Bondi Saldırısı: Yeni Göçmenleri Çekmek İçin Siyonist Bir Fırsat

Bu rapor, Aralık 2025’te Avustralya’nın Sidney kentindeki Bondi Plajı’nda Hanuka Bayramı dolayısıyla düzenlenen bir Yahudi kutlamasını hedef alan silahlı saldırıya ilişkin olarak İsrail’deki araştırma merkezleri, gazeteler ve dijital platformlarda yer alan değerlendirmelerin öne çıkan yönlerini analiz etmektedir. Çalışma, Globes ve Makor Rishon gibi önde gelen gazetelerin yanı sıra Israel National News gibi sağ eğilimli platformlar, Sicha Mekomit gibi sol eğilimli mecralar ve Yahudi Halk Politikası Enstitüsü gibi düşünce kuruluşları tarafından İbranice yayımlanan toplam 27 içeriğin incelenmesine dayanmaktadır.

Kısa Özet

  • Bondi saldırısı, dünya genelindeki Yahudileri hedefleyen, vergi teşvikleri ve kapsamlı idari kolaylıklar içeren aktif göç politikalarını güçlendirmek amacıyla kullanılmaktadır.
  • Açıklanan planlar, göçü Batı Şeria, Celile ve Negev’de yerleşimlerin genişletilmesiyle ilişkilendirerek, küresel Yahudi güvenliği söyleminin ardında yatan yerleşimci ve demografik hedefleri ortaya koymaktadır.
  • Batılı Yahudi sermayesi stratejik bir kaynak olarak sunulmakta; göç, yalnızca ideolojik değil, aynı zamanda rasyonel bir “iş kararı” olarak pazarlanmaktadır.
  • Duygusal tanıklıklar ve 1930’lu yıllarla yapılan karşılaştırmalar, göç söylemini psikolojik olarak meşrulaştırmak ve ev sahibi ülkelerdeki entegrasyon anlatılarını zayıflatmak için kullanılmaktadır.
  • Hâkim söylem, antisemitizmi İsrail politikalarından ayırmaya ve onu tarihsel olarak kökleşmiş bir nefret biçimi olarak sunmaya çalışarak İsrail’i her türlü siyasal sorumluluktan muaf tutmayı hedeflemektedir.
  • “İntifadanın küreselleşmesi” kavramı, Filistinlilerle dayanışmayı Yahudi karşıtı şiddetle özdeşleştirmek amacıyla kullanılmaktadır.

1. Saldırının Küresel Bir Yahudi Krizi Çerçevesinde Sunulması

İsrailli kaynakların büyük bölümü, Bondi saldırısını dünya genelinde Yahudilere yönelik artan saldırılar zincirinin bir halkası olarak sunma konusunda hemfikirdir. Bu çerçeveleme, olayı Avustralya’ya özgü yerel koşulların ötesine taşıyarak küresel bir Yahudi krizinin parçası hâline getirmeyi amaçlamaktadır.

Globus gazetesi, saldırının Avustralya’daki Yahudileri hedef alan birikimli olaylar dizisinden bağımsız olmadığını vurgulamaktadır. Avustralya’daki Yahudi örgüt ve cemaatlerini bir araya getiren ECAJ’ın verilerine göre, Gazze savaşı sonrasında Yahudi karşıtı olaylar altı kat artmış; yıllık ortalama 333 olan vaka sayısı 2024’te 2.062’ye ulaşmıştır. İsrail’de hâkim söylem, Avustralya hükümetini daha önce yapılan uyarıları görmezden gelmekle açıkça suçlamakta; buna paralel olarak İsrail Göç Bakanlığı verileri, 2025’te Avustralya’dan yapılan göç başvurularında %70’lik bir artışa işaret etmektedir.

Makór Rişon yazarları, analizi Avustralya’nın yerel bağlamından daha üst bir düzeye taşıyarak küresel bir çerçeve kurmakta; Bondi katliamını Boulder, Washington ve Manchester’daki önceki saldırılarla ilişkilendirmekte ve bu tür olayların Yom Kippur’dan Hanuka’ya kadar önemli Yahudi dini günlerinde tekrarlandığına dikkat çekmektedir. Bu yaklaşımda “intifadanın küreselleşmesi” gibi kavramlar kullanılarak, Yahudiler ile Siyonistler arasında özdeşlik kurulduğu, ardından Siyonistlerin “soykırım failleri” olarak kriminalize edildiği ve nihayetinde Yahudilere yönelik şiddetin siyasi mücadelenin devamı şeklinde meşrulaştırıldığı ileri sürülmektedir.

