Güney el-Halil Operasyonu ve Batı Şeria’da İlhak Süreci

Kerim Kurt & Suleiman Basharat

İşgal ordusunun Batı Şeria’nın birçok bölgesinde başlattığı askerî operasyonlardan—Ocak 2025’ten bu yana Cenin ve Tulkarim mülteci kamplarında yürütülen ve “Demir Duvarlar” olarak adlandırılan operasyon başta olmak üzere, ardından Tubas vilayeti ve Ürdün Vadisi’nde gerçekleştirilen müdahalelerden—farklı olarak, 19 Ocak 2026’da el-Halil kentinin güney bölgesinde gerçekleştirilen İsrail askerî operasyonu, gerekçeleri ve hedefleri hakkında çok sayıda soru doğurmuştur. Zira hedef alınan bölge, hâlihazırda sürekli bir İsrail askerî ve güvenlik varlığı altında olup fiilî bir kuşatma durumundadır; dolayısıyla operasyonu meşrulaştıracak nitelikte somut ve acil bir güvenlik tehdidi bulunmamaktadır.

el-Halil’in güneyinde yaşananları anlamak için, İsrail askerî operasyonunun dört gün boyunca kentin güneyindeki Cebel Cevher (Jabal Johar) bölgesine yoğunlaştığı görülmektedir. İşgal makamları operasyonun ilk saatlerinde, Aralık 2025’te bölgede patlak veren aşiret temelli anlaşmazlık ve buna eşlik eden silahlı çatışmalar, mülkiyet tahribatı ve can kayıplarını gerekçe göstererek amacın “asayişi sağlamak” ve “silah toplamak” olduğunu açıklamıştır. Ancak işgal ordusunun, aşiret çatışmalarını sona erdirme gerekçesiyle el-Halil’de daha önce kapsamlı bir askerî operasyon düzenlemiş olmaması dikkat çekicidir.

Operasyonun sona ermesinin ardından şu sorular öne çıkmıştır: el-Halil’in güneyinde gerçekleştirilen bu müdahalenin gerçek saikleri ve hedefleri nelerdir? Bu operasyonun, Batı Şeria’nın kuzeyindeki mülteci kamplarında süregelen askerî faaliyetlerle bağlantısı var mıdır? Ve işgal ordusunun Batı Şeria’daki davranışını şekillendiren siyasal bağlam nedir?

İdari–Siyasal Mühendislik

1997 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü ile İsrail işgal yönetimi arasında imzalanan el-Halil Protokolü uyarınca, şehir iki bölgeye ayrılmıştır: H1 (yaklaşık %80’lik kesim) Filistin Yönetimi’nin idari kontrolüne bırakılmış; H2 ise eski şehir, İbrahim Camii ve kentin güneyindeki bazı mahalleleri kapsayacak şekilde tam İsrail güvenlik kontrolü altına alınmıştır. İşgalin askerî operasyonunda hedef alınan bölge olan Cebel Cevher (Jabal Johar), fiilen H2 sınırları içinde yer almakta ve doğrudan İsrail güvenlik denetimine tabidir.

Bu durum, bölgede yaşandığı iddia edilen “asayişsizlik” ve silah yayılımının, işgalin güvenlik kontrolü altındaki bir alanda gerçekleştiğini göstermektedir. Nitekim el-Halil genelinde ve özellikle Filistin Yönetimi’nin yetkisinin bulunmadığı güney kesimlerde, dönemsel aşiret çatışmaları yaşanmakta; bu çatışmalar silahlı olaylara, can kayıplarına ve mülkiyet tahribatına yol açmaktadır. Ancak işgal güçleri daha önce el-Halil’de aşiret temelli anlaşmazlıkları sona erdirmek, güvenlik boşluğunu gidermek ya da silah toplamak gerekçesiyle kapsamlı bir askerî operasyon düzenlememiştir.

el-Halil’in güneyindeki askerî müdahalenin bağlamı, Gazze’ye yönelik soykırım savaşı sonrasında hız kazanan bir dizi İsrail politika ve uygulaması çerçevesinde okunabilir. 16 Temmuz 2025’te İbranice yayımlanan Israel Hayom gazetesi, işgal makamlarının İbrahim Camii üzerindeki yetkileri el-Halil Belediyesi’nden alarak Kiryat Arba yerleşiminin dini konseyine devrettiğini bildirmiştir. Bu adım, 1994’ten bu yana İbrahim Camii statüsünde yapılan ilk “esaslı değişiklik” olarak değerlendirilmiştir.

