İsrail–Yunanistan–Kıbrıs İttifakı: Türkiye Karşıtı Bir Çevreleme Politikası

İsrail–Türkiye arasındaki gerilimin tırmanışını, İsrail’in Yunanistan ve Kıbrıs ile ilişkilerinde yaşanan niteliksel dönüşümden bağımsız ele almak mümkün değildir. Zira Ankara’nın bölgesel rakipleriyle kurulan bu yakınlaşma, artık sektörel iş birliği mantığını aşarak savunma, güvenlik ve askerî alanlara odaklanan daha kapsamlı ve stratejik bir nitelik kazanmıştır. Bu dönüşüm, 22 Aralık 2025’te Kudüs’te düzenlenen üçlü zirvede ve zirveye eşlik eden resmî açıklamalarda açık biçimde ortaya çıkmış; söz konusu açıklamalar Ankara’ya yönelik dolaylı ancak belirgin siyasi ve güvenlik mesajları içermiştir.
Bu çalışma, söz konusu ittifakı İsrail’in çıkarları perspektifinden ele almayı ve İsrail’in “Türk tehdidi” olarak tanımladığı olgunun hangi bağlamlarda şekillendiğini analiz etmeyi amaçlamaktadır. Bu çerçevede, İsrailli karar alıcıların Suriye’deki gelişmeler ile bunların Doğu Akdeniz ve diğer bölgesel sahalardaki yansımaları arasında giderek güçlenen bir bağlantı kurdukları varsayımından hareket edilmektedir. İnceleme, 2023 sonrasında bölgesel nüfuz dengeleri ve ittifakların yeniden düzenlenmesi süreci içinde bu algının nasıl konumlandığını ortaya koymayı hedeflemektedir.
“İmparatorluklar” Söylemi ve Tehdit Anlatısının Yeniden Üretimi
Gazze Savaşı’nın (Ekim 2023) ardından Türkiye ile İsrail arasındaki gerilim, artık yalnızca Gazze’deki İsrail soykırımına ilişkin siyasi bir anlaşmazlık çerçevesinde ele alınmamaktadır. Yaşanan gerilim, İsrail’in bölgesel tehdit algılarını yeniden tanımlamasıyla bağlantılı daha derin bir boyut kazanmıştır.
Söz konusu bağlamda, İsrail söylemi içinde Türkiye’nin rolüne ilişkin yeni bir ideolojik–siyasal çerçevenin şekillenmeye başladığı görülmektedir. Bu çerçeve; “Sünni hilal”, yeni-imparatorlukçu Türk hedefleri ya da “Yeni Osmanlıcılık” olarak adlandırılan bir yaklaşım üzerinden kurgulanmaktadır.
Oysa İsrail anlatısının sunduğu biçimiyle, somut ve nesnel bir Türk hegemonya projesinin varlığına dair ikna edici kanıtlar bulunmamaktadır. Bu durum, söz konusu söylemin esasen siyasi–stratejik bir işlev gördüğüne işaret etmektedir.
Bu söylem, bölgesel tehdit önceliklerini yeniden sıralamayı ve özellikle Yunanistan ile Kıbrıs’la kurulan İsrail ittifakını genişletmeyi meşrulaştırmayı amaçlamakta; bunu yaparken de Ankara ile doğrudan bir çatışmaya girmeksizin dolaylı bir çevreleme stratejisi üretmektedir. Bu dönüşüm, Kudüs’te gerçekleştirilen üçlü zirvede doruk noktasına ulaşmıştır.
Zirve sırasında İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Yunanistan ve Kıbrıs başbakanlarıyla birlikte düzenlediği ortak basın toplantısında sarf ettiği şu sözler bu yaklaşımı açıkça yansıtmaktadır: “İmparatorluklarını yeniden inşa edebileceklerini ve topraklarımızı kontrol edebileceklerini hayal edenlere şunu söylüyorum: Bunu unutun. Böyle bir şey olmayacak. Kendimizi savunabilecek güce sahibiz ve iş birliğimiz bu gücü daha da pekiştiriyor.”
Bu ifade, İsrail’in Türkiye’nin rolünü “sınırlandırmaya” yönelik bir strateji benimsediğini açık biçimde ortaya koymakta; kullanılan dil, geçici anlaşmazlıkların yönetiminden, Türk nüfuzunu yapısal ve genişlemeci bir proje olarak tanımlayan bir çerçeveye geçildiğini göstermektedir. Böylece Türkiye, siyasi ve güvenlik düzeyinde caydırılması gereken bir aktör olarak konumlandırılmaktadır.
Bu anlatı, alternatif bir tehdit inşasına dayanmaktadır. İsrail bakış açısına göre, İran ve müttefiklerinin etkisinin zayıflatılması, “Şii hilali” olarak adlandırılan eksenin darbe alması, “cephelerin birliği” denkleminde yaşanan çözülme ve önceki Suriye rejiminin çöküşü sonrasında Türkiye, yükselen yeni risk unsuru olarak öne çıkmaktadır.
İsrail, çevresindeki sahalarda İran kaynaklı doğrudan tehdidi büyük ölçüde bertaraf ettiğine kanaat getirdikçe, önceliklerini yeniden düzenleme imkânı bulmuş; İran nüfuzuyla mücadeleden, savaş sonrası bölgesel dengeleri etkileyebilecek diğer bölgesel güçleri izlemeye yönelmiştir. Bu bağlamda Türkiye, İsrail’in yeni tehdit algısında merkezi bir konuma yerleştirilmektedir.
Özellikle 2025 yılı boyunca İsrail’in siyasi ve güvenlik söyleminde, Türkiye giderek jeopolitik ve askerî nüfuzunu farklı sahalara yaymaya çalışan yükselen bir bölgesel aktör olarak sunulmaya başlanmıştır. İsrail perspektifinden bu durum, mevcut güç dengeleri açısından uzun vadeli bir meydan okuma olarak değerlendirilmektedir.
Nitekim Ocak 2025’te hükümete bağlı Nagel Komitesi, Türkiye destekli Sünni bir gücün Suriye’de ortaya çıkmasının İsrail’in güvenliği için, önceki İran tehdidinden daha az tehlikeli olmayan yeni bir risk oluşturabileceği uyarısında bulunmuş ve Başbakan Netanyahu’ya Türkiye ile olası bir savaşa hazırlık yapılmasını önermiştir.
Nisan 2025’te ise Yedioth Ahronoth’ta yayımlanan askerî bir analizde, Türkiye’nin Suriye’de oluşan güç boşluğunu doldurabilme kapasitesine ve “Şii hilalin” yerine geçebilecek bir “Sünni İslami eksen” oluşturma ihtimaline dair endişeler dile getirilmiştir. Bu çerçevede, Türkiye’nin bölgesel bir tehdit olarak sunulması—Aralık 2025’te Knesset’te de tartışıldığı üzere—İsrail’in çevresindeki tehdit algısını yeniden tanımlamasına, Doğu Akdeniz’deki hamlelerini meşrulaştırmasına ve Yunanistan ile Kıbrıs’la ittifakını güçlendirmesine hizmet eden bir araç işlevi görmektedir.
Böylece Gazze Savaşı sonrasında İsrail–Türkiye gerilimi, İsrail’in bölgesel tehdit ortamını yeniden kurgulamasının ve Türkiye’nin çok katmanlı nüfuzuna diplomatik, ittifak temelli ve güvenlik söylemleri üzerinden karşılık vermesinin bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır.
2023 Sonrası İsrail–Türkiye Gerilimi: Güvenlik ve Bölgesel Nüfuz
İsrail, “Türk tehdidi”ni giderek genişleyen bir bölgesel nüfuz olgusu olarak görmekte; bu nüfuzun Suriye ve Doğu Akdeniz’den Libya, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz’e kadar uzanan çoklu sahalarda etkili olduğunu, ayrıca Gazze dosyasına dâhil olma çabalarıyla daha da derinleştiğini değerlendirmektedir. Bu İsrail anlatısı, Ankara’yı yayılmacı bir aktör olarak tasvir eden algının, resmî açıklamalar, diplomatik girişimler ve İsrail’in benimsediği güvenlik politikaları üzerinden nasıl inşa edildiği izlenerek açıkça takip edilebilmektedir.
1) Gazze’de Türk rolüne karşı çıkış
İsrail–Türkiye geriliminin belirgin tezahürlerinden biri, İsrail’in Gazze’de ateşkesi denetlemesi öngörülen uluslararası güçte Türkiye’nin yer almasına açıkça karşı çıkmasıdır. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar, 27 Ekim 2025’te yaptığı açıklamada Türkiye’nin “İsrail politikalarına yönelik düşmanca tutumları” nedeniyle kabul edilebilir ülkeler arasında olmadığını belirtmiştir.
Başbakan Benyamin Netanyahu da Gazze’de herhangi bir Türk rolüne itiraz etmiş ve “Gazze’ye kimin güç konuşlandırabileceğine İsrail’in karar vereceğini” vurgulamıştır. Bu tutum, olası bir Türk varlığının Filistin sahasında kalıcı bir siyasi ve güvenlik nüfuzuna dönüşeceği endişesini yansıtmaktadır. Böylece anlaşmazlık, siyasi düzeyin ötesine geçerek Filistin güvenlik alanının denetimine ilişkin bir rekabet mantığına evrilmektedir. İsrail, savaş sonrası düzenlemelerde etkide bulunabilecek aktörleri tekeline almak isterken, Türkiye’yi—Hamas’la ilişkileri ve Filistin dosyasındaki artan diplomatik görünürlüğü nedeniyle—potansiyel bir rakip olarak görmektedir.
Nitekim Gazze savaşıyla birlikte İsrail–Türkiye ilişkileri keskin biçimde gerilmiştir. Türkiye, Ekim 2023’te İsrail’le enerji işbirliğini askıya almış; Mayıs 2024’te tüm ticari ilişkileri durdurmuş; Kasım 2024’te diplomatik ilişkileri tamamen kesmiştir.
Ağustos 2024’te Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı soykırım davasına katıldığını açıklamış; bir yıl sonra ekonomik ilişkilerin resmen kesildiğini, hava sahası ve limanların İsrail’e kapatıldığını duyurmuştur. Bu adımlar, geçmişte ilişkileri karakterize eden pragmatizmin sona erdiğini ve Ankara’nın söylem düzeyinden uluslararası hukuk alanında doğrudan karşı karşıya gelmeye geçtiğini göstermektedir.
2) İsrail hesaplarında kilit bir alan olarak Suriye
İsrail–Türkiye geriliminin kapsamı 2025 yılında Suriye’yi de içine alacak şekilde genişlemiştir. İsrail, Türkiye’nin Suriye’de olası bir rol genişlemesini, kendi askerî ve güvenlik hareket serbestisini doğrudan tehdit eden bir gelişme olarak değerlendirmiştir. Artan Türk nüfuzu, İsrail açısından önceki İran etkisinin potansiyel bir ikamesi olarak görülmekte; bu durumun Suriye’yi “Türk nüfuz alanına” dönüştürerek etkilerini Doğu Akdeniz’e taşıyabileceği, Suriye’nin derinliklerinde İsrail’in hareket alanını daraltabileceği ve kuzeydeki caydırıcılık ortamını yeniden şekillendirebileceği düşünülmektedir.
Bu bağlamda, İsrailli yetkililerden aktarılan değerlendirmelerde, Ankara’nın Suriye’yi bir tür “Türk himaye alanına” dönüştürebileceğine dair kaygılar dile getirilmiştir. Nitekim Nisan 2025’te Reuters, İsrail’in Türkiye’ye, özellikle Palmira gibi stratejik bölgelerde Türk askerî üsleri kurulmasına karşı çıktığını ve bunu “kırmızı çizgi” olarak ilettiğini aktarmıştır. Bu tutum, Mart 2025’te İsrail’in Hama Havalimanı ve T4 hava üssüne yönelik saldırılarıyla eş zamanlı gerçekleşmiş; İsrail bu hamlelerle “hava operasyonel serbestisine müdahaleye izin vermeyeceği” mesajını vermiştir.
Buna karşılık, Nisan 2025’te Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, ülkesinin İsrail ile doğrudan bir çatışmadan kaçınma iradesini vurgulamış; ancak İsrail’in Suriye’deki hedeflere yönelik saldırılarını bölgesel istikrarı zedeleyen adımlar olarak eleştirmiştir.
Dolayısıyla, İsrail’in Suriye’de artan Türk nüfuzuna karşı duruşu, “Şii hilalin” gerilemesi sonrasında çevresindeki tehdit anlatısını yeniden kurma çabasının bir parçası olarak okunabilir. Bu çerçevede Türkiye, yayılma kapasitesine sahip yükselen bir bölgesel güç olarak algılanmakta; İsrail’in operasyonel serbestisini güvence altına almak ve bölgesel güç dengelerini sabitlemek amacıyla izlenmesi ve sınırlandırılması gereken bir aktör olarak konumlandırılmaktadır. Bu yaklaşım, Gazze Savaşı’nın sonuçları ve bölgesel yansımalarıyla da doğrudan bağlantılıdır.
Buna ek olarak, Türkiye–Suriye arasında deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasına yönelik olası bir anlaşma ihtimali, jeopolitik açıdan ayrı bir kaygı başlığı oluşturmaktadır. 2019 Türkiye–Libya deniz yetki alanları anlaşması, Doğu Akdeniz’de deniz nüfuz haritalarını yeniden şekillendirme potansiyeli nedeniyle bölge ülkelerinde ciddi tepkiler doğurmuş ve bir “uyarı örneği” olarak değerlendirilmiştir.
Bu nedenle İsrail, olası bir Türkiye–Suriye deniz anlaşmasının Doğu Akdeniz’de Türkiye için yeni bir nüfuz platformu yaratabileceğini, kendisinin enerji ve jeostratejik konumunu zayıflatabileceğini ve mevcut dengelerle uyumlu olmayan yeni deniz düzenlemelerinin önünü açabileceğini düşünmektedir.
3) Libya, Afrika Boynuzu ve Kızıldeniz
İsrail’in Türk nüfuzuna yönelik itirazı, yalnızca Doğu Akdeniz ve Levant ile sınırlı kalmamakta; Libya ve Afrika Boynuzu gibi stratejik bölgelere de uzanmaktadır. İsrail açısından, Aralık 2019’da Ankara–Trablus anlaşmasının imzalanmasından bu yana Libya’daki Türk askerî ve deniz varlığı, özellikle enerji dosyaları ve deniz yetki alanlarının sınırlandırılması bağlamında, Doğu Akdeniz’in istikrarını ve İsrail’in çıkarlarını tehdit eden bir gelişme olarak değerlendirilmektedir.
Nitekim İsrail Dışişleri Bakanlığı, söz konusu anlaşmayı “hukuka aykırı” olarak nitelemiş ve bunun bölgedeki enerji düzenlemeleri ile deniz sınırlandırmalarını olumsuz etkilediğini açıklamıştır.
Afrika Boynuzu’nda ise Türkiye ile dolaylı gerilimin yeni bir boyutu ortaya çıkmıştır. 26 Aralık 2025’te İsrail, Somaliland’ı bağımsız bir devlet olarak tanıdığını açıklamış, böylece onu resmen tanıyan ilk ülke olmuştur; ayrıca Somaliland ile tam diplomatik ilişkiler tesis edilmiştir.
Bu karar Arap ve Afrika dünyasında geniş çaplı itirazlara yol açarken, Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tanımayı “hukuka aykırı ve kabul edilemez” olarak nitelendirmiş ve Somali’nin toprak bütünlüğünün Türkiye açısından stratejik bir öncelik olduğunu vurgulamıştır. İsrail’in bu adımı, bölgede ve deniz çevresinde artan Türk nüfuzunu dengeleme girişimi olarak da okunabilir; özellikle Gazze Savaşı sonrası ortaya çıkan yeni bölgesel denklemler ve bunların Kızıldeniz’e uzanan yansımaları bağlamında.
Bu çerçevede, İsrail–Türkiye geriliminin Gazze Savaşı sonrasında yalnızca Levant ve Doğu Akdeniz ile sınırlı kalmadığı, aksine yeni stratejik sahalara yayıldığı görülmektedir. İsrail, doğrudan bir çatışmaya girmeden, diplomatik, ekonomik ve jeopolitik araçlar kullanarak Türk askerî ve ekonomik yayılımını dengelemeye ve izlemeye yönelik bir strateji izlemektedir.
2023 Sonrası Doğu Akdeniz
1) Hareketliliğin hızlanması ve ittifakların yeniden tanımlanması
İsrail ile Türkiye arasındaki gerilimin artması, 2025 yılında İsrail–Yunanistan–Kıbrıs ilişkilerinin belirgin biçimde derinleşmesiyle eşzamanlı ilerlemiş; bu süreç, iş birliği çerçevelerinin ekonomik alanların ötesine geçerek güvenlik ve diplomasi boyutlarını kapsayacak şekilde genişlemesine yol açmıştır.
Nitekim 13 Mart 2025’te Atina’da İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs dışişleri bakanları bölgesel iş birliği ve ortak meydan okumaları ele almak üzere bir araya gelmiştir. Bunu izleyen 30 Mart 2025’te Kudüs’te Başbakan Netanyahu ile Yunanistan Başbakanı arasındaki görüşme ise taraflar arasındaki stratejik ortaklığın derinliğini teyit etmiş; askerî ilişkilerin güçlendirilmesi ile Doğu Akdeniz ve Suriye’deki bölgesel gelişmeler gündemin merkezinde yer almıştır.
Nisan 2025’te Delphi Ekonomi Forumu, üç ülkenin güvenlik alanındaki iş birliğini derinleştirme konusundaki kararlılığını ortaya koymuş; bu iş birliğinin, doğal gaz ve enerji gibi ekonomik dosyaların ötesine geçerek daha geniş jeopolitik boyutlara taşındığını göstermiştir. Uluslararası eşgüdüm düzeyinde ise Mayıs 2025’te, Doğu Akdeniz Boru Hattı (EastMed) projesinin askıya alınmasının ardından durgunlaşan “3+1” mekanizmasının (İsrail–Yunanistan–Kıbrıs–ABD) yeniden canlandırılmasına yönelik girişimler dikkat çekmiştir. Bu adım, uluslararası koordinasyon şemsiyesini genişletme arzusunu yansıtmaktadır.
Eylül 2025’te İsrail’in Barak MX hava savunma sistemini Kıbrıs’a teslim etmesi, olası hava ve füze tehditlerine karşı ortak caydırıcılığın güçlendirilmesi olarak değerlendirilmiştir. Buna paralel olarak, Türkiye ile Mısır’ın Doğu Akdeniz’de “Dostluk Denizi” adıyla on yılı aşkın bir aradan sonra ilk kez ortak deniz tatbikatı gerçekleştirmesi, iki ülke arasında yakınlaşmaya işaret etmiş; bu gelişme, Türkiye ve Mısır’ın deniz ve siyasi manevra alanını genişletmesi bakımından İsrail’de kaygı uyandırmıştır.
Söz konusu kaygılar, aynı zamanda bölgedeki deniz gücü rekabetinin giderek yoğunlaşmasıyla da doğrudan bağlantılıdır.
Bu gelişmelerin ortasında, 22 Aralık 2025’te Netanyahu, Yunanistan Başbakanı ve Kıbrıs Cumhurbaşkanı’nın katılımıyla düzenlenen üçlü zirve, üç ülke arasındaki güvenlik–stratejik ittifakı yeniden teyit etmiştir. Zirvede askerî ve güvenlik alanlarındaki iş birliğinin genişletileceği ilan edilmiş; Netanyahu, “İsrail’in Yunanistan ve Kıbrıs ile güvenlik iş birliğini güçlendirmeyi kabul ettiğini” vurgulamıştır. Bu siyasi beyan, zirveden birkaç gün sonra İsrail ordusunun 2026 yılına yönelik üçlü askerî iş birliği eylem planının imzalandığını duyurmasıyla somutlaşmış; plan, ortak eğitimler, tatbikatlar ve stratejik diyalog gibi faaliyetleri içermiştir.
Buna paralel olarak, İsrail kaynaklarında Doğu Akdeniz’de üç ülkeden oluşan yaklaşık 2.500 askerlik bir “ortak müdahale gücü” kurulmasının değerlendirildiğine dair haberler yer almıştır. Her ne kadar bu fikir, İsrail basınına göre planlama aşamasında kalmış ve uygulamaya geçirilmemiş olsa da, gündeme getirilmesi dahi güvenlik düşüncesinde niteliksel bir dönüşüme işaret etmektedir. Bu durum, siyasi ittifakın ötesine geçilerek, pratik caydırıcılık araçları ve operasyonel mekanizmaların tartışılmaya başlandığını göstermektedir.
2) Bir çevreleme politikası olarak üçlü ittifak
Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs arasındaki tarihsel gerilimler bağlamında İsrail–Yunanistan–Kıbrıs arasında giderek güçlenen ittifakı, yalnızca enerji alanındaki teknik iş birlikleri ya da sınırlı bir savunma ortaklığı olarak görmek mümkün değildir. Aksine bu ittifak, İsrail’in 2023 sonrasında bölgesel tehdit haritasında yaşandığını düşündüğü dönüşüm ışığında, Türk nüfuzunu çevrelemeye yönelik hesaplı bir stratejinin parçası olarak okunmalıdır. İsrail, Doğu Akdeniz’deki tarihsel gerilimleri değerlendirerek, doğrudan bir çatışmaya girmeden stratejik dengeleme üretmeyi hedeflemektedir.
Doğu Akdeniz’deki anlaşmazlıkların kökeni, Türkiye ile Yunanistan ve Kıbrıs arasındaki deniz yetki alanları, karasuları ve kıta sahanlığına ilişkin tarihsel ihtilaflara dayanmaktadır. Türkiye–Yunanistan arasında Ege Denizi, adalar ve hava sahası etrafında şekillenen uyuşmazlık, 20. yüzyılın ortalarından itibaren kalıcı bir gerilim zemini oluşturmuştur.
Yunanistan adaları tam deniz yetki alanına sahip egemen topraklar olarak görürken, Türkiye bunu özellikle batı kıyılarına yakın bölgelerde kendi deniz haklarına aykırı saymaktadır. Bu gerilim, 1996’daki İmia/Kardak Krizi sırasında iki ülkeyi savaşın eşiğine getirmiş, ABD arabuluculuğuyla kontrol altına alınabilmiştir.
Ancak kriz, ihtilafları çözmekten ziyade, ilerleyen yıllarda sürecek “kontrollü tırmanma” modelinin temelini atmıştır. Bu dinamik 2021’de yeniden görünür olmuş; Türkiye’nin Oruc Reis sismik araştırma gemisini tartışmalı alanlara göndermesi, Yunanistan’ın askerî alarm düzeyini yükseltmesine ve İsrail dâhil olmak üzere savunma ortaklıklarını güçlendirmesine yol açmıştır.
Kıbrıs ise bu jeopolitik denklemin ikinci kilit düğümünü oluşturmuştur. 1974’te adanın Türk ve Rum kesimleri olarak bölünmesi, “münhasır ekonomik bölgeler” etrafında süregelen bir ihtilaf yaratmıştır.
2009–2011 yılları arasında Tamar, Leviathan ve Afrodit gibi büyük doğal gaz sahalarının keşfi, gerilimi yeniden tırmandırmış; Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail yatırımları güvence altına almak ve Avrupa’ya ihracat yolları oluşturmak üzere Mısır ve Yunanistan üzerinden projeler geliştirmiştir. Türkiye ise bu düzenlemeleri, enerji denkleminden dışlanma ve deniz çıkarlarının stratejik biçimde kuşatılması olarak değerlendirmiştir.
Bu bağlamda İsrail, Doğu Akdeniz sahnesine görece geç fakat niteliksel olarak güçlü bir giriş yapmış; doğal gaz keşiflerini güvenlik, siyaset ve deniz nüfuzu ile ilişkilendirerek Yunanistan, Kıbrıs ve Mısır’la stratejik ortaklıklar kurmuştur. EastMed boru hattı ve elektrik bağlantı projeleri bu yaklaşımın somut örnekleri olmuştur. Süreç, 2019–2020’de Mısır, Ürdün, Kıbrıs, Yunanistan ve İsrail’in yer aldığı Doğu Akdeniz Gaz Forumu’nun kurulmasıyla kurumsallaşmış; Türkiye’nin dışarıda bırakılması ise Ankara’da dışlanmışlık algısını daha da pekiştirmiştir.
Dolayısıyla İsrail, Türkiye ile Yunanistan ve Kıbrıs arasındaki gerilimleri, çevresindeki bölgesel alanı yeniden düzenlemek ve Türk genişlemesini daha maliyetli ve daha zor uygulanabilir hâle getiren bir stratejik ortam üretmek için araçsallaştırmaktadır. Bu yaklaşım, İsrail stratejik davranışında köklü bir yere sahip olan ve literatürde “çevre doktrini” (periphery doctrine) olarak bilinen kalıpla uyumludur. Söz konusu doktrin, rakiplerin merkezî tehdit alanlarını çevreleyen aktörlerle ittifaklar kurarak, karşı tarafın hareket kabiliyetini ve etki kapasitesini sınırlayan jeopolitik bir kuşak oluşturmayı hedefler.
Bu çerçevede İsrail’in Yunanistan ve Kıbrıs ile yakınlaşması, Doğu Akdeniz bağlamında söz konusu doktrinin güncel bir uygulaması olarak okunabilir. İsrail, Ankara ile Suriye ya da Doğu Akdeniz’de doğrudan bir karşılaşmaya girmek yerine; ekonomik (enerji ve altyapı), güvenlik (hava savunması, askerî ve teknolojik iş birliği) ve açık siyasi koordinasyon alanlarında baskı unsurları yaratarak Türk nüfuzunun “yumuşak noktalarına” yönelmektedir. Böylece resmî bir düşmanlık ilan etmeksizin, Türkiye’nin manevra alanını daraltan çok katmanlı bir baskı stratejisi izlenmektedir.
Bu bağlamda üçlü ittifak, açık bir askerî pakt ya da çatışma mesajı olmaktan ziyade, dinamik bir çevreleme ve caydırıcılık mekanizması olarak şekillenmektedir. Amaç, Türkiye’nin gelişen askerî, savunma ve deniz yeteneklerinin, ileride kendi lehine müzakere senaryoları dayatmasına engel olacak bir denge üretmektir. Türkiye’nin hava savunma ve füze kapasitelerindeki ilerleme, Yunanistan ve Kıbrıs’ı savunma açıklarını kapatabilecek, ileri teknolojiye sahip ve istihbarat paylaşımı sunabilen bir ortak arayışına yöneltmiş; bu boşluğu büyük ölçüde İsrail doldurmuştur.
Bu noktada Yunanistan açısından İsrail ile savunma iş birliği, yalnızca doğrudan tehditlere karşı bir önlem değil, aynı zamanda olası bir Türk tırmanışının maliyetini yükselten stratejik bir kaldıraç işlevi görmektedir. İsrail ise bu iş birliği sayesinde, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin hesaplarını etkileme, kendi askerî ve teknolojik üstünlüğünü bölgesel nüfuza dönüştürme ve kendisini Doğu Akdeniz’de merkezî bir aktör olarak tahkim etme imkânı elde etmektedir.
Sonuç
2023 sonrasında Türkiye–İsrail ilişkilerinde yaşanan gerilim, İsrail’in sınırlı ve sektörel anlaşmazlıkları yönetme yaklaşımından, Türkiye’nin artan nüfuzunu merkeze alan daha kapsamlı bir güvenlik anlatısı inşa etmesine geçişi yansıtmaktadır. Bu çerçevede Türkiye, İsrail söyleminde giderek “kaygı verici” bir bölgesel aktör olarak yeniden tanımlanmaktadır.
Söz konusu anlatı tekil bir olaya dayanmamakta; aksine farklı coğrafyalarda ve dosyalarda biriken gelişmelerden beslenmektedir. İsrail perspektifinde, Türkiye’nin çıkarlarının İsrail hedefleriyle birden fazla sahada kesişmesi, potansiyel bir stratejik tehdit olarak yeniden çerçevelenmektedir.
Bu anlamda, Gazze savaşı sonrasında Türkiye’nin bölgesel etkisi; Suriye, Doğu Akdeniz, Libya ve Afrika Boynuzu hatlarının kesiştiği geçişsel bir bölgesel momentte yeniden kurgulanmakta; İsrail ise doğrudan bir çatışmaya sürüklenmeden kazanımlarını tahkim etmeyi ve güç dengelerini yeniden ayarlamayı hedeflemektedir.
İsrail’in, Türkiye ile doğrudan bir çatışmanın sınırlarının farkında olması—Türkiye’nin NATO üyeliği ve uluslararası çıkar ağları nedeniyle—onu çatışmacı olmayan bir stratejiye yöneltmiştir. Bu strateji, Türkiye’yi çevreleyen bölgesel ortamın yeniden mühendisliğine; özellikle Doğu Akdeniz’de Ankara’nın geleneksel rakipleriyle ittifak ve koordinasyon ağları kurmaya dayanmaktadır.
Bu nedenle Ankara ile yaşanan gerilim, İsrail’in daha geniş bir bölgesel yeniden konumlanma sürecinin parçası hâline gelmektedir. Nihai hedef ise, geleneksel rakiplerin (İran ve “direniş ekseni”) gerileyen rollerinin yarattığı boşlukları doldurabilecek yeni bir bölgesel aktörün ortaya çıkmasını engellemek ve dönüşüm hâlindeki bölgesel ortamda İsrail’in görece üstünlüğünü korumaktır.
Not: Bu metin linkte bulunan Arapça makaleden Türkçe’ye uyarlanmıştır.



