İran’a Karşı Savaşta ABD-İsrail Hedeflerinden Geriye Ne Kaldı?

ABD ile İsrail, 28 Şubat’ta İran’a karşı, uzun süredir Amerikan-İsrail–İran geriliminin merkezinde yer alan geniş başlıklar ve çok katmanlı hedefler doğrultusunda bir savaş başlatmıştır. Ancak sahadaki gelişmeler ve bağlamı, ABD ile İsrail arasında hem savaşın nihai seyri hem de operasyonel hedefler açısından belirgin farklılıklar bulunduğunu ortaya koymuştur.
İran’a yönelik savaşın hedefleri; nükleer programın tasfiyesi, balistik ve seyir füzeleri ile insansız hava araçları kapasitesinin etkisizleştirilmesi ve bölgesel ittifak ağının zayıflatılması gibi operasyonel amaçlar etrafında şekillenmektedir. Bunun yanında, rejim değişikliği hedefi de ABD ve İsrail’in ortak bir stratejik hedefi olarak öne çıkmış; ancak bu hedefe ulaşma yöntemleri iki taraf arasında farklılık göstermiştir.
Öte yandan, savaşın süresinin Trump ve ekibinin öngörülerinin ötesine uzaması, bu hedeflerin gerçekleşme ihtimalini ciddi biçimde tartışmalı hâle getirmiştir. Özellikle Hürmüz Boğazı’nda deniz güvenliği ve petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların kontrolü gibi yeni önceliklerin gündeme gelmesi, savaşın yöneliminde kaymalar yaşanabileceğine işaret etmektedir.
Bu çalışma, İran’a karşı yürütülen savaşta ABD ve İsrail’in hedeflerini incelemeyi; bu hedefler arasındaki uyum, kesişim ve zaman zaman ortaya çıkan ayrışmaları analiz etmeyi ve savaşın başlangıcından itibaren yaşanan gelişmeler ışığında bu hedeflerin ne ölçüde gerçekleştiğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.
İsrail ve ABD Arasında Savaşın Hedefleri
ABD ve İsrail, İran’a karşı savaşa genel hatlarıyla ortak askerî hedefler doğrultusunda girmiştir. Bölgede haftalar süren Amerikan askerî yığınağının ardından başlatılan ortak saldırı ile birlikte, ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, askerî operasyonların amacının “İran tehdidini ortadan kaldırmak” ve onun askerî kapasitesini etkisiz hâle getirmek olduğunu vurgulamıştır. Bu çerçevede açıklamaları, ortak hedeflerin dört temel eksende toplandığını göstermektedir:
1- İran’ın nükleer programının sona erdirilmesi
Her iki taraf da İran’ın nükleer programını tamamen ortadan kaldırmayı ortak bir hedef olarak benimsemiştir. Ancak bu hedef, Haziran 2025’teki on iki günlük savaşın ardından yapılan Amerikan açıklamalarıyla çelişkili görünmektedir. Söz konusu dönemde Washington, Natanz, Fordo ve İsfahan’daki nükleer tesisleri B-2 hayalet bombardıman uçakları ve sığınak delici bombalarla hedef almış ve nükleer tehdidin ortadan kaldırıldığını ilan etmiştir.
Buna karşın, sonraki istihbarat değerlendirmeleri açıklamalar ile sahadaki gerçeklik arasında belirgin bir fark olduğunu ortaya koymuştur. Saldırıların nükleer programı tamamen yok etmediği, yeraltındaki tahkim edilmiş tesislerin gelecekte zenginleştirme faaliyetlerini yeniden başlatabilecek kapasiteyi koruduğu anlaşılmıştır. Ayrıca Tahran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokunun bir kısmını saldırı öncesinde güvence altına almayı başardığı da ortaya çıkmıştır.
Bu bağlamda İran’ın nükleer programı yeniden savaşın merkezî hedeflerinden biri hâline gelmiştir. Nitekim Şubat 2026’daki müzakerelerde Washington, Tahran’dan uranyum zenginleştirme hakkından tamamen vazgeçmesini, “sıfır zenginleştirme” formülünü kabul etmesini, nükleer tesislerini sökmesini ve %60 oranında zenginleştirilmiş uranyum stokunu teslim etmesini talep etmiştir.