Küresel Antisemitizm

Israel National News’te Yitzhak Laks, mevcut dalganın yerel bir olgu olmadığını; 2022’den bu yana birçok liberal ülkede Yahudi karşıtı vakalarda keskin artışlar yaşandığını gösteren uluslararası verilerle desteklenen tarihsel bir sürekliliğin parçası olduğunu savunmaktadır. Aynı platformda Haham Şmuel Eliyahu, Bondi saldırganlarını yüzyıllar boyunca Yahudileri katledenlerle ilişkilendirerek, gerekçelerin değişse bile özün aynı kaldığını; bunun köklü bir Yahudi nefreti olduğunu ve siyasi tavizlerle ortadan kalkmayacağını ileri sürmektedir.

Bu okuma, Makór Rişon’da dile getirilen ve antisemitizmin Batı toplumlarında yapısal bir olgu olduğunu, 20. yüzyılın sonlarında bu sorunun sona erdiği yönündeki algının ise “Holokost” sonrasındaki geçici bir sönümlenmeden ibaret bulunduğunu savunan yaklaşımla örtüşmektedir.

Israel National News, olayı jeopolitik bir düzleme de taşımakta; Yahudi karşıtlığını “sekizinci cephe” olarak tanımlamakta ve arkasında Katar gibi devletlerin bulunduğu iddia edilen bir “antisemitizm tsunamisi”nden söz etmektedir.

Buna karşılık Şiha Mekomit, dünya genelinde Yahudilere yönelik düşmanca eylemlerdeki artışı İsrail’in Gazze’deki şiddetiyle ilişkilendirmekte ve Bondi saldırısının, antisemitizmle mücadele söylemi altında Filistinlilerle dayanışmayı bastırmak için araçsallaştırılması riskine dikkat çekmektedir.

Analitik Değerlendirme:

Bu görüşler, Bondi saldırısının sınırlı ve bağlamsal bir olay olmaktan çıkarılarak küresel bir antisemitizm olgusunun göstergesi hâline getirilmesine yönelik bilinçli bir çabayı ortaya koymaktadır. Bu çerçeveleme birden fazla amaca hizmet etmektedir. Bir yandan, saldırının Engizisyonlardan Holokost’a uzanan tarihsel bir süreklilikle ilişkilendirilmesi, antisemitizmi İsrail’in güncel politikalarından bağımsız, özsel bir olgu olarak sunmakta; böylece İsrail’in kendi eylemlerinin dünya genelinde Yahudilerin güvenliği üzerindeki etkilerine dair her türlü sorumluluktan muaf tutulmasına katkı sağlamaktadır.

Öte yandan, “intifadanın küreselleşmesi” kavramı bilinçli bir biçimde kullanılarak Filistinlilerle dayanışma hareketleri ile Yahudilere yönelik şiddet birbirine karıştırılmakta; bu da Batı ülkelerinde siyasi ifade özgürlüğünü daraltmaya yönelik politikalara meşruiyet kazandıran bir zemin oluşturmaktadır.

İsrail politikaları ile antisemitizmin yükselişi arasında bağ kuran eleştirel sesler ise kamusal söylemde marjinal kalmakta ve Şiha Mekomit gibi sınırlı sayıda sol platformla sınırlı olmaktadır. Bu durum, “ezelî mağdur” anlatısını pekiştirmeyi hedefleyen sağcı akımın perspektifine hizmet etmekte; saldırının, aktif göç politikalarını meşrulaştırmak ve diasporadaki bağımsız Yahudi varlığının meşruiyetini zayıflatmak amacıyla araçsallaştırılmasına imkân tanımaktadır.

2. Saldırı Mağdurlarının Anlatılarının Siyasal Amaçlarla Araçsallaştırılması

İsrail söylemi, dünya genelindeki Yahudilere ait bireysel tanıklıkları merkeze alarak, “diaspora”da (Siyonist literatürde İsrail dışındaki Yahudiler için kullanılan terim) güvensizlik hissine dayalı bir anlatı inşa etmektedir. Davar gazetesi, Avustralya ve Birleşik Krallık’tan Yahudilerin bu güvensizlik söylemini teyit eden açıklamalarına odaklanmaktadır.

Israel National News ise hayatta kalanların ve gönüllülerin hikâyelerini kullanmakta; çocuklar, hahamlar ve Holokost’tan kurtulanları kapsayan kuşaklar arası bir mağdur listesi sunarak saldırıyı Yahudiliğe yönelik süreklilik arz eden bir hedef alma zincirinin parçası olarak çerçevelemektedir.

Davar’da Udi Revivi, Yahudilere yönelik saldırılar ile 1930’lar arasında açık karşılaştırmalar yapmaktadır. Manchester’a ilişkin haberlerde ise on yaşındaki kız çocukları için Hanuka kutlamalarına silahlı refakat talep edilmesi aktarılmakta; bu durum, Avustralya’daki saldırının Yahudi cemaatlerin güvenlik tahayyülüne nasıl sirayet ettiğini göstermektedir.

Buna karşılık, Yahudi Halk Politikaları Enstitüsü farklı bir perspektif sunmaktadır. Sarah Horowitz, gençler arasında Yahudi kimliğinin daha derin biçimde benimsenmesini ve gizlenmek yerine kamusal alanda daha görünür kılınmasına yönelik eğilimin arttığını vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, Globes’ta yer alan ve Davut Yıldızı takmayı ve etkinliklere katılmayı savunan aktivistlerin tanıklıklarıyla kesişmektedir; bunlar, saldırılara karşı “karşı-tepki” olarak sunulmaktadır.

Öte yandan Şiha Mekomit, hâkim söylemin öne sürdüğü biçimiyle güvenliği yeniden tesis etme arayışının anlamlı olup olmadığını sorgulamakta; Yahudiler, Filistinliler, Müslümanlar ve mülteciler gibi farklı tehdit altındaki gruplar arasında dayanışmaya dayalı alternatif bir yaklaşım önermektedir.

Ortaya konan görüşler, duygusal boyutun siyasal hedefler doğrultusunda sistematik biçimde araçsallaştırıldığını göstermektedir. Bireysel tanıklıklar, deneyimlerin kendisi olarak değil, İsrail dışında güvenli bir Yahudi yaşamının imkânsızlığının kanıtı olarak sunulmaktadır. 1930’larla yapılan karşılaştırmalar ise göç söylemi için psikolojik bir zemin hazırlamaktadır. “Göç” ya da “kimlikte kökleşme” şeklindeki iki yaklaşım da nihayetinde Siyonist projeye hizmet etmektedir: ilki demografik açıdan, ikincisi ise İsrail’i merkez olarak konumlandıran bağları güçlendirerek.

Analitik Değerlendirme:

İsrail söyleminde duygusal boyut, saldırı mağdurlarıyla empati kurmanın ötesinde siyasal amaçlar doğrultusunda kullanılmaktadır. Güvensizlik hissinin sürekli vurgulanması yoluyla, Yahudilerin yaşadıkları ülkelerdeki entegrasyon anlatıları zayıflatılmakta ve entegrasyon düzeyi ne olursa olsun İsrail dışındaki Yahudi varlığının kırılganlık ve tehlike ile mahkûm olduğu yönündeki klasik Siyonist tez yeniden üretilmektedir. Bu çerçeveleme, İsrail’in Yahudi varlığı için yegâne güvenli merkez olarak sunulmasını pekiştirmekte ve aktif göç politikalarını meşrulaştırmaktadır.

3. Devletlerin Tepkileri

Davar gazetesi, saldırının ardından sınır aşan bir güvenlik alarmı hâlinin ortaya çıktığını vurgulamaktadır. Bu çerçevede İsrail, olası yeni saldırılardan duyulan endişe nedeniyle birçok ülkeden dünya genelindeki Hanuka etkinlikleri etrafında güvenliğin artırılmasını talep etmiş; yeterince korunmayan faaliyetlerden kaçınılması yönünde tavsiyeler yayımlamıştır. New York, Almanya, Birleşik Krallık ve Kanada’daki güvenlik birimleri, Yahudi merkezleri çevresinde artırılmış güvenlik önlemleriyle karşılık vermiştir.