Eylül 2025’te ise işgal güçleri el-Halil Belediye Başkanı Teysir Ebu Senine’yi tutuklamıştır. Bu gelişme, yalnızca şahsi bir tasarruf olarak değil; el-Halil’in içinde bulunduğu dönemin siyasal karakteri ve Filistin resmî kurumları, işgal yönetimi ile yerel aşiret yapıları arasındaki ilişkinin geleceği açısından derin siyasi anlamlar taşıyan bir adım olarak yorumlanmıştır. Özellikle, Filistin Kurtuluş Örgütü ve Filistin Yönetimi’nden bağımsız biçimde tasarlanan sözde bir “aşiret emirliği planı”na dair artan tartışmalar bağlamında bu tutuklama dikkat çekicidir.

Aralık ayında ise İsrail Sivil İdaresi, el-Halil’in güneyinde yer alan ve yalnızca şehir için değil tüm Batı Şeria için ekonomik bir merkez niteliği taşıyan “El-Fahs” sanayi bölgesindeki bazı Filistinli fabrikalara yaptırım uygulama kararı almıştır. Söz konusu karar, Filistinli tesislerin atık ve kanalizasyon sularının Birüssebi (Be’er Sheva) ve Necef’teki yerleşimlere çevresel zarar verdiği iddiasına dayandırılmıştır.

İsrail’in bu adımları, Batı Şeria’daki süregelen tırmanış bağlamında, özellikle el-Halil kentini hedef alan sistematik bir politikanın varlığına işaret etmektedir. Bu çerçevede, el-Halil’in güneyinde gerçekleştirilen askerî operasyon—İsrail anlatısına göre—daha önce değinilen aşiret çatışması gerekçesiyle başlatılmıştır. Çatışmaların başlamasıyla birlikte işgal makamları, el-Halil’in merkezinde yaşayan yerleşimcilerin, aşiret silahlarının kendilerine yöneltilmesinden endişe duyduğu yönünde bir söylem üretmiştir.

İşgal ordusu ve güvenlik birimlerinin değerlendirmelerine göre, “Aksa Tufanı” operasyonundan çıkarılan dersler doğrultusunda, aşiretlerin elindeki silahlar şu aşamada doğrudan işgal askerlerine ya da yerleşimcilere karşı kullanılmasa dahi, gelecekte her an bu yönde kullanılma potansiyeline sahiptir. Bu nedenle işgal ordusunun yaklaşımı, yalnızca “niyetlere” karşı değil, “aşiretlerin sahip olduğu kapasitelere” karşı da harekete geçilmesi gerektiği yönündedir.

Bu yaklaşım, İsrail’in farklı sahalarda izlediği genel güvenlik mantığıyla örtüşmektedir. Zira işgalin hedefleri yalnızca dar anlamda güvenlik boyutuyla sınırlı değildir; el-Halil’in güneyindeki askerî operasyon da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Aşiret çatışması sırasında işgal makamları, Filistin Yönetimi’nin tutumunu ve krizi kontrol altına alma kapasitesini yakından izlemiştir. İsrail analizlerinde, el-Halil’deki aşiret çatışmaları sıklıkla Filistin Yönetimi’nin zayıflığı ve güvenliği tesis edememe kapasitesiyle ilişkilendirilmektedir. Her ne kadar el-Halil Valisi aşiretler arası bir uzlaşı girişiminde bulunmuşsa da, ateşkes kısa sürede çökmüş ve çatışmalar yeniden başlamıştır. Bunun üzerine işgal makamları, Filistin Yönetimi’nin görevini yerine getiremediği iddiasıyla müdahale ettiğini ileri sürmüştür.

