Gazze’de Daralan Coğrafya: %9’luk Alana Sıkıştırılan Nüfus ve Sonuçları

İsrail işgal ordusu, “sarı hat” olarak bilinen hayali çizgi kapsamında Gazze Şeridi’nin yarısından fazlası üzerindeki kontrolünü sürdürmektedir. Mart 2026’da ise uluslararası yardım kuruluşları aracılığıyla “turuncu hat” adını verdiği yeni bir hayali çizgiyi ilan etmiş; böylece Gazze Şeridi’nin toplam alanının %11’ini daha fiilen kontrol altına alarak Filistinlileri yalnızca %36’lık dar bir alana sıkıştırmıştır.
Ancak bu oran da kendi başına gerçeği tam olarak yansıtmamaktadır. Sahadaki veriler, halkın fiilen yaşayabildiği alanın Gazze Şeridi’nin yalnızca %9’una denk geldiğini göstermektedir. Yani, 2.129.724’den fazla insan, Gazze Şeridi’nin toplam 365 km²’lik yüzölçümünden geriye kalan yaklaşık 33 km²’lik dar bir kıyı şeridine sıkıştırılmıştır.
Bu rapor, söz konusu rakamları ayrıntılı biçimde çözümleyerek, fiilî yaşam alanının 365 km²’den nasıl 33 km²’ye kadar daraldığını ortaya koymayı; bu coğrafi daralmanın boyutlarını ve Gazze’de yaşayan nüfusun günlük yaşamı ile geleceği üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır.
Rakamların Çözümlemesi: 365 km²’den Fiilen %9’a
Gazze Şeridi’nin coğrafyasını ve nüfus dağılımını zorla yeniden şekillendirme girişimi kapsamında, İsrail işgal ordusu Gazze’nin toplam yüzölçümünü fiilen daraltmaya yönelmiştir. Toplam 365 km²’lik alana sahip olan ve yaklaşık 2 milyon 400 bin kişinin yaşadığı Gazze Şeridi’nde nüfus yoğunluğu kilometrekare başına yaklaşık 6.575 kişidir. Ancak sahadaki gelişmeler ve soykırım savaşıyla birlikte bu alan giderek küçülmüştür.
Ekim 2025’te “sarı hat”, Gazze Şeridi’nin toplam alanının %53’ünü fiilen yutmuş; iki ay sonra bu hattın genişletilmesiyle İsrail’in askerî kontrolü toplam alanın %60’ına ulaşmıştır.
Mart 2026’nın ortalarında ise İsrail ordusu, “turuncu hat” adını verdiği yeni bir düzenlemeyle Gazze içindeki konuşlanma alanını daha da genişletmiştir. Gazze’nin en önemli ana arterlerinden biri olan Salahaddin Caddesi boyunca uzanan bu hat, Şeridin toplam alanının yaklaşık %11’ini daha keserek fiilen kontrol altına almıştır.
Böylece Filistinlilere yasaklanan veya erişimi kısıtlanan bölgelerin toplam oranı %64’e çıkmış, Gazze halkına teorik olarak yalnızca %36’lık bir alan kalmıştır. Bu gelişme sonucunda sarı ve turuncu hatlar arasında yaşayan nüfusun da yeniden göç etmek zorunda kaldığı, Şubat ayına ait Birleşmiş Milletler tahminlerine göre bunun yaklaşık 14.133 aileyi kapsadığı belirtilmektedir.
Ancak sahadaki gerçeklik, bu %36’lık alanın da halkın fiilen yaşayabildiği alan olmadığını göstermektedir. Soykırım savaşının geride bıraktığı yıkım, sistematik imha ve tüm yerleşim alanlarının haritadan silinmesi, gerçekte kullanılabilir yaşam alanını Gazze Şeridi’nin yalnızca %9’una kadar düşürmüştür.