Her ne kadar İran’ın nükleer silah edinmesinin engellenmesi konusunda temel bir uzlaşı bulunsa da, yöntemlerin yönetimi konusunda Washington ile Tel Aviv arasında farklılıklar ortaya çıkmıştır. Trump, askerî seçeneğe başvurmadan önce diplomatik sürece fırsat tanıma eğilimi gösterirken, İsrail baştan itibaren müzakere temelli herhangi bir çözümü reddetmiş ve askerî seçeneği en etkili ve gerçekçi araç olarak benimsemiştir.
Bununla birlikte, bu farklılık gerçek bir diplomatik yönelimi yansıtmaktan ziyade, müzakere süreçlerinin İran’ı oyalamaya ve zaman kazanmaya yönelik bir stratejik aldatma aracı olarak kullanıldığı şeklinde yorumlanmıştır. Zira Trump’ın İran’a dayattığı şartlar, dengeli bir anlaşma zemini oluşturmaktan ziyade, Tahran’ı güç unsurlarından arındırmayı hedefleyen bir “teslimiyet belgesi” niteliği taşımaktadır.
2- İran’ın füze programının imhası
İki tarafın ikinci hedefi, İran’ın füze kapasitesini ortadan kaldırmak ve oluşturduğu tehdidi etkisiz hâle getirmektir. Her ne kadar İran’ın füze programı Haziran 2025 savaşı öncesinde ya da onu önceleyen müzakere şartlarında temel bir hedef olarak öne çıkmamış olsa da, İsrail nükleer tesislere yönelik saldırıların ardından Washington’a baskı yaparak gelecekteki herhangi bir anlaşmanın balistik füze programını da kapsayacak şekilde genişletilmesini sağlamaya çalışmıştır. Bu yaklaşım, önceki çatışmaların İran’ın en önemli saldırı ve caydırıcılık kapasitesinin füze sistemi olduğunu göstermesine dayanmaktadır.
Bu bağlamda İsrail, Tahran’ın füze envanterini hızla genişlettiğini ve aylık yüzlerce füze üretim kapasitesine ulaştığını iddia etmiştir. Trump ise İran’ın ABD’yi hedef alabilecek kıtalararası balistik füzeler geliştirdiğini öne sürmüştür. Ancak bu iddialar, Amerikan istihbarat değerlendirmeleriyle çelişmiştir. Söz konusu değerlendirmelere göre, Tahran’ın askerî kullanım kapasitesine sahip bir kıtalararası füze edinmesi, böyle bir siyasi karar alınsa dahi, en erken 2035 civarında mümkün olabilecektir.
Sonuç olarak füze programı, Şubat 2026’daki müzakerelerde Washington’un talepleri arasına dâhil edilmiş; ardından Trump’ın mevcut savaşı ilan ettiği konuşmada açık bir hedef olarak öne çıkmıştır. Bu hedef, İran’ın denizcilik kapasitesinin hedef alınmasıyla birlikte, ortak askerî operasyonun iki temel ekseninden biri olarak sunulmuştur.
3- Bölgesel nüfuz ağlarının zayıflatılması
İran’ın bölgesel nüfuz ağlarının zayıflatılması, Trump tarafından savaşın üçüncü hedefi olarak tanımlanmış ve iki taraf arasında erken aşamada bir uzlaşı noktası oluşturmuştur. Bu durum, ABD’nin İsrail talepleriyle uyumlu hareket etmesinde açıkça görülmüştür. Nitekim Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına yönelik Amerikan planı, Yemen’de Husilere karşı yürütülen ABD operasyonları ve Irak hükümetine İran’a yakın gruplara karşı adım atması yönünde yapılan Amerikan baskıları bu çerçevenin parçalarıdır.
Her ne kadar bu boyut 2025 yılı boyunca yürütülen müzakerelerde temel bir şart olarak öne çıkmamış olsa da, Şubat 2026 müzakerelerinde talepler genişletilerek “İran’ın bölgesel müttefiklerine verdiği desteğin kesilmesi” şartı da dâhil edilmiştir. Bu durum, ABD ile İsrail arasında “İran tehdidi”nin tanımının genişletilmesi konusunda bir mutabakat bulunduğunu ve bu meselenin diplomatik ve askerî stratejinin temel başlıklarından biri hâline getirildiğini göstermektedir. Böylece savaşın hedefleri, yalnızca doğrudan askerî programlarla sınırlı kalmayıp daha geniş bölgesel ve siyasal boyutları kapsayacak şekilde yükseltilmiştir.
4- İran rejiminin devrilmesi
Mevcut savaşın seyri, onun yalnızca önceki başlıkları hedef alan sınırlı bir askerî operasyon olarak sunulmasını aşan bir boyuta işaret etmektedir. Zira Haziran 2025 savaşında İran’ın nükleer programına indirilen darbeler, zenginleştirme faaliyetlerini acil bir tehdit olmaktan kısmen uzaklaştırmıştır. Aynı dönemde İran’ın bölgesel müttefik ağı da, Lübnan ve Gazze’deki sürekli saldırılar, Suriye sahasının kaybı ve Irak ile Yemen’de İran’a bağlı gruplara yönelik Amerikan baskıları sonucunda önemli ölçüde yıpranmıştır.
Buna rağmen savaş, yalnızca askerî kapasitenin etkisizleştirilmesiyle sınırlı kalmamış; Trump’ın “İran askerî olarak yok edildi, hedef alınacak bir şey kalmadı” açıklamasına rağmen, doğrudan İran rejimine baskı kurma ve yönetim yapısını yeniden şekillendirme yönüne evrilmiştir.
Bu durum, Trump ve Netanyahu’nun söylemlerinde ve sahadaki operasyonların niteliğinde açıkça görülmektedir. Trump, savaşın başlangıcını ilan ettiği konuşmada doğrudan İran halkına hitap ederek, “Biz işimizi bitirdiğimizde yönetimi siz devralın; bu sizin olacak” ifadelerini kullanmış ve bu anı “nesiller boyu yakalanabilecek tek fırsat” olarak nitelendirmiştir. Bu söylem, askerî baskının iç politik dönüşümü tetikleme aracı olarak kullanıldığını göstermektedir. Netanyahu da benzer şekilde, ortak operasyonların İran halkına “kendi kaderini eline alma” ve “özgür bir İran kurma” imkânı sunacağını belirtmiştir.
Her ne kadar iki taraf bu siyasi hedefte kesişse de, yaklaşım ve yöntemler bakımından belirgin bir farklılık söz konusudur. İsrail, İran rejiminin yapısal olarak reforme edilemez olduğunu, sorunun yalnızca liderlikten değil ideolojik temellerden kaynaklandığını savunmakta ve bu nedenle rejimin tamamen ortadan kaldırılmasını hedeflemektedir. Bu yaklaşım, bölgesel güç dengelerini yeniden şekillendirmeyi amaçlayan daha geniş bir stratejinin parçası olup, Netanyahu’nun “Ortadoğu’yu değiştiriyoruz ve bölgesel bir güce dönüşüyoruz” şeklindeki ifadelerinde somutlaşmaktadır.
Aynı yönelim, Eylül 2024’te Netanyahu’nun İran halkına doğrudan hitap ederek rejime karşı ayaklanma çağrısında bulunmasıyla belirginleşmiştir. Bu çağrı İran’da iç istikrarsızlığı tetiklemeyi amaçlayan bir müdahale olarak öne çıkmıştır. Bu söylemin, Tahran’ı Ekim 2024’te İsrail’e karşı saldırı gerçekleştirmeye daha fazla yönelten unsurlardan biri olduğu değerlendirilmektedir.
Aynı amaç, Haziran 2025 savaşında belirlenen İsrail hedeflerinde de somutlaşmıştır. Saldırılar; devlet kurumları, güvenlik merkezleri ve muhaliflere ait hapishaneler üzerinde yoğunlaşmış; buna ek olarak Devrim Muhafızları’nın merkezleri hedef alınmış ve üst düzey komutanlara yönelik suikastlar gerçekleştirilmiştir. Bu strateji, devlet yapısını çözmeyi ve rejimin kurumsal bütünlüğünü zayıflatmayı hedefleyen sistematik bir yaklaşımı yansıtmaktadır.
Buna karşılık Washington, hedeflerine daha çok sistem içi dönüşüm yoluyla ulaşma eğilimindedir. Trump, müzakerelerin başarısız olması hâlinde rejim değişikliğinin “istenen bir sonuç” olabileceğini belirtmiş ve “İran için yeni bir liderlik aramanın zamanı geldi” ifadelerini kullanmıştır. Söz konusu yaklaşım, rejimin tamamen tasfiyesi yerine, özellikle daha sert unsurların zayıflatılması ve yerlerine daha uzlaşmacı, Amerikan şartlarına daha açık aktörlerin ortaya çıkmasının teşvik edilmesine dayanmaktadır. Bu aktörler ya mevcut sistem içinden ya da iç siyasi dinamikler üzerinden şekillenebilir.
Bu Amerikan yaklaşımı, İran rejiminin Haziran 2025 savaşı, 2026 başındaki iç protestolar ve son yıllarda bölgesel nüfuzunun gerilemesi sonucunda göreli bir kırılganlık aşamasına girdiği varsayımına dayanmaktadır.
Sonuç olarak iki taraf arasındaki temel fark, ulaşılmak istenen nihai sonucun kapsamındadır. İsrail, “İslam Cumhuriyeti rejimini” sorunun özü olarak görüp tamamen ortadan kaldırmayı hedeflerken; Washington, daha hızlı ve pragmatik sonuçlar elde etmek amacıyla “rejim davranışını değiştirme” yönünde, liderlik düzeyinde dönüşüm ve kademeli iç değişim üzerinden daha uyumlu bir yapı oluşturmayı tercih etmektedir.
Hızlı Zafer Senaryosunun Çöküşü
Savaşın başlamasıyla birlikte, sahadaki gelişmelerin Washington’un beklentilerini kısa sürede aştığı ortaya çıkmıştır. ABD, rejimin hızlı bir şekilde çökmesi ya da içerden, kendi şartlarını kabul edecek bir liderliğe geçiş yaşanması üzerine kurulu bir “hızlı sonuç” senaryosuna dayanmıştı. Bu senaryo, Ali Hamaney’in öldürülmesi sonrasında İran’ın hızla müzakere masasına döneceği varsayımına dayanıyordu.
Trump’ın savaşın başındaki açıklamaları, ABD yönetiminin düşük maliyetli ve kısa süreli, sınırlı bir askerî operasyon öngördüğünü göstermektedir. Bu yaklaşım, yoğun ama kısa süreli saldırılar ve güç gösterisi yoluyla İran iç siyasetinde bir kırılma yaratmayı ve toplumsal hareketlenmeyi tetiklemeyi hedefliyordu.
Bu tasavvur, Venezuela örneğinde olduğu gibi rejim başının değiştirilerek ABD çıkarlarına daha uyumlu bir yönetim oluşturulabileceği varsayımına dayanıyordu. Ancak sahadaki gelişmeler bu beklentinin sınırlılığını hızla ortaya koymuştur.
İran’ın ilk saldırılara verdiği hızlı karşılık, Haziran 2025’e kıyasla daha etkili olmuş; ABD üslerinin hedef alınması, Hürmüz Boğazı’nın kapatıldığının ilan edilmesi ve küresel enerji akışının tehdit edilmesi, Hamaney’in öldürülmesinin Washington’un öngördüğü gibi bir siyasi boşluk ya da karar alma mekanizmasında çöküş yaratmadığını göstermiştir. Rejim, ilk şoku kontrol altına almayı başarmış ve merkezî otoritenin dağılmasını engelleyerek “hızlı zafer” varsayımını boşa çıkarmıştır.
Bu başarısızlık, Amerikan söylemindeki çelişkilerde de kendini göstermiştir. ABD Savunma Bakanı, savaşın “rejim değişikliği için yürütülmediğini, ancak rejimin zaten değiştiğini” ifade ederek hedefleri daraltmaya çalışmış; Beyaz Saray ise rejim değişikliğini ikincil bir sonuç olarak sunmuştur.
Trump ise farklı açıklamalarında “savaşı uzun süre sürdürebileceğini ya da iki-üç günde bitirebileceğini” söylemiş; zaman zaman hedefi yalnızca caydırıcılık mesajı vermekle sınırlı göstermek istemiştir. Buna karşın, sonraki açıklamaları savaşın kapsamının genişlediğini ortaya koymuş; İran’daki yeni liderliğin ABD’nin rolü olmadan belirlenmeyeceğini ifade etmiştir.
Sahada ise strateji, doğrudan devlet yapısını hedef almaya yönelmiştir. Devlet kurumları, sivil tesisler ve altyapı unsurları hedef alınmış; bunun yanında İran’ın başlıca petrol ihracat merkezi olan Harg Adası’nın vurulabileceği ve elektrik şebekesinin hedef alınabileceği yönünde tehditler dile getirilmiştir.
Washington’un önünde hâlen, Trump’ın dile getirdiği “tam ve koşulsuz teslimiyet” şartıyla savaşı sonlandırabileceği net bir çıkış yolu bulunmamaktadır. İran Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreteri Ali Laricani’nin “İran uzun bir savaşa hazırdır, bedeli ne olursa olsun” açıklaması bu durumu açıkça ortaya koymaktadır.
İran’ın geçiş sürecini yöneterek Mücteba Hamaney’i yeni lider olarak belirlemesiyle birlikte, ABD yalnızca askerî araçlarla rejim değiştirmenin mümkün olmadığını görmüş ve baskı araçlarını çeşitlendirmeye yönelmiştir. Bu kapsamda İran’daki Kürt gruplarla temas arayışı, merkezi otoriteyi zayıflatma stratejisinin bir parçası olarak gündeme gelmiş; aynı zamanda kara gücü kullanma seçeneği de tartışılmaya başlanmıştır.
Savaşın seyri, süresi ve nasıl sona ereceği hâlen belirsizlik ve çelişkilerle çevrilidir. Bu durum büyük ölçüde Washington’un savaşın süresi ve İran’a hızlı bir teslimiyet dayatma kapasitesini yanlış değerlendirmesinden kaynaklanmaktadır. Trump bir yandan savaşın “yakında biteceğini” ve “büyük ölçüde sona erdiğini” iddia ederken, Tahran savaşın bitiş şartlarını kendisinin belirleyeceğini, bunun da saldırıların durması, güvenlik ve siyasi garantilerin sağlanması ve tazminat ödenmesiyle mümkün olacağını vurgulamaktadır.
Her ne kadar Trump “İran’ın askerî kapasitesinin büyük ölçüde yok edildiğini” öne sürse de, sahadaki gerçeklik farklıdır. İran’ın İsrail hedeflerine ve Amerikan üslerine yönelik karşılık vermeyi sürdürmesi, direncinin henüz belirleyici biçimde kırılmadığını göstermektedir.
Savaşın Kontrolden Çıkması
ABD yönetiminin operasyon için öngördüğü dört günlük süre aşılır aşılmaz, Washington’un İran’ın tepkisini ve bunun enerji piyasalarına etkisini yanlış hesapladığına dair değerlendirmeler artmaya başlamıştır. Oysa İran, vereceği karşılığın niteliğini baştan itibaren açıkça ifade etmişti. Bu aşamada savaşın seyri üzerinde belirleyici olan unsur, küresel ölçekte ekonomik boyut hâline gelmiş; özellikle petrol ve doğal gaz arzına yönelik yapısal riskler, çatışmanın stratejik yönünü şekillendirmiştir.
İran’ın, küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğal gaz ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nı kapatması, enerji piyasalarında ciddi dalgalanmalara yol açmış; petrol fiyatları, nakliye ve sigorta maliyetleri hızla yükselmiştir. Bu durumun, küresel enflasyonu artırması ve ekonomik büyümeyi yavaşlatması beklenmektedir.
ABD ise iç politikada artan baskılarla karşı karşıyadır. Enerji fiyatlarındaki yükselişin doğrudan tüketici yakıt fiyatlarına yansıması, hane halkı, sanayi ve ulaşım sektörleri üzerinde ciddi yük oluşturmuştur. Bu gelişmeler, yaklaşan ara seçimler öncesinde Amerikan yönetimi üzerindeki siyasi baskıyı artırmaktadır.
Ayrıca karar alma çevrelerinde savaşın hedefleri ve maliyeti konusunda görüş ayrılıkları derinleşmiş; net bir strateji ve kapsamlı bir maliyet değerlendirmesinin bulunmaması eleştirilmiştir. Irak ve Afganistan deneyimlerinin yeniden hatırlatılması, ABD’nin uzun süreli ve maliyetli bir çatışmaya sürüklenebileceği yönündeki kaygıları güçlendirmiştir.
Bu bağlamda Washington, enerji fiyatlarını kontrol altına almak için acil çözümler aramaktadır. Hürmüz Boğazı’nı yeniden açma ve Körfez’de istikrarı sağlama konusundaki yetersizlik, alternatif tedbirleri gündeme getirmiştir. 12 Mart’ta Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), yaklaşık 400 milyon varil ile tarihinin en büyük acil petrol rezervi salımını başlatmış; ABD ise tek başına stratejik rezervlerinden 172 milyon varil piyasaya sürerek fiyat şokunu hafifletmeye çalışmıştır.
Öte yandan Trump’ın söylemleri, bu süreçteki stratejik belirsizliği açıkça yansıtmaktadır. Bir yandan Amerikan donanmasının petrol tankerlerine eşlik edeceğini belirtirken, diğer yandan Çin gibi ülkeleri deniz güvenliğine katkı sunmaya çağırmakta; zaman zaman Körfez ülkelerini savaşa dâhil olmaya davet etmekte, hatta ABD’nin bölgeden tamamen çekilebileceğini öne sürmektedir. Yapılan çelişkili açıklamalar, net bir stratejik çerçevenin bulunmadığını göstermektedir.
Bu tablo, İran’a karşı yürütülen savaşın ABD ve İsrail’in kontrol sınırlarını aştığını ortaya koymaktadır. Bu durum yalnızca Washington’a özgü değildir; İsrail tarafında da benzer bir tutarsızlık gözlenmektedir. Tel Aviv bir yandan operasyonların haftalar sürebileceğini belirtirken, diğer yandan savaşın hedeflerine beklenenden daha hızlı ulaşıldığını iddia etmektedir. Bu da propaganda söylemi ile sahadaki karmaşık gerçeklik arasında derin bir uçurum bulunduğunu göstermektedir.
Sonuç
İran’a yönelik saldırıların sağladığı askerî kazanımlara rağmen, Washington ve İsrail’in savaş için açıkladığı temel hedefler belirleyici biçimde gerçekleşmemiştir. Nükleer ve füze programları tamamen ortadan kaldırılamamış; özellikle zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbeti hâlâ belirsizliğini korumaktadır. Sahadaki veriler, Tahran’ın “teslimiyet” şartlarını kabul etmeye hazır olduğuna dair herhangi bir işaret bulunmadığını göstermektedir. Zira savaş, artık yalnızca askerî bir çatışma değil, rejimin siyasal varlığı ve meşruiyetiyle doğrudan bağlantılı bir mesele hâline gelmiştir.
Bu direncin en açık göstergelerinden biri, yeni lider Mücteba Hamaney’in 12 Mart’taki ilk açıklamasıdır. Hamaney, askerî karşılığın sürdürüleceğini, Hürmüz Boğazı’nın kapalı tutulacağını ve gerekirse bölgesel cephelerin genişletileceğini vurgulamıştır. Yönetimde liderliğin hızlı ve sorunsuz biçimde el değiştirmesi ve devlet ile askerî kurumların yeni liderlik etrafında bütünleşmesi, rejimin baskı altında yeniden örgütlenme kapasitesine sahip olduğunu göstermiş; Washington’un sistem içi çöküş veya otorite boşluğu beklentilerini boşa çıkarmıştır.
Bu çerçevede savaşın devamı, büyük ölçüde ABD’nin siyasi ve ekonomik maliyetleri ne ölçüde taşıyabileceğine bağlı hâle gelmiştir. Özellikle küresel enerji fiyatlarındaki artışın yarattığı baskı, Washington’u her an savaşın sonunu ilan etmeye yöneltebilecek bir faktör olarak öne çıkmaktadır.
Bu durumda ABD, “zafer” kavramını yeniden tanımlayarak, mevcut askerî kazanımları İran’ı caydırmak için yeterli gösterebilir. Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması da, saldırıların durdurulmasının bir sonucu olarak sunularak stratejik bir başarı ve “kesin zafer” şeklinde çerçevelenebilir. Böylece Washington, hem iç kamuoyu hem de uluslararası müttefikleri karşısında siyasi açıdan kabul edilebilir bir çıkış yolu elde etmeyi hedefleyebilir.