Ancak işgal müdahalesi, ağır askeri araçlar, zırhlılar ve buldozerlerle yürütülen askerî operasyonla sınırlı kalmamıştır. Bunun ötesinde, işgalin Sivil İdaresi doğrudan aşiretlerle temas kurarak fiilî bir yönetim otoritesi gibi hareket etmiştir. 19 Ocak’ta Sivil İdare ve İsrail istihbarat birimleri, el-Halil’in güneyindeki yaklaşık 25 aşiret ileri geleni ve arabulucuyu çağırmış; “aranan kişilerin”, silah tüccarlarının ve çatışmalar sırasında kullanılan silahların teslim edilmesini talep etmiştir. Aşiret temsilcileri bu taleplere doğrudan yanıt vermemiş olsa da, Sivil İdare bölgedeki aşiret liderlerini, çatışmaların sona erdirilmesini öngören bir “aile içi barış anlaşması” imzalamaya zorlamıştır.

Operasyonun Filistin Perspektifinden Amaçları

el-Halil’deki işgal operasyonunun bağlamı incelendiğinde, bunun münferit bir adım olmadığı; fiilî ilhak ve Filistinlilerin gündelik yaşamının denetimi yoluyla tam İsrail egemenliğini dayatmayı hedefleyen daha geniş bir sürecin uzantısı olduğu görülmektedir. Bu yaklaşım, son on yılda Kudüs’ün Eski Şehri’nde izlenen İsrail politikalarıyla benzerlik göstermekte; bu süreç binlerce Filistinlinin kenti ya da çevresini terk etmeye zorlanmasıyla sonuçlanmıştır.

Bu çerçevede işgal, operasyonu “silah toplama” ve “aşiret çatışmasını sona erdirme” amacıyla gerçekleştirdiğini ileri sürerek, Filistin iç işlerine müdahale eden ve kendisini Filistin Yönetimi’nin yerine geçebilecek bir güvenlik otoritesi olarak sunan bir rol üstlenmektedir. Bu durumun tehlikesi, Filistin Yönetimi’ne alternatif olarak bölgesel-idari yapılar öneren İsrail söylemleriyle kesişmesinde yatmaktadır. Daha önce gündeme getirilen ve “el-Halil Emirliği” olarak adlandırılan model bu bağlamda hatırlanmalıdır. el-Halil’in güçlü aşiret yapısı nedeniyle, bu tür bir formül için ilk uygulama alanı olabileceğine dair İsrail çevrelerinde değerlendirmeler bulunmaktadır.

Bu operasyon, söz konusu bölgenin siyasal, coğrafi ve demografik olarak Filistin bütünlüğünden koparılmasına yönelik bir siyasal mühendislik girişimi olarak da okunabilir. Amaç, Filistinli idari varlığın boşaltılması ve yerine işgal makamlarına bağlı bir idari modelin ikame edilmesidir. Böyle bir model, işgalin gelecekteki gelişmeleri doğrudan kontrol edebilmesini sağlayacaktır. Bu hedef, el-Halil’den doğuya doğru Ölü Deniz’e ve güneye doğru Necef’e uzanan Filistinli yerleşim alanlarını kuşatma işlevi görebilecek bir coğrafi–demografik kuşağın oluşturulması anlamına gelmektedir. Başka bir ifadeyle, el-Halil’den Necef’e kadar uzanan ve İsrail denetimi altında süreklilik arz eden bir alan yaratılması söz konusudur.

Öte yandan, operasyonun bir diğer boyutu Filistinlilerin yerinden edilmesine ilişkindir. el-Halil Yeniden İmar Komitesi Başkanı Muhannad el-Ca‘beri’ye göre, Cebel Cevher’deki askerî müdahale, bölgenin nüfustan arındırılması ve Eski Şehir ile İbrahim Camii çevresindeki kapalı alanın genişletilmesi amacını taşımaktadır. Bu çerçevede, kentin doğusundaki Kiryat Arba yerleşiminden güneydoğudaki Tel Rumeida yerleşim noktasına kadar uzanan hattın Filistinlilerden arındırılarak yerleşimcilere açılması hedeflenmektedir. Bu durum, bütünlüklü bir Yahudi yerleşimci karaktere sahip yeni bir demografik haritanın oluşturulması anlamına gelmektedir.