Nitekim 15 Kasım 2025 tarihli bir Al Araby TV görsel raporu, Gazze halkının fiilen yaşayabildiği alanın yalnızca 33 km² olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü yıkım oranı hesaba katıldığında, teorik olarak kalan alan çok daha sert biçimde daralmaktadır.
Birleşmiş Milletler’in uydu programı UNOSAT tarafından yapılan kapsamlı hasar değerlendirmesine göre, 11 Ekim 2025 tarihli görüntülerin analizi Gazze’deki binaların yaklaşık %81’inin zarar gördüğünü ortaya koymuştur. Buna ek olarak, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve Dünya Bankası tarafından ortaklaşa hazırlanan ve 20 Nisan 2026’da yayımlanan Gazze Hızlı Hasar ve İhtiyaç Değerlendirmesi (RDNA) nihai raporu, 371.888’den fazla konut biriminin yıkıldığını veya hasar gördüğünü tespit etmiştir.
Bu tablo, tüm mahallelerde ve kent bloklarında açık biçimde görülmektedir. Savaş uçaklarının bombardımanıyla yüksek katlı konutlar yerle bir edilmiş, patlayıcı yüklü araçlarla bütün yerleşim blokları havaya uçurulmuştur.[1] Tam yıkıma uğrayan ve geniş bölümleri nüfustan arındırılan mahalleler arasında; konutların ve altyapının yok edildiği, sokakların enkazla kapandığı Şeyh Rıdvan, Tuffah, Zeytun, Sabra ve Tel el-Hava mahalleleri öne çıkmaktadır.
Bu yıkıma uğramış yerleşim alanları, teorik olarak halk için geriye kaldığı söylenen %36’lık alanın önemli bir bölümünü de fiilen kullanılamaz hâle getirmektedir. Geriye kalan alanların bir kısmı ise hastaneler, mezarlıklar ve zorunlu altyapı tesisleri gibi yaşamsal kullanım alanları tarafından işgal edilmektedir.
Buna ek olarak, Gazze’de yaklaşık 56 geçici düzensiz çöp sahasının oluştuğu tespit edilmiştir. Bu alanlar salgın ve hastalık riski taşıyan merkezlere dönüşmüş, yerinden edilen insanların bunlardan kilometrelerce uzak durmasını zorunlu kılmıştır. Örneğin Gazze kentinin güneyindeki Ebu Cerrad bölgesinde bulunan bir çöp sahası yaklaşık 75 bin metrekarelik bir alanı kaplamaktadır.
Buna ilaveten, sanayi ve tarım alanlarının da kısmen zarar görmesi, fiilen yaşanabilir alanı daha da daraltmıştır. Ayrıca görünürde boş olan bazı araziler de yerleşime uygun değildir. Bunun en belirgin örneklerinden biri eski askerî bölge olan “Netzarim”dir. Bir zamanlar üniversiteler, mahkemeler ve hastaneler barındıran bu bölge, altyapı ve hayati tesislerin sistematik biçimde yok edilmesi sonucu tamamen boş, çorak bir araziye dönüşmüştür.
Sınır boyunca uzanan tampon bölgelerin büyük bölümü de nüfustan arındırılmış durumdadır; özellikle İsrail askerî noktalarına bitişik alanlar ile sarı hattın batısında ve Gazze Şeridi boyunca kuzeyden güneye uzanan Salahaddin Caddesi çevresindeki bölgeler buna örnek teşkil etmektedir.
Bu hayati, yıkılmış ve yerleşime elverişsiz alanlar çıkarıldığında, fiilen yaşanabilir toprak daha da küçülmektedir. Bunun bedelini ise halk, boğucu bir nüfus yoğunluğu içinde ödemektedir. Yaklaşık bir milyon yerinden edilmiş kişi geçici olarak barınma merkezlerinde, okullarda, çadırlarda, sokak kaldırımlarında, refüjlerde ve deniz kıyısı boyunca son derece zor sağlık ve çevre koşulları altında yaşamaktadır.
Toplam nüfusu yaklaşık 2 milyon 129 bin 742 olan Gazze halkı[2], Gazze kenti, orta bölge ve güneydeki dar ve aşırı kalabalık ceplerde yoğunlaşmış durumdadır. Bu tablo, insanların yaşamaya elverişli olmayan coğrafi alanlara zorla sıkıştırılmasıyla ortaya çıkan ağır bir insani gerçekliği gözler önüne sermektedir.
Coğrafya ve Coğrafi Bilgi Sistemleri uzmanı Kamil Ebu Dahir[3] de bu durumu doğrulamaktadır. Ebu Zahir’in hesaplamalarına göre, her bir kilometrekarede yaklaşık 64.537 kişi yaşamaktadır. Bu rakam, kentsel alanlardaki uluslararası nüfus yoğunluğu standartlarının on katından fazladır ve dünyada benzeri görülmemiş bir zorunlu aşırı kalabalıklaşma durumunu ortaya çıkarmaktadır.
Bu sistematik alan daraltması ve zorla sıkıştırma politikası sonucunda Gazze halkının büyük bölümü, “turuncu hat”ın batısındaki dar kıyı şeridine hapsedilmiş durumdadır. Gazze’deki en büyük insan yoğunluğu bu bölgede toplanmıştır. Ancak bu dar kıyı şeridi, en temel insani yaşam koşullarından dahi yoksundur: Yerinden edilenlerin çadırları üst üste yığılmış, hastalıklar yayılmış, içilebilir su, gıda ve yakıt sıkıntısı derinleşmiş, ayrıca bölge aralıklı hava ve topçu saldırılarından da kurtulamamıştır.
İnsanlar “Sosyal Toplama Kampı” İçinde Nasıl Yaşıyor?
Gazze Şeridi’nde daralan coğrafya, nüfusun çok küçük bir alanda yoğunlaşmasına yol açmış; son derece ağır sağlık ve çevre koşulları içinde, en temel yaşam ihtiyaçlarından yoksun bir gerçeklik ortaya çıkarmıştır. Bu durum, sağlık, psikoloji, toplum ve ekonomi alanlarında derin sonuçlar doğurarak Filistinlilerin günlük yaşamını daha da ağırlaştırmış ve zaten var olan insani krizleri katlamıştır.
Sağlık Üzerindeki Etkiler
Dar bir alana sıkışan yoğun nüfus; yıkılmış evlerin enkazı, çöp yığınları, sokaklara yayılan kanalizasyon suları ve temizlik hizmetlerine erişimdeki ciddi kısıtlılıkla birleşince, Gazze’de geniş çaplı bir sağlık ve çevre felaketine yol açmıştır. Fareler, kemirgenler ve çeşitli böcek türleri hem evlerde hem de çadırlarda yerinden edilmiş insanların yaşam alanlarına yayılmış; bu durum hastalıkların yayılmasını ve enfeksiyonların insanlar arasında hızla bulaşmasını kolaylaştırmıştır.
Şifa Tıp Kompleksi Genel Müdürü Dr. Muhammed Ebu Selmiye’ye göre[4], sahadaki gözlemler, kampların büyük bölümünün hastalıkların yayılması için merkez hâline geldiğini göstermektedir. Özellikle cilt hastalıkları, solunum yolu rahatsızlıkları ve bağırsak enfeksiyonları, son derece ağır yaşam koşulları altında hızla yayılmaktadır. Bu tablo; içilebilir su eksikliği, kişisel hijyen için gerekli suyun yetersizliği ve bulaşık ile çamaşır yıkama gibi temel ihtiyaçların karşılanamamasıyla daha da kötüleşmektedir.
Bu çerçevede, Yerleşim Alanları Yönetim Grubu’nun (SMC) yerinden edilme bölgelerinde yürüttüğü erken uyarı sistemi de felaket boyutundaki çevresel tabloyu ortaya koymaktadır. Verilere göre:
- Yerinden edilme alanlarının %61’inde kanalizasyon suları çevredeki sokaklara taşmaktadır.
- Barınma merkezlerinin %56’sının çevresinde katı atık yığınları birikmiştir.
- Bu merkezlerin %24’ü, su baskınları ya da durgun su birikintileriyle çevrilidir.
Ayrıca açık alanda dışkılama vakaları ve ölü hayvanların yaygın biçimde bulunduğu tespit edilmiştir. Öyle ki, toplam yerinden edilme alanlarının yalnızca %3’ü, görünür sağlık ve çevre risklerinden arınmış durumdadır.
Bu ağır çevresel bozulma, yerinden edilen insanların fiziksel sağlığını doğrudan etkilemiştir. Nitekim yerinden edilme alanlarının %81’i, ciddi cilt enfeksiyonları ve salgınları bildirmiştir. Bunlar arasında uyuz, bit, tahtakurusu ve diğer dış parazit kaynaklı hastalıklar öne çıkmaktadır.
Bu zorlu çevre koşulları içinde Gazze’deki sağlık durumu daha da kötüleşmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’nün Gazze Ofisi Geçici Direktörü Luka Pigozzi, yerel toplumların hâlâ ciddi sağlık ve çevre riskleriyle karşı karşıya olduğunu vurgulayarak şu uyarıda bulunmuştur:
“Sağlık koşulları ve su durumuna ilişkin derin kaygı duyuyoruz. Bu koşullar toplumların yaşam kaynaklarını ve güvenliğini doğrudan etkiliyor; tüm bu riskler Gazze’de halk sağlığı üzerinde doğrudan sonuçlar doğuruyor.”
Psikolojik ve Toplumsal Sonuçlar
Ağır yerinden edilme koşulları ve buna eşlik eden dar coğrafi alanlarda yaşanan aşırı nüfus yoğunluğu, krizi yalnızca mekânsal bir sorun olmaktan çıkararak çok katmanlı bir insani felakete dönüştürmektedir. Bu durum, özellikle çocuklar ve kadınlar gibi kırılgan gruplar üzerinde derin psikolojik ve toplumsal etkiler üretmektedir. Çünkü aşırı kalabalık yalnızca mekân darlığı anlamına gelmemekte; aynı zamanda ruh sağlığını ve toplumsal dokuyu doğrudan etkileyen baskı ortamı oluşturmaktadır.
Psikolojik destek uzmanı Anhar Farajallah’a göre[5], aşırı kalabalık yerinden edilme ortamları, özellikle kadınlar ve çocuklar arasında çok sayıda psikolojik ve davranışsal bozukluğu beraberinde getirmektedir. Bu koşulların başlıca etkileri arasında psikolojik travma, sürekli sinirsel baskı, kaygı ve güvensizlik hissi öne çıkmaktadır.
Bu durum çocuklarda; saldırgan ya da içine kapanık davranışlar, uyku bozuklukları, gelişimsel gerilikler ve eğitim süreçlerinde aksama şeklinde kendini göstermektedir. Kadınlarda ise depresyon, çaresizlik hissi ve sürekli baskı altında yaşamanın doğurduğu yoğun psikolojik tükenmişlik (“burnout”) dikkat çekmektedir. Özellikle günlük baskıların sürdüğü, nefes alma alanı ya da yeterli psikososyal desteğin bulunmadığı ortamlarda bu etkiler daha da ağırlaşmaktadır.
Psikolojik ve sosyal uzman Sabreen al-Shaer de[6], zorunlu aşırı kalabalığın genel psikolojik sonuçlarının kronik kaygı ve sürekli gerginlik olarak ortaya çıktığını belirtmektedir. Sürekli gürültü, mahremiyetin yokluğu ve günlük yaşamın öngörülemez hâle gelmesi, sinir sistemini sürekli alarm durumunda tutmakta; bu da öfke, ani patlamalar ve biriken baskının davranışsal yansımalarını artırmaktadır.
Gazze Ruh Sağlığı Programı’nın yayımladığı bir rapor da bu tabloyu doğrulamaktadır. Rapora göre, yerinden edilmiş kişilerin %80’inden fazlası ağır psikolojik sıkıntı yaşamaktadır. Ancak çökmüş durumdaki sağlık sistemi, artan ruh sağlığı hizmeti ihtiyacını karşılayabilecek kapasiteden uzaktır.
Toplumsal düzeyde ise aşırı kalabalığın etkileri daha geniş bir yıkıma yol açmaktadır. Sabreen al-Shaer’e göre bu durum; aile içi bağların zayıflamasına, aile içi gerilim ve şiddetin artmasına, aile içindeki rollerin bozulmasına, mahremiyetin ve kişisel sınırların aşınmasına neden olmaktadır.
Buna paralel olarak toplumsal dayanışma ağları da zayıflamakta, eğitim süreçleri kesintiye uğramakta ve çocuklar ile gençlerin gelişimlerini destekleyen sosyal faaliyetler büyük ölçüde durmaktadır. Böylece aşırı kalabalık, yalnızca fiziksel bir sıkışmışlık değil; toplumsal dokuyu aşındıran çok yönlü bir kriz üretmektedir.
Siyasal Sonuçlar
Filistinlilerin zaten son derece dar olan Gazze Şeridi içinde daha da küçük bir alana sıkıştırılması, “mekânsal bir imha” olarak değerlendirilmektedir. Bu süreç, Filistin anlatısını aşındırmayı, toprak gasbı yaklaşımını kalıcılaştırmayı ve nihayet Gazze’yi birbirinden kopuk insan kantonlarına dönüştürmeyi hedefleyen bir coğrafi yeniden şekillendirme olarak yorumlanmaktadır.
Coğrafya uzmanı Kamil Ebu Dahir’e göre, bu sistematik coğrafi daraltmanın ciddi güvenlik ve demografik hedefleri bulunmaktadır. Bunların ilki, İsrail işgalinin Gazze üzerindeki kontrolünü kolaylaştırmak ve direnişi, onu çevreleyen kentsel ve toplumsal dokudan mahrum bırakarak zayıflatmaktır. Çünkü geçmişte bina kümeleri ve yoğun kent dokusu, direniş açısından doğal savunma hatları ve sokak çatışmaları için önemli bir zemin oluşturuyordu.
Ebu Dahir ayrıca, halkın dar bir alana sıkıştırılmasıyla yaratılan yoğun baskının, öncelikle Gazze halkının Şerit dışına zorla göç ettirilmesine elverişli koşullar hazırlamayı amaçladığını belirtmektedir. Buna ek olarak, “sarı bölge” ya da Gazze çevresindeki yerleşimleri korumak amacıyla oluşturulan tampon alanın da, bu yerleşimlerin olası saldırılardan korunmasına yönelik güvenlik mantığıyla şekillendirildiğini ifade etmektedir.
Siyasi coğrafya uzmanı Muhammed el-Memluk ise, İsrail’in coğrafi alanı daraltarak halk ile direniş arasında bir “acı boşluğu” yaratmaya çalıştığını savunmaktadır. Bu yaklaşım, direnişe toplumsal destek vermenin maliyetini eşi görülmemiş ölçüde artırmayı ve yaşanan mekânsal ile ekonomik sıkışmışlığın sorumluluğunu “direniş eylemine” yükleyerek iç toplumsal birliği zayıflatmayı hedeflemektedir.
Bu çerçevede, halkın dar bir alana sıkıştırılmasının nihai sonucu, yavaş ve sistematik bir yok oluş ortamı olarak tanımlanmaktadır. Gazze Şeridi, bu perspektife göre, tüm bir toplumun adım adım tüketildiği kolektif bir kapatma alanına dönüşmektedir. Aynı zamanda bu boğucu yaşam koşulları, zorla göçe elverişli bir zemin üretmekte; Gazze’yi, içinde yaşayanların çıkış yolu aradığı kapalı bir alana dönüştürmektedir.
Sonuç
Ne yazık ki, Gazze Şeridi’nde yaşayan insanların benzeri dünyada çok az görülen bir şekilde son derece dar bir alana sıkıştırılmış olmasına yeterince dikkat çekilmemektedir. Gazze nüfusunun yaklaşık 2 milyon 129 bin 724 kişinin yalnızca %9’luk bir alana hapsedilmesi, basit bir istatistikten ibaret değildir; bu, nüfusun Gazze Şeridi’nin onda birinden daha az bir bölümünde sıkışmış halde sürdürdüğü ağır ve acı dolu gündelik yaşamın ifadesidir.
Bunun sonucunda ise görünür ve görünmez çok katmanlı krizler ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle, insani ve yardım odaklı söylemin güçlendirilmesi; yaşanan tablonun uluslararası insani kuruluşlara ve karar alıcılara açık biçimde aktarılması büyük önem taşımaktadır.
Gazze’de yaşananlar yalnızca fiziksel altyapının ya da coğrafyanın tahrip edilmesiyle sınırlı değildir; aynı zamanda sivillerin yaşamının yeniden mühendislik yoluyla şekillendirilmesi anlamına gelmektedir. Nüfusun açık alanlarda toplanması, herhangi bir yerde ve zamanda sivillerin hedef alınmasını kolaylaştıran bir gerçeklik yaratmakta; bunun yanında onurlu yaşamı sürdürebilecek koşullardan yoksun, sürdürülemez bir çevre ortaya çıkarmaktadır.
Eğer bu durum uzun süre devam eder ve mevcut gerçeklik değişmeden kalırsa, Gazze Şeridi çok yönlü çöküşlerle karşı karşıya kalabilir. Bunlar arasında demografik çöküş, toplumsal yapının bozulması, kontrol edilmesi güç salgın hastalıkların yayılması, yapısal olarak sağlık ve psikoloji açısından ağır biçimde zarar görmüş nesillerin ortaya çıkması ve yeniden inşa kapasitesinin giderek aşınması yer almaktadır. Böyle bir süreç, yalnızca bugünü değil, Gazze’nin geleceğini de temel unsurlarından mahrum bırakma riski taşımaktadır.
[1] Patlayıcı yüklü araçlar: Fiilî hizmetten çıkarılmış eski M113 zırhlı personel taşıyıcılarının, tonlarca yüksek patlayıcı maddeyle doldurularak uzaktan kumandalı araçlara dönüştürülmüş hâlidir.
[2] Araştırmacı Hidaya Muhammed et-Tatar tarafından, Hükümet Medya Ofisi Genel Müdürü Ismail al-Thawabta ile 7 Mayıs 2026 tarihinde gerçekleştirilen görüşme.
[3] Araştırmacı Hidaya Muhammed et-Tatar tarafından, coğrafya ve Coğrafi Bilgi Sistemleri uzmanı Kamil Abu Zahir ile 5 Mayıs 2026 tarihinde gerçekleştirilen görüşme.
[4] Araştırmacı Hidaya Muhammed et-Tatar tarafından, Şifa Tıp Kompleksi Genel Müdürü Dr. Muhammed Ebu Selmiye ile 4 Mayıs 2026 tarihinde gerçekleştirilen görüşme.
[5] Araştırmacı Hidaya Muhammed et-Tatar tarafından, psikolojik destek uzmanı Anhar Farajallah ile 4 Mayıs 2026 tarihinde gerçekleştirilen görüşme.
[6] Araştırmacı Hidaya Muhammed et-Tatar tarafından, psikolojik ve sosyal uzman Sabreen al-Shaer ile 5 Mayıs 2026 tarihinde gerçekleştirilen görüşme.