Israel National News ise bu güvenlik tedbirlerinin geçici olmadığına dikkat çekmektedir. Buna göre Yahudi kurumları, daha önce yalnızca havaalanları ve askerî tesislere özgü olan güvenlik önlemleriyle korunur hâle gelmiş; bu durum, sürekli güvenlik kaygısına dayalı bir yaşam biçiminin yerleşmesine yol açmıştır. Ancak bu güvenlik uygulamaları Avrupa’daki tüm ülkelerde aynı ölçüde hayata geçirilmemektedir. Nitekim Belçika’da İçişleri Bakanlığı, devam eden tehditlere rağmen Anvers’teki Yahudi mahallesinde güvenlik varlığının yarısını geri çekme kararı almıştır.

Buna karşılık Makor Rişon, yalnızca güvenlik önlemlerini vurgulamanın ötesine geçilmesi ve bunun yerine örgütlü bir göç politikasının uygulanması çağrısında bulunmaktadır. Bu bağlamda İsrail hükümeti, 2026 yılında 30 bin göçmenin ülkeye getirilmesini hedefleyen, idari kolaylıklar ve vergi teşvikleri içeren bir acil durum planını kabul etmiştir.

4. İsrail’in Yahudiler İçin Bir Sığınaktan Yahudi Temsiline ve Aktif Göç Politikasına Dönüşümü

Bir dizi görüş, İsrail’in rolünün yalnızca dünya genelinde “tehdit altındaki” Yahudiler için coğrafi bir sığınak olmaktan çıkarılarak, onları temsil eden egemen bir aktör ve bir sonraki doğal yönelim noktası olarak yeniden tanımlandığını ele almaktadır.

Davar’da Oudi Revivi, Hanuka Bayramı ile Bondi katliamı arasındaki zamansal çakışmaya dayanan bir yazısında devletin işlevini yeniden çerçevelendirir. Tarihsel zulüm hafızası ile, Yahudilerin onları temsil eden egemen bir devletin varlığına rağmen hâlâ hedef alınmasını ortaya koyan güncel gerçeklik arasında bir bağ kurar. Revivi, bu bağlamda İsrail’in kendisini yalnızca bir sığınak değil, aynı zamanda bir “pusula” olarak tanımlaması gerektiğini savunur.

Makor Rişon’da Dov Maimon bu yaklaşımı daha kurumsal bir düzleme taşır. İsrail’in yalnızca “acil durum barınağı” olarak değil, dünya genelinde Yahudi varoluşunun güvensizliğine egemen bir yanıt olarak kurulduğunu vurgular. Diplomatik kınamalarla ya da yurt dışında güvenliğin artırılması talepleriyle yetinilmesini eleştirir; Bondi saldırısına verilecek gerçek ve etkili yanıtın, panik değil planlama temelinde Batı ülkelerinden İsrail’e göçün kararlılıkla teşvik edilmesi olduğunu ileri sürer.

Bu doğrultuda, özellikle Batı’dan Yahudi göçünün önündeki engelleri kaldırmakla görevli, bakanlıklar üstü ulusal bir direktörlük kurulmasını önerir. Mevcut uyum sisteminin sınırlı göçler için tasarlandığını, yavaş, bürokratik ve profesyoneller ile akademisyenler için elverişsiz olduğunu belirtir. Mesleki diplomaların hızla tanınması, geçici çalışma izinleri verilmesi, yoğunlaştırılmış İbranice programları ile konut ve çocukların eğitsel entegrasyonunun güvence altına alınmasını savunur.

Göç Politikaları

Makor Rişon’daki bir diğer rapor ise bu vizyonu acil bir hükümet politikasına dönüştürmektedir. Raporda, 2026 yılı için geniş vergi teşvikleri, konut yardımları ve ciddi idari kolaylıklar yoluyla göçmenlerin ülkeye getirilmesini hedefleyen bir plan sunulmaktadır. Plan somut hedefler koymakta, ikinci yılda 1,1 milyar şekele ulaşan bütçeler ayırmakta, 2030’a kadar vergi indirimleri ve başka teşvikler öngörmektedir.

Israel National News’te yayımlanan bir makale, Batı Yahudilerinin göçünü ideolojik saiklerle sınırlı olmayan, rasyonel bir ekonomik karar olarak ele almaktadır. Makaleye göre, sermaye sahipleri açısından Yahudi kimliği giderek bir iş riski unsuruna dönüşmüş; Batı ekonomilerinin büyümesinde itici güç olan Yahudi sermayesi bugün “güvenlik ve öngörülebilirlik” arayışına girmiştir. Bu bağlamda İsrail, gelişmiş ekonomisi, istikrarlı mali sistemi ve öncü teknoloji sektörüyle cazip bir merkez olarak sunulmaktadır.

Söz konusu söylem, Batı ülkelerinden gelen göçmenlerin iş gücü piyasasına hızla entegre olduklarını, ortalamanın üzerinde istihdam ve ücret düzeylerine ulaştıklarını vurgulamakta; Yahudilere ait şirketlerin yönetim ve Ar-Ge merkezlerinin İsrail’e taşınmasını, ideolojik olduğu kadar ticari açıdan da akılcı bir tercih olarak önermektedir. Göç, aynı zamanda Celile, Negev ve Batı Şeria’da yeni şehirlerin geliştirilmesi yoluyla ekonomik büyümeyi ve ulusal güvenliği birlikte güçlendirecek bir coğrafi yeniden planlama fırsatı olarak sunulmaktadır.

Israel National News’teki dinî söylem ise meseleye teolojik bir boyut eklemekte; Haham Şmuel Eliyahu, antisemitizmi Esav’ın Yakup’a duyduğu ezelî nefreti temsil eden tarihsel bir olgu olarak tanımlamakta ve “düşmanların” Yahudilere duydukları nefreti gerekçelendirmek için her zaman bahaneler ürettiklerini ileri sürmektedir.

Buna karşılık Şiha Mekomit, Filistinlilere yönelik süregelen İsrail şiddetinin antisemitizm dinamiklerinden bağımsız ele alınamayacağını hatırlatmakta; antisemit vakalardaki artış ile İsrail şiddetinin tırmanışı arasında ilişki kuran araştırmalara işaret etmektedir. Bu yaklaşım, İsrail’in bölgesel politikalarının küresel ölçekte Yahudilerin güvenliği denklemine dâhil edilmesi gerektiğini savunmakta ve İsrail’i yalnızca “masum bir mağdur” olarak varsayan söylemi sorgulamaktadır.

Analitik Değerlendirme:

“Yahudiler için küresel liderlik” modelinin, “sığınak” modeli pahasına pekiştirilmesi çok katmanlı anlamlar taşımaktadır. Zira küresel liderlik iddiası, zulme uğrayan Yahudiler için güvenli bir liman sağlama fikrinin ötesine geçerek, İsrail’in dünya genelindeki Yahudilere liderlik etme ve onların kaderini belirleme hakkını kendinde görmesini içermektedir. Bu yaklaşım, tüm Yahudileri işgalci bir devlet olarak İsrail’in ajandasına tâbi kılan sömürgeci bir mantığın yeniden üretimine işaret etmektedir.

Bu söylemde “antisemitizm”, demografik, ekonomik ve yerleşimci hedeflere hizmet eden aktif göç politikalarını meşrulaştıran bir araç olarak kullanılmaktadır. Nitekim göçün teşviki, Batı Şeria, Celile ve Negev’deki yerleşimlerin geliştirilmesiyle açık biçimde ilişkilendirilmekte; Batılı Yahudi sermayesi ise çekilmesi gereken stratejik bir kaynak olarak sunulmaktadır. Bu durum, ideolojik söylemin arkasında pragmatik bir ekonomik boyutun bulunduğunu açığa çıkarmaktadır.

Buna karşılık hâkim söylemde, İsrail’in bölge halklarına yönelik politikaları ile antisemitizmin yükselişi arasındaki nedensel ilişkiye dair herhangi bir kabul yer almamaktadır. Aksine, Yahudi karşıtlığı tarihsel ve özcü bir olgu olarak sunulmakta, siyasal bağlamdan koparılmaktadır. Bu ilişkiyi kuran yaklaşımlar ise marjinalleştirilerek yalnızca sınırlı sayıdaki sol platformlarda yer bulabilmektedir. Öte yandan dinî söylem, siyasal projeye teolojik bir meşruiyet kazandırmak amacıyla devreye sokulmakta; böylece göç, bireysel bir tercih olmaktan çıkarılarak ulusal-dinî bir “yükümlülük” olarak çerçevelendirilmektedir.

Not: Bu metin linkte bulunan Arapça makaleden Türkçe’ye uyarlanmıştır.

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu