacaktır. Zira bu davanın uyanık, cesur ve inatçı bir muhafızı vardır: haklarından vazgeçmeyen, onları gerçekleştirmekten yorulmayan, denenmiş bir halk. Bugün bu halk, her zamankinden daha fazla sayıda dost, destekçi ve dayanışmacıyla dünya çapında çevrilidir.
NOT: Bu makale Al Jazeera sitesinde yayımlanmıştır.



