Uzatma Dakikalarında Oyun: Filistin Anayasa Taslağı ve Ulusal Konsey Seçimlerine Dair Bir Okuma

Mahmud Abbas, 2 Şubat 2026’da Filistin Devleti için hazırlanan geçici anayasa taslağının ilk metninin yayımlanmasına karar verdi. Taslak, Anayasa Taslağını Hazırlamakla görevli Ulusal Komite için oluşturulan elektronik platform üzerinden kamuoyunun erişimine açıldı ve halkın görüş ve önerilerini iletebilmesi için 60 günlük bir süre tanındı. Bu karar, Abbas’ın yaklaşık yedi ay önce danışman Mohammad Al‑Haj Qassem başkanlığında kurduğu anayasa hazırlama komitesinden taslak metni teslim almasının ardından geldi.
Bu karar, Abbas’ın Şubat 2026’nın başında yayımladığı bir başka başkanlık kararnamesinin hemen ardından geldi. Söz konusu kararnamede, Filistin Ulusal Konsey seçimlerinin 1 Kasım 2026’da yapılacağı ilan edildi. Seçimlerin Filistin halkının bulunduğu tüm bölgeleri kapsaması, tam nispi temsil sistemine dayanması ve Filistin Merkez Seçim Komisyonu gözetiminde gerçekleştirilmesi öngörülmektedir.
Bu rapor, bir yandan söz konusu adımları ele alarak geçici anayasa taslağının içeriğini, ortaya konulduğu siyasi bağlamı, seçimlere ilişkin ilan edilen hedefleri, bu girişimlerin gerçekçiliğini ve genel Filistin siyasal durumu ile İsrail’in ilhakı kurumsallaştırmaya çalıştığı bir ortamda yaratabileceği etkileri analiz etmeyi amaçlamaktadır.
Diğer yandan rapor, bu girişimlerin Filistin Yönetimi ve Filistinli siyasi elit açısından anlamını da incelemektedir. Bu adımların aynı zamanda el-Fetih hareketinin sekizinci genel kongresinin toplanması çağrısıyla eş zamanlı gelmesi dikkate alınarak, bu girişimlerin yapısal bir dönüşüme yol açıp açmayacağı; yoksa mevcut krizi yönetme, meşruiyeti yenileme ve Filistin Yönetimi’nin mevcut siyasi sistemini yeniden üretme çabası olup olmadığı sorusu tartışılmaktadır.
Anayasa Taslağının Sunulması ve Ulusal Konsey Seçimlerinin İlan Edilmesinin Bağlamı
Filistin Yönetimi kuruluşundan bu yana bir Filistin anayasası hazırlama yönünde birçok girişim yapılmıştır. Filistin Yönetimi, Oslo Anlaşmaları sonrasında yürürlüğe giren Filistin Temel Yasasını geçici bir anayasa olarak kabul etmektedir. Ancak bu temel yasa da zaman içinde çeşitli değişikliklere uğramıştır; en dikkat çekeni 2003’te yapılan değişikliklerdir. Bunun yanı sıra 2005–2006 yıllarında yeni düzenlemeler yapılmış, 2014 ile 2018 yılları arasında ise el-Fetih ile Hamas arasındaki uzlaşı görüşmeleri kapsamında yeni anayasal düzenlemeler tartışılmıştır.
Geçici nitelikteki Temel Yasa’dan kalıcı bir anayasaya geçiş, Filistin Yönetimi’nin kuruluşundan itibaren çeşitli yapısal ve siyasi engellerle karşılaşmıştır. Bu engellerin başında Filistin Yönetimi’nin geçiş niteliği ve egemenliğinin sınırlı olması gelmektedir. Zira işgalin devam etmesi, sınır kapıları üzerindeki kontrolün sürmesi, Kudüs üzerindeki egemenlik meselesi gibi faktörler anayasal süreci doğrudan etkilemiştir.
Ayrıca 2007 sonrasında ortaya çıkan iç bölünme ve Filistinli siyasi gruplar arasında devletin sınırları, siyasi sistemin yapısı, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün konumu ve Filistin Yönetimi ile ilişkisi konusunda bir uzlaşının bulunmaması da bu süreci zorlaştırmıştır.
Seçim süreci açısından da hem Filistin Yönetimi hem de Filistin Kurtuluş Örgütü düzeyinde benzer bir tablo görülmektedir. Mahmud Abbas’ın 2005 yılında yönetimin başına geçmesinden bu yana, seçimlerin ilan edilip daha sonra ertelendiği veya tamamen askıya alındığı birçok örnek yaşanmıştır.
Son yasama seçimleri 2006’da yapılmıştır. Seçimlerin ertelenmesi veya askıya alınması kararları genellikle siyasi ve hukuki gerekçelere dayandırılmıştır: iç bölünme, Kudüs’te seçim yapılmasının engellenmesi ve bölgesel koşullar gibi. Oysa geçmişte bazı dönemlerde mevcut koşullara kıyasla görece daha elverişli siyasi ortamlar bulunmaktaydı.
Bununla birlikte bugün anayasa taslağının açıklanması ve Filistin Ulusal Konseyi seçimlerinin ilan edilmesi, özellikle zamanlama açısından çeşitli sorular ve belirsizlikler doğurmaktadır. Bu tür adımlar Filistin Yönetimi’nin önceki dönemlerinde atılmamışken, şimdi gündeme gelmiştir. Üstelik bu gelişmeler, Filistin davası ve ulusal hareket açısından son derece kritik bir dönemde gerçekleşmektedir. İsrail’in Gazze Şeridi’ne karşı yürüttüğü ve yaklaşık iki buçuk yıldır süren soykırım savaşının ardından Filistin siyasi sahnesinde derin dönüşümler yaşanmaktadır.
Gazze’de ateşkese varılmasından aylar sonra, bölgenin yönetimi için bir teknokrat komitesi kurulması ve “Barış Konseyi” aracılığıyla Gazze’nin geleceğine dair yeni bir düzenin inşa edilmeye çalışılması gibi gelişmeler gündeme gelmiştir. Bu çerçevede Filistin Yönetimi’nin Gazze’nin siyasi ve sahadaki geleceğinde dışarıda bırakılabileceği bir senaryo da tartışılmaktadır.
Aynı zamanda Filistin Yönetimi ciddi çelişkilerle karşı karşıyadır: Bir yandan artan uluslararası tanınma dalgası Filistin Yönetimi’nin uluslararası meşruiyetini güçlendirmektedir. Öte yandan sahadaki egemenliği, sağcı yerleşimci sömürge projesinin genişlemesi ve vergi gelirlerinin bloke edilmesi gibi ekonomik ve mali baskılar nedeniyle giderek zayıflamaktadır. Bu nedenle anayasa taslağı ve seçim ilanı, yalnızca hukuki bir girişim değil; aynı zamanda bu karmaşık siyasi bağlam içinde değerlendirilmesi gereken bir gelişme olarak ortaya çıkmaktadır.
Başkan Mahmud Abbas’ın yeni kararları, İsrail’deki İsrail Güvenlik Kabinesi tarafından alınan kararlarla aynı döneme denk gelmiştir. Bu kararlar, West Bank’ın hukuki ve idari statüsünü değiştirmeyi, İsrail’in bölge üzerindeki kontrolünü güçlendirmeyi ve yeni yerleşim birimlerinin yasallaştırılması ile mevcut yerleşimlerin genişletilmesi yoluyla yerleşim faaliyetlerini artırmayı hedeflemektedir. Aynı süreçte Batı Şeria’ya yönelik İsrail saldırıları da yoğunlaşmış; ilhak ve kontrol kararları hız kazanmıştır. Bu gelişmeler, Filistin Yönetimi’nin işlevsel kapasitesini zayıflatmayı ve gelecekteki bir Filistin devletinin geriye kalan kurumsal temellerini ortadan kaldırmayı hedefleyen daha geniş bir stratejiyle kesişmektedir.
Öte yandan FKÖ düzeyinde de temsil meşruiyetinin zayıfladığı gözlemlenmektedir. Kurumların uzun süredir yenilenmemesi ve örgütsel yapının donuklaşması, örgütün giderek Filistin Yönetimi’nin meşruiyetini yenilemeye hizmet eden işlevsel bir araca dönüşmesine yol açmıştır. Bu bağlamda anayasa taslağı ve Filistin Ulusal Konseyi seçimlerinin ilanı, örgütün yeniden kapsayıcı bir çatı olarak konumlandırılması ve temsil meşruiyeti krizinin hafifletilmesi yönünde bir girişim olarak görülmektedir. Ulusal Konsey seçimlerinin duyurulması aynı zamanda Filistin Yönetimi’nin hem içeride hem de diaspora içinde temsil meşruiyetini yeniden tesis etme ve iç ile dış Filistin toplulukları arasındaki bağı güçlendirme çabasını yansıtmaktadır. Bu adımlar, Filistin Yönetimi’nin siyasi ve egemenlik alanında marjinalleştiği bir dönemde atılmıştır. Ayrıca uzun süredir seçimlerin ertelenmesi, iktidarın devrinin engellenmesi ve siyasi ufkun daralması nedeniyle Filistin Yönetimi ile Filistin halkı arasındaki mesafenin büyüdüğü bir bağlamda gerçekleşmiştir. Nitekim 2014’te müzakerelerin durmasından sonra ortaya çıkan jeopolitik değişimler, bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasına ilişkin perspektifi de ciddi biçimde zayıflatmıştır.
Öte yandan Filistin Yönetimi’nin bu adımları, Gazze’deki savaşın başlamasından bu yana “reform” olarak adlandırdığı daha geniş bir dizi girişimin parçası olarak sunulmaktadır. Bu girişimler, uluslararası ve bölgesel aktörlerin Filistin Yönetimi’ni yeniden yapılandırma ve güçlendirme yönündeki taleplerine bir yanıt niteliğinde sunulmuştur. Ancak söz konusu adımlar, uluslararası çevrelerin talep ettiği reformların niteliğini aşan bir yön de taşımaktadır. Uluslararası talepler, seçim sisteminin değiştirilmesini değil seçimlerin yapılmasını ve siyasi kadroların yenilenmesini vurgulamış; ayrıca bu şekilde bir anayasa sürecine geçilmesini değil, basın özgürlüğünü ve sivil toplumun katılımını güvence altına alacak yasal düzenlemelerin yapılmasını önermiştir.
Bu çerçevede anayasa taslağının gündeme getirilmesi, Filistin Yönetimi’nin hem Filistin kamuoyu hem de uluslararası çevreler nezdinde “devlet” anlatısını pekiştirme çabasının bir parçası olarak görülebilir. Bu anlatı, Batı Şeria ile Gazze Şeridi’nin “iki devletli çözüm” çerçevesinde tek bir siyasi yapı içinde temsil edildiği iddiasını yeniden vurgulamaktadır. Bu bağlamda anayasa, devlet ve kurumsal yapı fikrini öne çıkaran sembolik bir araç işlevi görmektedir. Ayrıca bu girişim, Gazze savaşının başlangıcından bu yana Filistin meselesine yönelik uluslararası ilgideki artış ve bazı etkili Avrupa ülkelerinin Filistin devletini tanıma yönündeki adımlarıyla da aynı döneme denk gelmektedir.
Anayasa ve Seçimlere İlişkin Sorunlar
Filistin Yönetimi’nin attığı bu adımların ortaya çıktığı bağlamın karmaşıklığının ve birçok faktörle iç içe geçmiş olmasının yanı sıra, söz konusu girişimlerin yalnızca zamanlaması ve sunuluş biçimiyle değil, aynı zamanda anayasa taslağının içeriği ve Ulusal Konsey seçimleriyle ilgili çeşitli tartışmalar ve eleştiriler de gündeme gelmiştir. Bu adımların ilan edilmesinden bu yana öne çıkan başlıca eleştirilerden bazıları şunlardır:
- Anayasa taslağında yer alan barışçıl iktidar değişimi ve siyasi çoğulculuk ilkeleri, üçüncü bölümde başkana verilen geniş yetkilerle çelişmektedir. Bu bölüm, başkanın merkezi rolünü güçlendirmekte ve ona başbakanı atama, parlamentoyu feshetme, kanun hükmünde kararlar çıkarma, olağanüstü hâl ilan etme, anayasa yargıçlarını atama, güvenlik güçlerinin başkomutanlığını yürütme gibi geniş yetkiler tanımaktadır. Bu durum, Mahmud Abbas’ın 2005’te göreve gelmesinden bu yana yayımlanan başkanlık kararnameleri ve kanun hükmünde kararlarla oluşan güçlü başkanlık sisteminin devamını yansıtmaktadır. Ayrıca 2007’den bu yana Filistin Yasama Konseyi’nin fiilen devre dışı kalması, yürütmenin yetkilerinin genişlemesine ve yargı ile yasamanın rolünün zayıflamasına yol açmıştır. Nitekim 2018’de anayasa mahkemesi kararıyla yasama konseyinin feshedilmesi, yasama organının rolünün tamamen ortadan kaldırılmasına kadar varan bir süreci doğurmuştur.
- Bu başkanlık kararnameleri yürütmenin merkezileşmesini daha da güçlendirmiş; hatta Filistin Temel Kanunu hükümlerinin değiştirilmesine, seçim süreçleri üzerindeki kontrolün artmasına ve güvenlik aygıtının güçlenmesine zemin hazırlamıştır. Bu durum, Filistin Yönetimi’nin “yönetimden devlete geçiş” fikrinin önünde bir engel olarak görülmektedir. Ayrıca İsrail’in, Oslo Anlaşmaları uyarınca “A bölgeleri” olarak sınıflandırılan alanlar dâhil olmak üzere sahadaki fiilî kontrolü sürdürmesi nedeniyle gerçek egemenliğin bulunmaması, anayasa fikrini büyük ölçüde sembolik bir çerçeveye indirgemektedir. Bu durumda anayasa, gerçek egemenlikten yoksun bir ortamda varsayımsal bir egemenlik pratiği sağlamaktadır.
- Taslak anayasa, siyasi sistemin yapısı ve yetkilerin dağılımı konusunda Filistin Yönetimi ile FKÖ arasındaki yetki paylaşımını net biçimde belirlememiştir. İki kurum arasındaki ilişki iç içe bırakılırken, başkanın yürütme içindeki merkezi rolü korunmaktadır. Oysa bu rol dağılımının netleştirilmesi, özellikle ulusal kurtuluş projesi bağlamında önemli görülmektedir.
- Anayasa taslağı, temel hak ve özgürlükler ile bunların korunmasını sağlayacak güçlü denetim mekanizmaları ve etkili hesap verebilirlik araçları konusunda yeterince ayrıntılı düzenlemeler içermemektedir. Özellikle “olağanüstü hâl” durumlarında güvenlik gerekçesiyle bu hakların askıya alınmasını engelleyecek güvencelerin eksikliği dikkat çekmektedir.
- Taslak anayasada yer alan “geçiş dönemi” kavramı da belirsizdir. Bu dönemin ne zaman sona ereceği ne zaman açısından ne de siyasi koşullar bakımından açık biçimde tanımlanmıştır. Ayrıca kalıcı bir anayasa sürecine geçiş için net kriterler ortaya konmamıştır. Bu nedenle geçiş dönemi, fiilen zaman sınırı bulunmayan bir aşamaya dönüşme potansiyeli taşımaktadır.
- İç ve diaspora ilişkileri bağlamında, anayasa taslağı Filistin diasporasını yeniden siyasi yapıya dâhil etmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçla diasporanın Palestinian National Council seçimlerine tam nispi temsil sistemi temelinde katılması öngörülmektedir. Ancak taslak, diaspora Filistinlilerinin devlet kurumlarında nasıl temsil edileceğini ve Filistin dışında yaşayan bu kesim üzerinde anayasal yetkinin sınırlarının ne olacağını açık biçimde belirtmemektedir.
- Şehit ve tutuklu ailelerinin haklarına ilişkin maddeler ile Mahmud Abbas’ın şehit ve tutuklu ailelerine maaş ödenmesini iptal eden kararı arasında da bir çelişki bulunmaktadır. Abbas, daha önce Filistin Şehit Aileleri Vakfı ve Filistin Esirler Kulübü aracılığıyla yapılan ödemeleri kaldırarak bunları Filistin Ulusal Ekonomik Güçlendirme Vakfı kapsamında sosyal yardım statüsüne dönüştürmüştür. Böylece şehitler, tutuklular ve yaralılar için ulusal mücadele bağlamında tanınan özel statü ortadan kaldırılmış; bu durum farklı kriterlere göre değerlendirilen sosyal vakalar kategorisine dönüştürülmüştür. Bu kararın, Filistin Yönetimi’nden “reform” talep eden uluslararası baskılara yanıt olarak alındığı belirtilmektedir.
- Ayrıca yüksek yargı kurumlarının başkanı ve başsavcı gibi üst düzey görevlilerin atanmasında Filistin Yasama Konseyi’nin rolünün bulunmaması eleştirilmiştir. Hâkimlerin ifade özgürlüğü ve mesleki birlik kurma hakkı gibi temel özgürlüklerine dair düzenlemelerin eksikliği, adil yargılanma güvencelerinin yetersizliği ve “yargı görevi” yerine “yargı mesleği” kavramının kullanılması da eleştirilen diğer noktalar arasındadır. Bu eleştiriler, Filistin Yargı ve Hukuk Mesleği Bağımsızlığı Merkezi (MUSAWA) tarafından yayımlanan değerlendirmelerde de dile getirilmiştir.
- Anayasanın hazırlanma süreci de eleştirilerin odağındadır. Taslak, başkan tarafından oluşturulan bir komite tarafından hazırlanmış ve geniş bir toplumsal ya da fraksiyonlar arası mutabakata dayanmamıştır. Bu durum, ilk taslak hazırlanırken katılımın oldukça dar bir çevreyle sınırlı kalmasına yol açmıştır. Taslağın kamuoyuna sunularak görüş alınması ise, hazırlayan tarafların esaslı değişiklik önerilerine ne ölçüde açık olacağının belirtilmemesi nedeniyle yeterli görülmemektedir. Ayrıca anayasanın, normalde taslak hazırlanmasını ve kabul sürecini denetlemesi gereken yasama organının seçimlerinden önce gündeme getirilmesi de zamanlama açısından eleştirilmiştir.
Ulusal Konsey seçimleri bağlamında ise, Mahmud Abbas, Hamas ve İslâmi Cihad’ın FKÖ’ye katılımı ya da gelecekteki yasama ve başkanlık seçimlerine katılımı için bazı şartlar öne sürmüştür. Bu şartların başında, mevcut siyasi programı kabul etmek — buna İsrail’in tanınması da dâhildir — ve silahlı direniş yönteminden vazgeçmek gelmektedir.
Ayrıca yerel yönetim seçimleri yasasında değişiklik yapılarak, aday listelerinde yer alan herkesin Filistin Kurtuluş Örgütü’nü Filistin halkının tek meşru temsilcisi olarak tanıdığını ve örgütün siyasi programı ile ilgili uluslararası kararları benimsediğini beyan etmesi şartı getirilmiştir. Bu düzenleme, seçimlere katılmak isteyen diğer fraksiyonları fiilen örgütün siyasi programını kabul etmeye zorlamaktadır.
Mahmud Abbas, Ekim 2025’te seçim yasasının ve ilgili mevzuatın geçici anayasa taslağı hükümlerine dayanarak değiştirileceğini de açıklamıştır. Buna göre, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün siyasi programını ve uluslararası yükümlülüklerini tanımayan kişi veya partilerin seçimlere katılması yasaklanacaktır. Bu çerçevede “iki devletli çözüm”, Arap Barış Girişimi, “tek sistem ve tek hukuk düzeni” ve “tek meşru güvenlik gücü” ilkeleri temel referans olarak kabul edilmektedir.
Bu değişiklikler, örgütün siyasi programını reddeden fraksiyonların seçim süreçlerinden dışlanmasının hukuki temelini oluşturmakta ve bu dışlamanın ileride anayasal düzeyde de kalıcı hâle getirilmesini amaçlamaktadır. Böylece Oslo Anlaşmaları ve onların ortaya çıkardığı siyasi çerçeve üzerine kurulu olan örgüt programının, anayasal düzeyde dayatılması hedeflenmektedir.
Anayasa ve Seçimlerin Muhtemel Sonuçları ve Etkileri
Anayasa taslağının yayımlanması ve Ulusal Konsey seçimlerinin ilan edilmesi, çeşitli muhtemel sonuçlar doğurabilir. Bunların başlıcaları şunlardır:
Birincisi: Filistin siyasi sisteminin, yönetici siyasi elit içinde görevlerin ve unvanların yeniden dağıtılması temelinde yeniden üretilmesi ihtimali. Bu süreç, mevcut siyasi çizgi ve yönetim biçimi korunarak, yeni liderlik kadrolarıyla iç örgütsel meşruiyetin yenilenmesini amaçlayan anayasal bir çerçeveyle meşrulaştırılmaya çalışılabilir. Ancak bu yaklaşımın, önümüzdeki dönemin koşullarına uygun yeni bir siyasi program ya da araçlar geliştirmeyi hedeflemediği görülmektedir. Bu yönelim, el-Fetih’in sekizinci genel kongresinin Mayıs 2026 ortasında — Ulusal Konsey seçimlerinden önce — yapılacağının açıklanmasıyla da pekişmektedir. Kongrenin amacı “Fetih hareketi içindeki düzeni yeniden yapılandırmak” olarak sunulmaktadır.
İkincisi: Filistin iç bölünmesinin daha da derinleşmesi ihtimali. Zira gelecekte bazı büyük siyasi hareketlerin — başta Hamas olmak üzere — yönetim süreçlerinden dışlanması yönünde bir eğilim söz konusudur. Bu durum, Batı Şeria ile Gazze Şeridi arasındaki coğrafi ve siyasi bölünmenin daha da derinleşmesine yol açabilir. Birçok Filistinli fraksiyon, Mahmud Abbas tarafından ulusal uzlaşı olmaksızın alınan bu kararları eleştirmiştir. Hamas, bu adımları “tek taraflılık yaklaşımının bir yansıması” ve “ulusal siyasi mantıktan yoksun girişimler” olarak nitelendirmiştir. Hareketin sözcüsü Hazem Qassem, tüm siyasi güçlerin katılımıyla ulusal kurumların demokratik temelde yeniden inşasını hedefleyen kapsamlı bir ulusal diyalog çağrısında bulunmuştur. Öte yandan İslami Cihad belediye ve Ulusal Konsey seçimlerine katılmayı reddetmiş ve bu süreci “ulusal projenin yeni ve kapsamlı bir strateji temelinde yeniden inşa edilmesi sorumluluğundan kaçış” olarak değerlendirmiştir. Filistin Halk Kurtuluş Cephesi de daha önce, ulusal mutabakat olmadan yapılacak Ulusal Konsey seçimlerine karşı çıktığını açıklamıştır.
Üçüncüsü: Anayasal metin ile sahadaki gerçeklik arasındaki uçurumun büyümesi. Taslak anayasa tam egemenliğe sahip bir devlet varsayımı üzerine kurulmuştur; ancak sahadaki yerleşimci kontrolü ve İsrail’in fiilî hâkimiyeti bu varsayımla çelişmektedir. Bu durum, pratikte somut bir değişim üretmeyen sembolik bir siyasi söylemi güçlendirebilir. Ayrıca anayasa taslağı, çatışmaya karşı koyma ya da Filistin Yönetimi’nin benimsediği barışçıl direniş yöntemlerini düzenleyen maddeler içermemektedir. Devlete ulaşma ve egemenliği tesis etme yollarını belirleyen bir çerçeve de sunmamaktadır. Bu durum, Filistin Yönetimi’nin mevcut siyasi yol haritasının etkinliği ve sürdürülebilirliği konusunda soru işaretleri doğurmaktadır.
Sonuç
Filistin bağlamında anayasa taslağını mevcut siyasi ortamdan bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Zira İsrail, sınırlı bir özerklik modelini kalıcılaştırmaya, Filistin Yönetimi’nin yetkilerini azaltmaya ve hem Benjamin Netanyahu hükümeti hem de ABD yönetimi aracılığıyla bu yapıyı zayıflatmaya yönelik adımlar atmaktadır. Aynı zamanda Yahudileştirme, yerleşimlerin genişletilmesi ve ilhak politikalarının hız kazanması, Filistin devlet projesinin önünde ciddi bir engel oluşturmaktadır. Bu süreç, fiilen “iki devletli çözüm” olarak bilinen çözüm modelinin zeminini de giderek ortadan kaldırmaktadır.
Öte yandan anayasa taslağının sunulması ve Filistin Ulusal Konseyi seçimlerinin ilan edilmesi, FKÖ üzerinden meşruiyeti yeniden canlandırma söylemiyle de çelişmektedir. Çünkü Mahmud Abbas’ın son yıllarda yaptığı düzenlemeler, siyasi ağırlığın dışarıdaki ulusal temsil yapısından içerdeki yönetim kurumlarına kaydırıldığı bir süreci güçlendirmiştir. Bu durum, devlet kurma mantığı ile ulusal temsilin tarihsel olarak örgütlendiği FKÖ yapısı arasında bir gerilim yaratmakta ve iki yaklaşım arasındaki mesafeyi büyütmektedir.
Egemenliğin fiilen bulunmadığı bir ortamda anayasa fikri, uygulama alanı sınırlı bir çerçeve anlamına gelmektedir. Filistin Yönetimi’nin “yönetimden devlete geçiş” hedefi dile getirilse de, taslak anayasa bu geçişi mümkün kılacak pratik temelleri ortaya koymamaktadır. Özellikle yerleşimci sömürge projesinin devam ettiği ve Filistin varlığını silmeye yönelik politikaların sürdüğü bir ortamda, anayasa metni egemen bir devlet gerçekliğini varsayarak mevcut durumu olduğundan farklı bir şekilde tasvir etmektedir. Bu yönüyle metin, sahadaki gerçeklikten ziyade umut ve tahayyül üzerine kurulu bir devlet tasavvurunu yansıtmaktadır.
Aynı zamanda Ulusal Konsey seçimlerinin ilan edilmesi de çeşitli sorunları gündeme getirmektedir. Bunların başında işgal altındaki topraklarda ve diaspora içinde Filistinlilerin siyasi temsilinin nasıl yeniden şekilleneceği sorusu gelmektedir. Ayrıca Batı Şeria ile Gazze arasındaki coğrafi ve siyasi bölünme, Filistin Yönetimi’nin Gazze’deki kurumsal varlığının zayıflığı ve İsrail’in Kudüs üzerindeki kontrolünün artması, kapsamlı bir seçim sürecinin fiilen nasıl gerçekleştirileceği konusunda ciddi soru işaretleri doğurmaktadır. Nitekim Filistin Yönetimi daha önce Kudüs’te seçim yapılmasına izin verilmemesi halinde seçimlerin düzenlenmesini kabul etmeyeceğini açıklamıştı.
Bu nedenle anayasa taslağının duyurulması ve seçimlerin ilan edilmesi, Filistin siyasi sisteminin FKÖ üzerinden meşruiyetini yeniden üretmeye yönelik bir yeniden konumlanma girişimi olarak değerlendirilebilir. Ancak bu girişimler, çoğunlukla teorik düzeyde iki devletli çözümü destekleyen fakat yerleşim politikalarına karşı somut bir siyasi mücadeleden kaçınan uluslararası ve bölgesel bir ortam içinde gerçekleşmektedir. Bu durum, sahada devletin kalan temellerini aşındıran yerleşimci politikaların sürmesine ve fiilî durumun kalıcılaştırılmasına zemin hazırlamakta; böylece Filistin devletinin kurulması fikrini giderek daha çok bir siyasi tahayyüle dönüştürmektedir.