İlhak Sürecinde Merkezi Hedef

Kuzey Batı Şeria’daki mülteci kamplarında (Cenin ve Tulkarim) yaşananlarla el-Halil’deki gelişmeler ve Batı Şeria’nın diğer bölgelerinde muhtemel adımlar birlikte değerlendirildiğinde, işgalin son yıllarda sistematik biçimde ilerlettiği merkezi bir hedefle kesiştiği görülmektedir. Bu hedef, birbiriyle bağlantılı üç temel eksen üzerinden şekillenmektedir:

Birincisi: Yerleşimciliğin Pekiştirilmesi ve Coğrafyanın Yeniden Şekillendirilmesi

İşgal, Batı Şeria’daki yerleşimci hâkimiyetini, yerleşim birimlerini yasallaştırma ve genişletme yoluyla derinleştirmektedir. Özellikle E1 projesi, işgal altındaki Kudüs’ü Filistinli çevresinden koparmakta; Batı Şeria’nın kuzeyi ile güneyi arasındaki coğrafi sürekliliği kesintiye uğratmaktadır. Bu hat üzerinden Ürdün Vadisi’ne kadar uzanan bir yerleşim kuşağı oluşturulması, demografik ve mekânsal dengelerin yerleşimciler lehine dönüştürülmesine hizmet etmektedir.

İkincisi: Kuzey Batı Şeria’daki Kampların Yeniden Mühendisliği ve “İstikrar Karşılığı Denetim” Formülü

İşgalin müdahaleleri güvenlik boyutunun ötesine geçerek kuzey Batı Şeria’daki mülteci kamplarını hedef almaktadır. Yıkımlar, kentsel yeniden düzenleme uygulamaları ve nüfusun geri dönüşüne ilişkin koşullar dayatılması yoluyla Filistinli varlığın niteliği ve mekânla kurduğu ilişki yeniden tanımlanmaktadır. Böylece “denetimin kabulü karşılığında sükûnet ve istikrar” vaadine dayanan bir denklem dayatılmaktadır.

Üçüncüsü: İlhak Projesinin Tamamlanması ve Filistin Devleti Olasılığının Aşındırılması

Batı Şeria’daki genel politikalar, fiilî ilhakı hedefleyen bütünlüklü bir sürecin parçası olarak ilerlemektedir. Resmî ve gayriresmî yerleşim faaliyetlerinin hızlanması, Filistin Yönetimi’nin zayıflatılarak sivil idarenin (İsrail’e bağlı askerî-sivil yapı) güçlendirilmesi, ekonomik kuşatma ve sahadaki kısıtlamaların artırılması bu çerçevede değerlendirilmektedir. Son kertede amaç, ilhakın resmen ilan edilip edilmemesinden bağımsız olarak, sahada geri döndürülemez bir fiilî durum yaratmaktır.

Bu üç eksen birlikte ele alındığında, Batı Şeria’da yaşananların münferit güvenlik uygulamaları değil; mekânsal, demografik ve siyasal dönüşümü hedefleyen yapısal bir ilhak stratejisinin parçası olduğu görülmektedir.

Sonuç

Özetle, Batı Şeria’daki işgal politikaları artık güvenlik gerekçeleriyle açıklanabilecek nitelikte değildir. Aksine, çatışmanın yönetiminde köklü bir dönüşümü yansıtmaktadır: ulusal kurtuluş eksenli bir mücadeleden, Filistinlilerin gündelik yaşamının idari araçlarla yeniden düzenlendiği bir yönetsel çatışma modeline geçiş söz konusudur.

Bu dönüşüm, Filistin siyasal bilincini ve kimliğini hedef almakta; Filistin Yönetimi’ni siyasal içeriğinden arındırarak, işgale karşı yükümlülük üretmeyen bir idari çerçeveye indirgemektedir. Böylece, bir yanda “Yahudi devleti” tasavvurunun pekiştirildiği, diğer yanda ise parçalı idari yapılar aracılığıyla yönetilen bir Filistinli azınlık modelinin kurumsallaştırılmasına zemin hazırlanmaktadır.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu